İçeriğe geç

fjell

Bölüm 2 · 4 dk okuma

fjell

Bölüm 2

₂ - dağın

on beş yaşımdayken, kendime ve hayalime inancım tam bir şekilde evimden çıkmıştım. yüzümde daha önce kimsenin görmediği kadar büyük ve parlak bir gülümseme vardı. annem ve babam yüzlerinde acı bir gülümsemeyle beni uğurlamışlardı. onların yanından ayrılıyor olmam onları üzmüş olmalıydı. biricik çocukları onların yanından uçup gidiyordu, bilinmezliğe doğru...

uzun bir süre bana yetebilecek kadar yiyeceğim vardı. en azından dağın eteklerindeki ormana gidene kadar yeteceklerdi. ormana gittiğimde orada mutlaka bir şeyler bulabilirdim. dağın tepesine çıkabilmek için en az dört hafta gerekliydi. oyalanırsam bu süre ikiye katlanabilirdi. bu yüzden kısa uyku ve yemek molalarıyla tamamen yoluma odaklanarak hep ileriye doğru gittim.

yolda varlıklarından haberdar bile olmadığım veya sadece kitaplarda gördüğüm canavarlarla karşılaşmıştım. birçoğu bana saldırmıştı. bataklık cadılarının öğrettiği iyileşme büyüleri bu savaşlardan sonra beklemeden yoluna devam etmemi sağlamıştı. her şey çok güzel gidiyordu.

ta ki dağın zirvesine yaklaşmaya başladığım zamana kadar... havanın seyrelmesiyle ve soğumasıyla yolum daha da zorlaşmıştı.

tek sorunun bu olduğunu sanardım ve pek kafaya takmamaya çalışırdım. verdiğim molaları daha kısa ama sık tutarak devam ettim. soğuktan ölmemek için de bu molalarda minik de olsa bir ateş yakmaya özen gösteriyordum.

ölürsem her şey biterdi.

ulaşmaya çalıştığım yere çok az kalmıştı. kilometrelerce aşağıdan, kasabamdan bile görülebilen o ışığa yaklaşıyordum. dağın zirvesinde bir oyuk vardı, ortasında da bir ışık hüzmesiyle o kadar davetkar ve sıcak görünüyordu ki! annemden dinlediklerime göre orası dağın ardına açılan bir kapı görevi görüyordu.

soğuğu düşünmekten veya yolculuğumun sonundaki ebedi mutluluğumun hayalini kurmaktan dolayı, bir şeyi atlamıştım.

dağın sonunda o yeri koruyan birisi olabileceğini hiç düşünmemiştim. o kadar güzel ve değerli bir şey bu kadar kolay elde edilebiliyor olsaydı, herkes oraya gitmez miydi zaten?

belki de arkadaşım ve ailesi bu yüzden beraber gitmişlerdi, bu devasa yaratığı alt edip hep beraber dağın ardına geçebilmek için...

önümde duran yaratığa her baktığımda onu ilk gördüğüm zaman yüzümdeki şok ifadesini hatırlıyorum. gözlerim kocaman açılmıştı, ağzımdan hiçbir kelime çıkmıyordu. yaratığın yanına bir pirinç tanesi gibi kalan vücudum tir tir titriyordu.

fakat pes edemezdim, yoluma çıkan diğer engeller gibi bunu da atlatıp geçmeliydim.

gücümü ve cesaretimi toplayıp saldırmaya hazır bekledim. önümdeki devasa yaratık kıpırdamıyordu, ne bana saldırmaya çalıştı ne de konuştu. benden ne istediğini bilemiyordum. yanından geçmek için bir yer var mıdır diye aradım durdum ama minicik bile bir boşluk yoktu. bir kapı vardır belki diye de bakınmıştım ama yaratığın üzerinde kapı olması zaten saçma olurdu.

tüm gücümle bağırdım. sesimin ona ulaşacağından şüpheliydim.

"çekil önümden de geçeyim!"

tepki vermemişti.

