Siyah lüks bir arabanın ön yolcu koltuğunda bulunan siyah saçlı,
yeşil gözlü, on yedili yaşlarındaki bir oğlan çocuğu duruyordu.
Vücudu mükemmel olmasa da atletik bir yapıya sahipti. Pencereden
dışarıyı izliyordu.
"Zifiri karanlık, hiçbir şey gözükmüyor. Çok sıkıldım. Abi daha ne
kadar yolumuz var?"
Sarışın ve kahverengi gözlü abisine doğru bakıyordu.
"Bir saate varırız Atilla."
Atilla esniyordu.
"Bir saat mi? Ama da uzun yolmuş, sekiz saattir yoldayız ve hâlâ
varmadık ya, ne diyeyim."
Atilla şikayet ederken abisi sakinliğini bozuyordu.
"Teyzemgil kalmamıza izin verdiği için şanslıyız, bırak yol uzun
sürsün."
Atilla başını salladı. Dışarıya tekrar bakarken bir saniyelik çok
parlak sarı bir ışık belirdi.
"O da neydi?" dedi Atilla.
"Hiçbir fikrim yok." dedi abisi. "Ne oluyor? Bekle hayır hayır hayır." Atilla'nın abisinin sesi
endişeli geliyordu.
"Ne oluyor? Bekle, neden daha fazla hızlanıyoruz?" diye düşündü
Atilla.
"Ne oluyor?" diye sordu.
"Fren patlamış. Daha doğrusu ne yaparsam yapayım aracın hızı
artıyor."
"Bekle, böyle bir şey mümkün olmaz!" dedi Atilla. "Bunun sebebi
ne? O sarı ışık mı yaptı?"
Atilla bunları düşünürken eli telefonuna gitti. Polisi aramaya
çalışıyordu. Başarmıştı.
"Y... Yardım edin lütfen. Aracımız kontrolden çık--"
Aniden karşılarına atlayan bir köpek yüzünden ani manevra
yapmak zorunda kaldılar. Yolun yanındaki ormanlık alana taklalar
atarak ilerlediler ve en sonunda bir ağaca çarpıp durdular.
Kazadan sonra içerideki Atilla gözlerini yavaş yavaş açtı.
Alnından akan sıcak kan yüzünün büyük kısmını kaplıyordu.
Koltuğa ve yere akan kan Atilla'nın dikkatini bir süre dağılmıştı.
Kendini biraz toparlayan Atilla abisine bakmak için kafasını
çevirdiğinde o korkunç manzara ile karşılaştı. Ağacın dalları abisinin
vücudunu delip geçmişti. Taklalar atarken kopan araç parçaları ve
kırılan camlar her ikisinin de vücudunu sayısız yarayla baş başa
bırakmıştı. "Seviyorum..."
Dışarıdan bir ses gelmişti. Atilla kafasını oraya çevirdi. Ne
abisinin ölümüne üzülecek ne de dışarıya sesini iletecek hali yoktu.
Ses yaklaşıyordu. Hiç duraksamadan tek dediği şey "seni seviyorum"
sözüydü.
Sesin sahibi görünür hale geldiğinde Atilla korkuyu hissetti.
Etrafında siyah dumanlar salınan bir kadın Atilla'nın üstüne
geliyordu. Yaklaşmıştı. Atilla'nın yanaklarını avuçlarının içine aldı.
"Seviyorum, seviyorum. Umarım başarırsın sevdiğim." dedi kadın.
Kadının etrafındaki siyah dumanlar Atilla'nın vücudunu
kaplıyordu. Kolları, bacakları bu karanlığın içinde yitip gitmişti.
Daha sonrasında ise gövdesi ve boynu, en sonunda sadece tek gözü
açık kalmıştı. Görüşü tamamen giderken gördüğü son şey karanlığın
içindeki o kadının buruk gülümsemesi olmuştu.
Sıcaklık, hoş ve güzel bir sıcaklık, güneşin huzur veren sıcaklığı.
Çimenlerin üzerindeki Atilla gözlerini bu hisle açmıştı.
"Ne? Ne oluyor? Neredeyim ben?"
Atilla etrafını süzüyordu. Bir tepedeydi. Yemyeşil bir tepe. Ayağa
kalkmaya çalıştı. İlk başta biraz sendelemişti. En sonunda kalkmayı
başardı.
