Kan kokusu;
Ciğlerlerime çektiğim havaya aroma veren o metalik koku, ayaklarımın altındaki zemini kaplayan kırmızı renk, can çekişen çığlık sesleri... Hepsi bir anlığına kaybolup geri gelmişti. İçimde git gide kabaran öfkeyi durduramıyordum. Derinlerimden gelen sesin fısıltıları durmadan aynı şeyi tekrarlıyordu; "ÖLDÜR!"
Başımı iki yana sallayıp onu görmezden gelmeye çalıştım. Etrafımda yığılan insandan yapılma ölü ve yaralı çemberin içinde kalmıştım. Hepsi bana ilk kez varlığına şahit oldukları bir canavara bakar gibi bakıyorlardı.
Belki de haklıydılar...
Yeşil-Peri ordularından bir asker, sürünerek önüme çıktı. Ölmek üzere olduğu belliydi. "Bize oyun oynadın," dedi. Dudaklarından akan yeşil kanı ayakkabılarıma bulaşmıştı. "Kralımı öldürdün!"
Benden bir mazeret bekliyordu, belki de açıklama. Ne bir açıklamam, ne de mazeretim vardı. Peri kralını öldürmüşüm. Onunla iş birliği yapmış, anlaşmış, dostluğunu kazanmış ve adından acımadan hayatını elinden almıştım. Toprağın altındaki kıpırtıları hissedebiliyordum. Sadece asker perinin suratına baktım. Can verişini izlerken içimde tek bir üzüntü kırıntısı yoktu. "Kazanmam gereken bir savaş var" diye fısıldadığımda, sis bulutunun içinden bana doğru yürüyen kadın siluetini büyük bir ruhsuzlukla karşıladım.
GÜNÜMÜZ
Kar fırtınası pencereleri şiddetle sarsıyordu. İç çekip gülümsedim. Kışı gerçekten seviyordum. Odam saraydan bağımsız yüksek kulelerden birindeydi. Saray da dahil bütün şehri ayaklar altına alıyor, bembeyaz manzarayı daha da göz alıcı hale getiriyordu. Son günlerde pek odamdan çıkmaz olmuştum. Burada, güvenli alanımda kalıp kitap okumak, sarayın içinde vakit geçirmekten daha keyifliydi. Ve söylediğim gibi, güvenli... Kapım çalınmadan açıldığında, içeriye girenin Bell oluğunu anlamıştım. Salon bölümünden geçip yatağımın olduğu kısıma geldi. Yanakları her zamankinden daha pembeydi ve nefes nefese kalmıştı. "İyi misin?" Sesimdeki alayı yutmaya çalıştım. "Yürüyen bir domatese benziyorsun."
"Amar... Amaris..."
Hızla doğrulup konuşması için sessiz kaldım ama tek yaptığı nefesini kontrol altında tutmaya çalışmaktı. "Tik tak, tik tak, tik tak..."
"Ne yapıyorsun?"
"Zamanımın kıymetli olduğunu vurguluyorum." Saraydaki tek dostuma ukala bir gülücük attım. Sonra bir anlığına benim de nefesim kesilmişti. "Yoksa..."
"Evet!"
"Babam... Yani şey, kral mı döndü?!"
"Hayır!" dedi, bıkkın bir şekilde. "Her gün şunu sormayı bırak artık." Benim Bell'i usandırdığım gibi, kral ben de dahil bütün krallığı usandırmıştı. Yirmi yıldır onu sadece üç kere saray sınırları içinde görmüştüm. Artık var olmayan birinin peşinde dünyayı dolaşıyor, beni kraliçe ve akrabalarının nefretiyle baş başa bırakıyordu. Aşık olduğu kadın gitmişti, benim anılarımda dahi silik silikti ama o buna inanmıyordu. Son beş yıldır yoktu ve artık halk öldüğü konusunda dedikodular yaymaya başlamıştı. Hayal kırıklığıyla arkama yaslandım. "Eee, ne oldu o zaman?"
"Yıllardır korktuğumuz şey başımıza gelmek üzere."
Alayla güldüm. "Aurumlar beni idam mı ettirecek?"
"Daha kötüsü! Yarın gece için düzenlenen balo Peri kral ve kardeşi içinmiş!" diye çığlık atıp yatağıma sıçradı. Normalde ilk söylediği şeye karşı ona kök söktürürdüm ama kanım donmuştu. Sırtımı dayandığım pencere pervazındaki soğukluğu hissettim. "Eliza'yla evlilik anlaşması yapacaklar," ilk kez gayrimeşru oluşum bir işe yaramıştı. Beni o yaratıklara satamayacaklardı. "Onun için üzüldüm" dedim, her ne kadar anlaşamasak da sonuçta kardeştik. Kardeş olmasak bile bu durumda onun adına üzülürdüm.
"Artık sana eziyet edemeyecek. Her neyse, duyduğuma göre bugün burada olacaklarmış. Galiba odanda saklanacağım."
