İçeriğe geç

FUKAMİTE KANLI DÜNYA

Bölüm 2 · 8 dk okuma

FUKAMİTE KANLI DÜNYA

Bölüm 2

ÖLÜMÜN SONU

Siyah lüks bir arabanın ön yolcu koltuğunda bulunan siyah saçlı,

yeşil gözlü, on yedili yaşlarındaki bir oğlan çocuğu duruyordu.

Vücudu mükemmel olmasa da atletik bir yapıya sahipti. Pencereden

dışarıyı izliyordu.

"Zifiri karanlık, hiçbir şey gözükmüyor. Çok sıkıldım. Abi daha ne

kadar yolumuz var?"

Sarışın ve kahverengi gözlü abisine doğru bakıyordu.

"Bir saate varırız Atilla."

Atilla esniyordu.

"Bir saat mi? Ama da uzun yolmuş, sekiz saattir yoldayız ve hâlâ

varmadık ya, ne diyeyim."

Atilla şikayet ederken abisi sakinliğini bozuyordu.

"Teyzemgil kalmamıza izin verdiği için şanslıyız, bırak yol uzun

sürsün."

Atilla başını salladı. Dışarıya tekrar bakarken bir saniyelik çok

parlak sarı bir ışık belirdi.

"O da neydi?" dedi Atilla.

"Hiçbir fikrim yok." dedi abisi. "Ne oluyor? Bekle hayır hayır hayır." Atilla'nın abisinin sesi

endişeli geliyordu.

"Ne oluyor? Bekle, neden daha fazla hızlanıyoruz?" diye düşündü

Atilla.

"Ne oluyor?" diye sordu.

"Fren patlamış. Daha doğrusu ne yaparsam yapayım aracın hızı

artıyor."

"Bekle, böyle bir şey mümkün olmaz!" dedi Atilla. "Bunun sebebi

ne? O sarı ışık mı yaptı?"

Atilla bunları düşünürken eli telefonuna gitti. Polisi aramaya

çalışıyordu. Başarmıştı.

"Y... Yardım edin lütfen. Aracımız kontrolden çık--"

Aniden karşılarına atlayan bir köpek yüzünden ani manevra

yapmak zorunda kaldılar. Yolun yanındaki ormanlık alana taklalar

atarak ilerlediler ve en sonunda bir ağaca çarpıp durdular.

Kazadan sonra içerideki Atilla gözlerini yavaş yavaş açtı.

Alnından akan sıcak kan yüzünün büyük kısmını kaplıyordu.

Koltuğa ve yere akan kan Atilla'nın dikkatini bir süre dağılmıştı.

Kendini biraz toparlayan Atilla abisine bakmak için kafasını

çevirdiğinde o korkunç manzara ile karşılaştı. Ağacın dalları abisinin

vücudunu delip geçmişti. Taklalar atarken kopan araç parçaları ve

kırılan camlar her ikisinin de vücudunu sayısız yarayla baş başa

bırakmıştı. "Seviyorum..."

Dışarıdan bir ses gelmişti. Atilla kafasını oraya çevirdi. Ne

abisinin ölümüne üzülecek ne de dışarıya sesini iletecek hali yoktu.

Ses yaklaşıyordu. Hiç duraksamadan tek dediği şey "seni seviyorum"

sözüydü.

Sesin sahibi görünür hale geldiğinde Atilla korkuyu hissetti.

Etrafında siyah dumanlar salınan bir kadın Atilla'nın üstüne

geliyordu. Yaklaşmıştı. Atilla'nın yanaklarını avuçlarının içine aldı.

"Seviyorum, seviyorum. Umarım başarırsın sevdiğim." dedi kadın.

Kadının etrafındaki siyah dumanlar Atilla'nın vücudunu

kaplıyordu. Kolları, bacakları bu karanlığın içinde yitip gitmişti.

Daha sonrasında ise gövdesi ve boynu, en sonunda sadece tek gözü

açık kalmıştı. Görüşü tamamen giderken gördüğü son şey karanlığın

içindeki o kadının buruk gülümsemesi olmuştu.

Sıcaklık, hoş ve güzel bir sıcaklık, güneşin huzur veren sıcaklığı.

Çimenlerin üzerindeki Atilla gözlerini bu hisle açmıştı.

"Ne? Ne oluyor? Neredeyim ben?"