"Her yerim ağrıyor. Her neyse, o olanlar neydi?"
Atilla ellerine ve ayaklarına bakıyordu.
"Kahretsin, rüya değil. Abim öldü mü? Bekle, belki o kadın da
abimi buraya getirmiştir. Daha önemlisi az önce abimin cesedini
gördüm. Neden tepki bile vermiyorum?" diye düşünüyordu Atilla.
"Cidden tuhaf. Acımdan dolayı hissetmemiştim fakat şimdi acı
yok ama herhangi bir duygum da yok. Kafayı yiyeceğim."
Düşüncelerle boğuşuyordu Atilla.
"Hırr!"
Ses Atilla'nın arkasından geliyordu. Atilla arkasına baktı.
Karşısında iki metre yükseklikte, üç metre genişlikte yaralı bir kurt
duruyordu. Dişleri normal bir kurtun dişinin iki buçuk katı kadardı,
biraz daha fazlaydı. Fazlasıyla iri bir hayvandı. Atilla'yı gözüne
kestirmişti.
"Umarım beni akşam yemeği olarak görmüyordur." diye düşündü
Atilla.
Hayvan Atilla'nın üstüne doğru atıldı. Atilla refleksle kaçmaya
başladı.
"Akşam yemeği olarak görüyormuş."
Hayvan kovaladıkça Atilla koşuyordu. Aralarındaki mesafe her
geçen saniye kapanıyordu.
"Bu hayvan yaralı değil miydi? Nasıl bu kadar hızlı koşabilir?"
diye düşünürken karşısında bir uçurum gördü. Aşağısında nehir akan
bu uçuruma doğru var gücüyle koşmaya başladı.
"Kahretsin, rüya değil. Abim öldü mü? Bekle, belki o kadın da
abimi buraya getirmiştir. Daha önemlisi az önce abimin cesedini
gördüm. Neden tepki bile vermiyorum?" diye düşünüyordu Atilla.
"Cidden tuhaf. Acımdan dolayı hissetmemiştim fakat şimdi acı
yok ama herhangi bir duygum da yok. Kafayı yiyeceğim."
Düşüncelerle boğuşuyordu Atilla.
"Hırr!"
Ses Atilla'nın arkasından geliyordu. Atilla arkasına baktı.
Karşısında iki metre yükseklikte, üç metre genişlikte yaralı bir kurt
duruyordu. Dişleri normal bir kurtun dişinin iki buçuk katı kadardı,
biraz daha fazlaydı. Fazlasıyla iri bir hayvandı. Atilla'yı gözüne
kestirmişti.
"Umarım beni akşam yemeği olarak görmüyordur." diye düşündü
Atilla.
Hayvan Atilla'nın üstüne doğru atıldı. Atilla refleksle kaçmaya
başladı.
"Akşam yemeği olarak görüyormuş."
Hayvan kovaladıkça Atilla koşuyordu. Aralarındaki mesafe her
geçen saniye kapanıyordu.
"Bu hayvan yaralı değil miydi? Nasıl bu kadar hızlı koşabilir?"
diye düşünürken karşısında bir uçurum gördü. Aşağısında nehir akan
bu uçuruma doğru var gücüyle koşmaya başladı.
"Umarım işe yarar, yoksa akşam yemeği olacağım." diye düşündü
Atilla.
Uçurumun yanına geldiğinde hızla kenara atladı. Peşinden son
sürat gelen yaralı kurt dengesini koruyamadı ve uçurumdan aşağı
düştü.
"Şükürler olsun, kazandım. Hayvana acıdım gerçi. Her neyse, ben
hayattayım, önemli olan da bu."
Atilla etrafına bakınırken uçurumun karşısında surlarla çevrili bir
şehir gördü.
"Sakın! Burası başka bir dünya gibi bir şey mi? Ben dağlık bir
yere götürüldüm sanıyordum. Gerçi az önce beni iki metrelik bir kurt
kovaladı."
Atilla şehre doğru yürümeye başlamıştı. Bazı kimselerle
karşılaşmasına rağmen yüzüne bakan olmamıştı. Şehrin kapısının
önüne geldiğinde elinde mızrak bulunduran birkaç muhafız belirdi.
