yedi yıl önceydi. o zamandan beri o dağa sayısız kez gittim. her seferinde farklı duygular içerisindeydim, her seferinde farklı şeyler gördüm.
ben küçücük bir kız iken annemden bu dağın öykülerini dinlerdim. eğer dağın ardına geçmeyi başarırsan orada seni bir sürü güzelliğin beklediğini söylerdi. dağın ardında tam olarak ne olduğunu hiçbir zaman bilemedim.
kendimi bildim bileli dağın ardına geçebilmek için çalıştım. benim yaşımdaki kimsenin gitmek istemediği bataklıklarda cadılarla saatler geçirdim. onlardan büyü öğrendim. yaşıtlarım oyunlar oynarken onlara bakıp ne kadar da acınası olduklarını düşünürdüm. onlar hayatlarını yaşadıklarını sanıyor iken, aslında tek yaptıkları zaman öldürmekti. ben onlara uymayıp günlerimin çoğunu kasabanın kütüphanesinde geçirdim.
dokuz yaşımdayken o zamana kadar benim en iyi arkadaşım olan birisinden ayrılmak zorunda kalmıştım. nadiren oyun oynamak için diğer çocuklara katıldığım bir zamanda tanışmıştık, bana karşı çok yakın davranmıştı. ben onlara yukarıdan bakıyor olsam da o yüzünde kocaman bir gülümseme ile yanıma gelip ismini söylemişti. böyle bir durumda benim de ismimi söylemem gerektiğini annem daha önceden anlatmıştı. o gün onunla arkadaş olmuştuk. bazen benimle birlikte kütüphaneye gelirdi ama kasabanın dışına gittiğim günlerde hiç gelmezdi. ailesinin sözünden asla çıkmayan biriydi. belki ondan örnek alsaydım şimdi onunla birlikte olabilirdim. çok daha yakın bir arkadaşlığımız olsaydı...
çünkü o ellerimin arasından kayıp gitmişti. bir sabah kütüphaneye gitmek için onların evine gitmiştim. o da benimle gelirse iyi olurdu. hem o da bir iki bir şeyler öğreniyordu. evlerinin kapısını bir kere tıklattım ama açan olmadı. birkaç kere daha tıklatınca yine aynı sonuçla karşılaştım. belki de artık benimle arkadaş olmak istemediğinden kapıya gelmemişti. ya da ailesi benim onu kötü etkilediğimi düşünmüştü.
her iki türlü de içimde anlam veremediğim bir his vardı. üzülüyordum ama o gün neden kalbimin sıkıştığını bilememiştim.
ben yere çökmüş ağlamamak için kendimi zor tutarken annem koşarak yanıma gelmişti. beni tüm şefkatiyle kucaklayıp eve geri götürmüştü. annem eve gidince bana arkadaşım ve ailesine ne olduğunu anlatmıştı. o gün öğrendim ki onlar dağa gitmişlerdi. dağın ardındaki yere... beni böylece bırakıp gitmesi, üstüne üstlük veda bile etmemiş olması üzüntümün yanında sinirlenmeme de sebep olmuştu. bir yandan onun için mutlu da oluyordum. benim hep hayalini kurduğum o yere gitmişti işte. bir gün ben de oraya gideceğime yemin etmiştim zaten, onu o zaman yeniden görebilirdim.
günler ve haftalar geçti. artık diğerleriyle oynamaya hiç çıkmaz olmuştum. arada bir kütüphaneye gitmek dışında ağır işler yapmaya çalışıyordum. fiziksel anlamda da güçlenmem gerekiyordu.
babamdan bana kılıç kullanmayı öğretmesini istemiştim. avlanmaya gitmediği günlerde onunla birlikte çalışıyorduk.
bu şekilde aylar ve yıllar da geçti. artık kendimi fiziksel olarak da psikolojik olarak da hazır hissediyordum. o dağa gideceğim gün yaklaşıyordu ve zaten o büyük günde evimden dışarı adımı attığım anda başlamıştı.
artık geri dönüş yoktu. dağın ardına geçmem ne kadar zaman alırsa alsın, ne kadar zorlu olursa olsun başaracaktım.
tabii bunlar on beş yaşındaki bir genç kızın düşünceleriydi. ne zaman geçmişe baksam aptal olduğumu düşünürdüm. yolculuğuma başladığım günde de arkadaşımın beni bırakıp gittiği o günleri düşünüp kendime kızmıştım. üzülmek yerine daha da çalışmalıydım diye düşünmüştüm.
ama geçmişi değiştiremem. tek yapabileceğim dağın ardına ulaşmayı ummak ve bir gün oraya ayak basmak...