Atilla etrafını süzüyordu. Bir tepedeydi. Yemyeşil bir tepe. Ayağa

kalkmaya çalıştı. İlk başta biraz sendelemişti. En sonunda kalkmayı

başardı.

"Her yerim ağrıyor. Her neyse, o olanlar neydi?"

Atilla ellerine ve ayaklarına bakıyordu.

"Kahretsin, rüya değil. Abim öldü mü? Bekle, belki o kadın da

abimi buraya getirmiştir. Daha önemlisi az önce abimin cesedini

gördüm. Neden tepki bile vermiyorum?" diye düşünüyordu Atilla.

"Cidden tuhaf. Acımdan dolayı hissetmemiştim fakat şimdi acı

yok ama herhangi bir duygum da yok. Kafayı yiyeceğim."

Düşüncelerle boğuşuyordu Atilla.

"Hırr!"

Ses Atilla'nın arkasından geliyordu. Atilla arkasına baktı.

Karşısında iki metre yükseklikte, üç metre genişlikte yaralı bir kurt

duruyordu. Dişleri normal bir kurtun dişinin iki buçuk katı kadardı,

biraz daha fazlaydı. Fazlasıyla iri bir hayvandı. Atilla'yı gözüne

kestirmişti.

"Umarım beni akşam yemeği olarak görmüyordur." diye düşündü

Atilla.

Hayvan Atilla'nın üstüne doğru atıldı. Atilla refleksle kaçmaya

başladı.

"Akşam yemeği olarak görüyormuş."

Hayvan kovaladıkça Atilla koşuyordu. Aralarındaki mesafe her

geçen saniye kapanıyordu.

"Bu hayvan yaralı değil miydi? Nasıl bu kadar hızlı koşabilir?"

diye düşünürken karşısında bir uçurum gördü. Aşağısında nehir akan

bu uçuruma doğru var gücüyle koşmaya başladı.

"Kahretsin, rüya değil. Abim öldü mü? Bekle, belki o kadın da

abimi buraya getirmiştir. Daha önemlisi az önce abimin cesedini

gördüm. Neden tepki bile vermiyorum?" diye düşünüyordu Atilla.

"Cidden tuhaf. Acımdan dolayı hissetmemiştim fakat şimdi acı

yok ama herhangi bir duygum da yok. Kafayı yiyeceğim."

Düşüncelerle boğuşuyordu Atilla.

"Hırr!"

Ses Atilla'nın arkasından geliyordu. Atilla arkasına baktı.

Karşısında iki metre yükseklikte, üç metre genişlikte yaralı bir kurt

duruyordu. Dişleri normal bir kurtun dişinin iki buçuk katı kadardı,

biraz daha fazlaydı. Fazlasıyla iri bir hayvandı. Atilla'yı gözüne

kestirmişti.

"Umarım beni akşam yemeği olarak görmüyordur." diye düşündü

Atilla.

Hayvan Atilla'nın üstüne doğru atıldı. Atilla refleksle kaçmaya

başladı.

"Akşam yemeği olarak görüyormuş."

Hayvan kovaladıkça Atilla koşuyordu. Aralarındaki mesafe her

geçen saniye kapanıyordu.

"Bu hayvan yaralı değil miydi? Nasıl bu kadar hızlı koşabilir?"

diye düşünürken karşısında bir uçurum gördü. Aşağısında nehir akan

bu uçuruma doğru var gücüyle koşmaya başladı.

"Umarım işe yarar, yoksa akşam yemeği olacağım." diye düşündü

Atilla.

Uçurumun yanına geldiğinde hızla kenara atladı. Peşinden son

sürat gelen yaralı kurt dengesini koruyamadı ve uçurumdan aşağı

düştü.

"Şükürler olsun, kazandım. Hayvana acıdım gerçi. Her neyse, ben

hayattayım, önemli olan da bu."

Atilla etrafına bakınırken uçurumun karşısında surlarla çevrili bir

şehir gördü.

"Sakın! Burası başka bir dünya gibi bir şey mi? Ben dağlık bir

yere götürüldüm sanıyordum. Gerçi az önce beni iki metrelik bir kurt

kovaladı."