"Kimsin ve geliş amacın nedir?" diye sordu muhafız.
Atilla birkaç saniye duraksadı.
"Adım Atilla. Nerede olduğumu bilmiyorum, gözlerimi açtığımda
yakınlardaydım. Burayı buldum ve geldim. Acaba burası neresi,
söyler misiniz?" dedi Atilla.
Atilla. Adam cevap vermeden Atilla’yı süzdü, ardından doğruldu,
elini boş tezgahın üstünde gezdirdi, siyah bir duman yaydı ve
ardından boş olan tezgâh onlarca farklı yiyecekle dolmuştu. “En
ucuzu bu elmalardır, tanesi on krık, en pahalısı da bu görmüş
olduğun ekmek arası ettir, tanesi yüz Tolo. Sizde ne kadar var?” dedi
adam.
“Şey, bende bunlar var.” Elindeki bozuklukları ve on TL’yi adama
uzattı. “Bunlar geçmez. Üzgünüm efendim ama para yoksa yemek de
yok,” dedi adam. Yiyecekleri çağırdığı gibi onları ortadan kaldırdı.
Atilla yavaş adımlarla tezgahtan uzaklaşmaya başlamıştı. “Hey
çocuk! Yakala.” Adam Atilla’ya dikdörtgen şeklinde kahverengi bir
besin atmıştı. “Bunun adı Yolta. Geleneksel bir yiyecek. Tadı
ortalama ve seni akşama kadar tok tutar. Sonrasına ben karışmam,”
dedi adam.
Atilla gülümsedi. “Teşekkürler!” Oradan uzaklaştı. Yolta’dan ilk
ısırığı almıştı. “Gerçekten güzel bir tadı varmış.” Atilla Yolta’yı
mideye indirirken “Şimdi kalacak bir yer ve akşam yemeği için bir
yer bulmam lazım,” diye düşündü. Son lokmasını da yutup ayağa
kalktı. “Pekâlâ o zaman birkaç kişiye sorma zamanı.”
Atilla şehir merkezine varmıştı. “Merhaba, size bir soru--” Adam
Atilla’nın yüzüne bakmadan gitmişti. “Pekâlâ bu olmadı, acaba
ikincisi olabilir mi?” “Merha--” Karşısındaki kadın adımlarını
hızlandırıp gitmişti. “Kelimemi tamamlamama izin verseydin en
azından,” diye düşündü. “İyi günler, buralarda yabancıyım, acaba
yemek bulabileceğim bir yer var mı?” “Üzgünüm, bende buralarda yeniyim, hiçbir yeri bilmiyorum.” Bu defada umduğunu bulamadı.
“İlla ki aşevi gibi bir şey olmalı,” diye düşündü Atilla.
“Hey deli kanlı. Yemek bulabileceğin bir yer arıyorsun anlaşılan.
Buradan yarım saat uzaklıkta bir aşevi var. Kapanma saati yaklaşıyor,
bir saate kapanır. Tabana kuvvet gitsen iyi olur. Şu yoldan ilerlersen
saat kulesini görürsün, solunda kalacak. Onun hemen dibinde,” dedi
adam. “Teşekkür ederim.” Atilla adamın gösterdiği yöne doğru
koşmaya başladı, durmaksızın koşuyordu. Alnından akan ter
kıyafetlerini ıslatmıştı. “Cidden zor yetişirmişim, kırk beş dakikadır
aralıksız koşuyorum.” Soluk soluğa kalan Atilla aşevinden içeri girdi.
Görevli kadına gözü takıldı. Yaşlı bir kadındı. “İyi günler, acaba
yiyecek bir şey var mı? Buralarda yeniyim de,” dedi Atilla.
Kadın gülümsedi. “Elbette, buyurun.” Kadın aşağıdan bir tepsi
çıkarttı, üstünde bir dilim ekmek ve bir kâse çorba duruyordu.