"ya benimle savaş ya da bir şey söyle!"

daha da yüksek sesle bağırmaya çalıştım ama yine tepki vermemişti. bağırmaktan boğazımın acıdığını hissedebiliyordum. sinir ve yorgunlukla yere oturdum. gözleri benden çok uzakta olmasına rağmen göz temasını kesmemeye çalışarak öylece bekledim.

en ufak bir ses yoktu, rüzgar bile durmuştu. birkaç gün böyle geçti. uyudum, uyandım ama o hala aynı şekilde duruyordu.

sonunda bundan sıkılıp kılıcımı çektim. yolculuğumun başında taşıdığım kılıç değildi. dağ yolculuğumda karşılaştığım bir ruhtan almıştım. onu başta normal bir insan sanıp yemeğimden bir parça vermiştim. o da bu basit hareketime karşılık olarak bana bunu vermişti. lanetli bir kılıç olduğunu söylese de daha güçlü olduğu kesindi bu nedenle kabul ettim.

lanetin etkisiyle birkaç gün yolculuğum zorlu geçmişti. ölecek gibi hissettiğim zamanlar olmuştu ama pes etmemiştim, edememiştim. o kadar istiyorum ki dağın ardına ulaşmayı, her şeyimi verebilirdim.

öldürdüğüm bir yaratıktan da büyülü bir hançer almıştım, onu da son şans olarak kullanabilirdim. belki bu devasa yaratığı yerinden oynatmayı başarırsam bu hançerle sersemletip koşarak yanından geçip gidebilirdim.

tüm cesaretimi toplayıp kılıcımı sağlam bir şekilde tuttum. cadıların büyüleriyle havada yürüyerek yaratığın kafasına doğru koştum. o da gözleriyle beni takip ediyordu ama hepsi bu kadardı. herhangi bir savunma yapmıyordu. gözlerinden birini hedef alıp koşabildiğim kadar hızlı koştum.

tam ulaştığımı sandığım anda nasıl o kadar hızlı davrandığını anlayamadan elini kaldırıp beni yere fırlatmıştı. dokunduğu bile zar zor anlamıştım ama bu şekilde de bu yaratığın gücünü anlamıştım. belki de onu yenmem imkansızdı ama pes etmedim. bu sefer daha farklı yönlere giderek kafasını karıştırmaya çalıştım. yine gözüne gidecektim ama bir sağa bir sol giderek aklımca onun kafasını karıştırıyordum.

ben ikinci kez vurabileceğimi sandığım anda büyük bir güçle yere atılmıştım. kemiklerimin kırılma seslerini duymak bile acı vericiyken bu halde koşmaya çalışmak çok daha acı vericiydi. birkaç kez daha saldırmayı denedim. o anın verdiği heyecan ile acılarımı unutuyordum ama her seferinde daha büyük bir acıyla saldırıya geçiyordum.

bir süre sonra yerden kalkamadım. öleceğimi anlamıştım. yine de pes etmek istemiyordum. bu kadar yolu boşuna gelmiş olmak istemiyordum. arkadaşımı bir daha görmek istiyordum. gözlerimden kontrolsüzce yaşlar süzülüyordu. tüm vücudum kan içindeydi. yerdeki bembeyaz kar tabakası her an daha da kırmızılaşıyordu.

bir kan gölünün içinde yatıyordum. acı dayanılmazdı. bu maceraya hiç atılmamam gerektiğini düşünmeye başlamıştım. gözlerimi zar zor açık tutuyordum ama gözlerim kapanmadan önce son gördüğüm şey yaratığın yüzündeki rahatsız edici gülümseme olmuştu. demek benim ölüyor olmam onun çok içten bir tepki vermesini sağlayabilecek, onu gülümsetebilecek bir şeydi.

gözlerimi kapatınca bekledim, ölümün gelmesini. annemi ve babamı düşündüm, beni uğurlarken ne kadar da üzülmüşlerdi. demek ki bu şekilde ölüp gitmem hakkında endişelenmişlerdi.

bekledim, bekledim ve bekledim... hiçbir şey olmuyordu. acı her saniye katlanmaya devam ederken, yaratığın olduğu taraftan şiddetli bir rüzgar esti, artık kendimi bırakmıştım. rüzgardan sonra neler olduğunu ancak uyandığımda anlayabilmiştim.

o rüzgar beni dağın eteklerine kadar sürüklemişti. yaralarım da iyileşmiş gibi görünüyordu. bazı izler kalmıştı ama artık rahatça ayakta durabiliyor hatta koşabiliyordum.

şimdi ise tekrar aynı yollardan geçip o yaratıkla yüzleşecektim. bu sefer onu yenip diğer tarafa geçecektim.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.