Atilla şehre doğru yürümeye başlamıştı. Bazı kimselerle

karşılaşmasına rağmen yüzüne bakan olmamıştı. Şehrin kapısının

önüne geldiğinde elinde mızrak bulunduran birkaç muhafız belirdi.

"Kimsin ve geliş amacın nedir?" diye sordu muhafız.

Atilla birkaç saniye duraksadı.

"Adım Atilla. Nerede olduğumu bilmiyorum, gözlerimi açtığımda

yakınlardaydım. Burayı buldum ve geldim. Acaba burası neresi,

söyler misiniz?" dedi Atilla.

Atilla. Adam cevap vermeden Atilla’yı süzdü, ardından doğruldu,

elini boş tezgahın üstünde gezdirdi, siyah bir duman yaydı ve

ardından boş olan tezgâh onlarca farklı yiyecekle dolmuştu. “En

ucuzu bu elmalardır, tanesi on krık, en pahalısı da bu görmüş

olduğun ekmek arası ettir, tanesi yüz Tolo. Sizde ne kadar var?” dedi

adam.

“Şey, bende bunlar var.” Elindeki bozuklukları ve on TL’yi adama

uzattı. “Bunlar geçmez. Üzgünüm efendim ama para yoksa yemek de

yok,” dedi adam. Yiyecekleri çağırdığı gibi onları ortadan kaldırdı.

Atilla yavaş adımlarla tezgahtan uzaklaşmaya başlamıştı. “Hey

çocuk! Yakala.” Adam Atilla’ya dikdörtgen şeklinde kahverengi bir

besin atmıştı. “Bunun adı Yolta. Geleneksel bir yiyecek. Tadı

ortalama ve seni akşama kadar tok tutar. Sonrasına ben karışmam,”

dedi adam.

Atilla gülümsedi. “Teşekkürler!” Oradan uzaklaştı. Yolta’dan ilk

ısırığı almıştı. “Gerçekten güzel bir tadı varmış.” Atilla Yolta’yı

mideye indirirken “Şimdi kalacak bir yer ve akşam yemeği için bir

yer bulmam lazım,” diye düşündü. Son lokmasını da yutup ayağa

kalktı. “Pekâlâ o zaman birkaç kişiye sorma zamanı.”

Atilla şehir merkezine varmıştı. “Merhaba, size bir soru--” Adam

Atilla’nın yüzüne bakmadan gitmişti. “Pekâlâ bu olmadı, acaba

ikincisi olabilir mi?” “Merha--” Karşısındaki kadın adımlarını

hızlandırıp gitmişti. “Kelimemi tamamlamama izin verseydin en

azından,” diye düşündü. “İyi günler, buralarda yabancıyım, acaba

yemek bulabileceğim bir yer var mı?” “Üzgünüm, bende buralarda yeniyim, hiçbir yeri bilmiyorum.” Bu defada umduğunu bulamadı.

“İlla ki aşevi gibi bir şey olmalı,” diye düşündü Atilla.

“Hey deli kanlı. Yemek bulabileceğin bir yer arıyorsun anlaşılan.

Buradan yarım saat uzaklıkta bir aşevi var. Kapanma saati yaklaşıyor,

bir saate kapanır. Tabana kuvvet gitsen iyi olur. Şu yoldan ilerlersen

saat kulesini görürsün, solunda kalacak. Onun hemen dibinde,” dedi

adam. “Teşekkür ederim.” Atilla adamın gösterdiği yöne doğru

koşmaya başladı, durmaksızın koşuyordu. Alnından akan ter

kıyafetlerini ıslatmıştı. “Cidden zor yetişirmişim, kırk beş dakikadır

aralıksız koşuyorum.” Soluk soluğa kalan Atilla aşevinden içeri girdi.

Görevli kadına gözü takıldı. Yaşlı bir kadındı. “İyi günler, acaba

yiyecek bir şey var mı? Buralarda yeniyim de,” dedi Atilla.

Kadın gülümsedi. “Elbette, buyurun.” Kadın aşağıdan bir tepsi

çıkarttı, üstünde bir dilim ekmek ve bir kâse çorba duruyordu.