Dumanı hâlâ hafifçe yükseliyordu. Atilla yemeğini almıştı. “Tadım
zamanı.” İlk lokmayı almıştı. “Çorba ortalama, hatta biraz altında
ama daha iyisini bulamazdım. Ekmek de biraz sert gerçi.” Atilla
yemeğini bitirmişti, tepsiyi kadının oraya götürdü. “Çok teşekkür
ederim. Kendinize iyi bakın,” dedi ve aşevinden çıktı. “Şimdi
kalacak yer lazım. Tabii önce bir saate bakalım.” Atilla başını
kaldırdı. Saat on sekiz otuz ikiydi.
Şans eseri yoldan geçen, soylu benzeri kıyafetleri olan ihtişamlı ve
zarif bir adam gördü. “Merhabalar, buralarda yeniyim, param da yok,
acaba kalacak bir yer biliyor musunuz?” Adam Atilla’yı süzdü. “Az
ileride, tam olarak şurada evsizler için bir mekan var, oraya gidersen yardımcı olurlar.” Adamın asaleti Atilla’yı hayran bırakmıştı. “Şans
eseri bu adama denk gelmem çok iyi oldu,” diye düşündü Atilla.
Adamın dediği noktaya doğru yürümeye devam etti. “Burada bir şey
yok.”
Atilla arkasından gelen bir hışırtı sesi üzerine kafasını çevirdi.
Gördüğü manzara tüyler ürperticiydi. Atilla’nın arkası üç kişi
tarafından sarılmıştı. İkisi iri yarıydı, birisi ise kısaydı. Refleksle ileri
doğru koşmak istedi. Kafasını tekrar çevirince ortada az önceki zarif
adam duruyordu; yanlarında ise biri uzun ince, diğeri ise iri ve uzun
bir adam vardı. Sonuncusu ise zarif adamla benzer görünüşe sahipti.
Atilla donup kalmıştı. Adamın elindeki bıçağa bakarken koşmak için
doğru pozisyona getirdiği kolunu bile düzeltmemişti. “B... bu hiç iyi
olmadı.” Atilla korkuyordu.
“Bakın, derdiniz para ise üstümde bir tane bile yok.” Adam sırıttı.
“Para mı? Paran olmadığı için seni öldürmek daha eğlenceli olacak,”
dedi ve bıçağını Atilla’ya doğrultmuştu. Atilla bir adım geri attığında
kafasına yediği bir darbe ile dengesini kaybetti. Arkasına baktığında
iri olan adamlardan birinin sert yumruğunu yemişti. Kısa olan
Atilla’nın yüzüne bir tekme attı. Dengesini kaybeden Atilla yere
düştü. Kolları soyuldu, pantolonundaki dizler ise yırtıldı. Kendine
gelmek için doğrulmaya çalıştı. Daha ayağa kalkamadan karnına bir
tekme yedi. Ardından böbreğine. Daha sonra tekrar suratına bir
yumruk yedi. Kendini savunmasına izin dahi verilmeden tekrar ve
tekrar yumruk yedi. Defalarca tekme yedi. En sonunda tüm kıyafetleri sayısız yırtıkla kaplıydı. Ağzındaki
tüm dişler kırılmıştı. Gözleri mosmor olmuş, dudakları şişmişti.
Tırnakları kırılmış, parmak uçlarında kan sızıyordu. “Çekilin şimdi,
en eğlenceli kısmına,” dedi zarif adam. Atilla’yı kaldırdılar. Ayakta
zor duruyordu. Yüzüne bir yumruk yedi. Sonra karın boşluğuna bir
diz. Atilla’yı kafasından tutup yere fırlattı. Yerde seken Atilla’nın
üstüne çıktı ve yüzünü yumruklamaya başladı. “Ölmek istiyorum,
ölmek istiyorum. Çok acıyor, inanılmaz acıyor. Lütfen biri, biri
yardım etsin!” diye düşünüyordu Atilla. Açıdan hareket edemiyordu.
“Y... yalvarırım...”
Yumruklama işlemi bitmişti. Adam belindeki uzun bıçağına uzandı.
Atilla’nın tam kalbini hizaladı. “Hayır... Ölmek istemiyorum...”
Bıçağı Atilla’nın tam kalbine sapladı. “Ölmek istemi---” Adam
Atilla’nın üstünden kalkarken akan kan soğumaya başlıyordu. Atilla
için dünya kararıyor, zaman duruyordu. Artık onun için hayat diye
bir şey kalmamıştı. Gördüğü tek şey karanlığın kendisiydi.