Dumanı hâlâ hafifçe yükseliyordu. Atilla yemeğini almıştı. “Tadım

zamanı.” İlk lokmayı almıştı. “Çorba ortalama, hatta biraz altında

ama daha iyisini bulamazdım. Ekmek de biraz sert gerçi.” Atilla

yemeğini bitirmişti, tepsiyi kadının oraya götürdü. “Çok teşekkür

ederim. Kendinize iyi bakın,” dedi ve aşevinden çıktı. “Şimdi

kalacak yer lazım. Tabii önce bir saate bakalım.” Atilla başını

kaldırdı. Saat on sekiz otuz ikiydi.

Şans eseri yoldan geçen, soylu benzeri kıyafetleri olan ihtişamlı ve

zarif bir adam gördü. “Merhabalar, buralarda yeniyim, param da yok,

acaba kalacak bir yer biliyor musunuz?” Adam Atilla’yı süzdü. “Az

ileride, tam olarak şurada evsizler için bir mekan var, oraya gidersen yardımcı olurlar.” Adamın asaleti Atilla’yı hayran bırakmıştı. “Şans

eseri bu adama denk gelmem çok iyi oldu,” diye düşündü Atilla.

Adamın dediği noktaya doğru yürümeye devam etti. “Burada bir şey

yok.”

Atilla arkasından gelen bir hışırtı sesi üzerine kafasını çevirdi.

Gördüğü manzara tüyler ürperticiydi. Atilla’nın arkası üç kişi

tarafından sarılmıştı. İkisi iri yarıydı, birisi ise kısaydı. Refleksle ileri

doğru koşmak istedi. Kafasını tekrar çevirince ortada az önceki zarif

adam duruyordu; yanlarında ise biri uzun ince, diğeri ise iri ve uzun

bir adam vardı. Sonuncusu ise zarif adamla benzer görünüşe sahipti.

Atilla donup kalmıştı. Adamın elindeki bıçağa bakarken koşmak için

doğru pozisyona getirdiği kolunu bile düzeltmemişti. “B... bu hiç iyi

olmadı.” Atilla korkuyordu.

“Bakın, derdiniz para ise üstümde bir tane bile yok.” Adam sırıttı.

“Para mı? Paran olmadığı için seni öldürmek daha eğlenceli olacak,”

dedi ve bıçağını Atilla’ya doğrultmuştu. Atilla bir adım geri attığında

kafasına yediği bir darbe ile dengesini kaybetti. Arkasına baktığında

iri olan adamlardan birinin sert yumruğunu yemişti. Kısa olan

Atilla’nın yüzüne bir tekme attı. Dengesini kaybeden Atilla yere

düştü. Kolları soyuldu, pantolonundaki dizler ise yırtıldı. Kendine

gelmek için doğrulmaya çalıştı. Daha ayağa kalkamadan karnına bir

tekme yedi. Ardından böbreğine. Daha sonra tekrar suratına bir

yumruk yedi. Kendini savunmasına izin dahi verilmeden tekrar ve

tekrar yumruk yedi. Defalarca tekme yedi. En sonunda tüm kıyafetleri sayısız yırtıkla kaplıydı. Ağzındaki

tüm dişler kırılmıştı. Gözleri mosmor olmuş, dudakları şişmişti.

Tırnakları kırılmış, parmak uçlarında kan sızıyordu. “Çekilin şimdi,

en eğlenceli kısmına,” dedi zarif adam. Atilla’yı kaldırdılar. Ayakta

zor duruyordu. Yüzüne bir yumruk yedi. Sonra karın boşluğuna bir

diz. Atilla’yı kafasından tutup yere fırlattı. Yerde seken Atilla’nın

üstüne çıktı ve yüzünü yumruklamaya başladı. “Ölmek istiyorum,

ölmek istiyorum. Çok acıyor, inanılmaz acıyor. Lütfen biri, biri

yardım etsin!” diye düşünüyordu Atilla. Açıdan hareket edemiyordu.

“Y... yalvarırım...”

Yumruklama işlemi bitmişti. Adam belindeki uzun bıçağına uzandı.

Atilla’nın tam kalbini hizaladı. “Hayır... Ölmek istemiyorum...”

Bıçağı Atilla’nın tam kalbine sapladı. “Ölmek istemi---” Adam

Atilla’nın üstünden kalkarken akan kan soğumaya başlıyordu. Atilla

için dünya kararıyor, zaman duruyordu. Artık onun için hayat diye

bir şey kalmamıştı. Gördüğü tek şey karanlığın kendisiydi.

Bölüm sonu

1 yorum