"Benim de çıkmaya niyetim yo-" diyemeden oda kapım çalınmıştı. İçeriye Bell ve kraliçe İris gibi Güneyli bir kadın girdi. Anladığım kadarıyla kraliçenin özel nedimelerindendi. Elinde bir çanta tutuyordu. "Leydi Amaris" dedi, gereğinden kısa bir baş selamı verirken. "Kraliçe konukları karşılamak üzere kraliyet ailesiyle birlikte olmanızı rica etti ve bu elbiseyi gönderdi."
Kraliçenin ricasının kafa kesmeye kadar gidebilecek bir emir olduğunu, alt krallıktaki barbar kabileler dahi bilirdi. Kalbim korkuyla teklese de onaylarcasına ayaklandım. Bell'in dehşet içinde baktığını görmüştüm. "Büyükannem de orada olacak mı?" Kral burada olmadığından, o benim tek sağlam cephemdi.
"Büyük Kraliçe" dedi vurgulayarak, sanki ona büyükanne deneye hakkım yokmuş gibi..."Kısa bir seyahat için saraydan ayrıldı."
Hislerimi yuttum ve aynı tavrı takınıp elbiseyi incelemeye başladım.
"Büyükannem haber vermeden gitmezdi. Önemli bir şey olmuş olmalı ama sen nerden bileceksin ki..." Elbise her zamanki gibi gri ve sadeydi. "Bu arada adın neydi?"
Kadın gözlerini kısıp yüzüme baktı. Acelem olduğunu vurgulayarak kısaca parmaklarımı şıklattım. "Dilini mi yuttun?"
"A-adım, Lina."
"Pekala Lena, söyleyecek başka bir şeyin yoksa çıkabilirsin."
Tüm dehşete düşmüş hislerime rağmen yüzümde küçümsemeden başka bir ifade gölgesi barındırmamıştım. Onun tavırlarını aynalamam kadını afallatmış olacak ki dişlerinin arasından yineledi. "Lina... Adım Lina."
"Kim olduğunun ne önemi var ki?"
Bell, yatakta merakla bizi izliyordu. Uzun denecek bir süre kadınla sessiz bir savaşa girmiştik. Sonunda gözlerini kaçıran o oldu ve hızla odadan çıktı. O gittiği an benim de tüm gardım düşmüştü. Yatağa oturup fısıldadım. "Umarım bu gece kimse bizi canlı canlı yemeye çalışmaz."
"Biz diye bir şey yok, Amaris! Merak etme, sana bir şey olursa kimse görmeden günlüklerini yakacağım."
"Ah, sen tam bir meleksin!"
Dudak büzüp iç çekti; "Halktan gizli onları ülkeye soktuklarına inanamıyorum. Soylular akın akın şehre geliyor, sanki ölümek için çok hevesliler!"
Aldığım derslerde Büyük Yas Savaşıyla ilgili çok fazla şey öğrenmiştim. Hepsinde de perilerin gerçek birer canavar, yaratık olduğu yazıyordu. Onlar soykırımcıydı ve bir zamanlar bizim gibi insanlardı. Gizli bir güç tarafından mutantlaştırılmış ve nesiller sonra yeni bir ırka dönüştürülmüşlerdi. Son savaşta nasıl olduysa geri çekilip, toprakların bir kısmını insanlara bırakmayı kabul etmelerinin nedenini hep merak etmiştim. "Sanırım artık öğreneceğim."
"Ne?"
"Hazırlanmam gerek."
~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~
Kraliçe ve çocukları her zamanki gibi vişne çürüğü rengine bürünmüştü. Krallıkta renklerin soylu aileler için çok büyük önemi vardı. "Sancak rengi, kan renginden baskındır." Bu çok sevdiğim, sayılı kadın üstatlardan birinin sözüydü. Bu yüzden kraliçenin benim için gri renk seçmesi tesadüf değildi. Tehdit oluşturmayacak kadar "önemsiz" olduğumu vurgulamak istiyordu. Haklıydı da... Onların yanında saray nedimelerinden bile daha sönük ve önemsizdim. Prenses Eliza her zamankinden daha gösterişliydi, Prens Brendon'da altın peleriniyle kardeşini gölgede bırakıyordu. Sarı saçlı aile üyelerinin arasında kahve rengi saçlarım, kara bir leke gibiydi. Karşılama kapısı açıldığında kalp sesim dışarıdan duyulmuş olacak ki Kraliçe İris, kısa bir anlığına beni inceledi ve "Sakın bir yaramazlık yapma, çocuğum" diye fısıldadı ama küfürden farksızdı.
İçeriye dev bir fayton girdi. Atları bizim atalarımızın iki katı büyüklüğündeydi. Gövdelerindeki parlak şeritleri ve küçük boynuzlarını gördüğümde nefesimi tuttuğumu fark ettim. Her açıdan doğaya aykırı duruyorlardı ve bu manzaraya hayranlık duymak beni rahatsız etmişti. Sürücü koltuğu boştu, Eliza ve Brendon'un da bunu sorguladığını fark ettim. Atlar sürücüsüz gelmiş olamazdı değil mi? Saray halkının ölüm sessizliği gürültülü bir rahatsızlığa sebep olmaya başlamıştı. Nihayet kapı açıldı ve dışarıya saçları kadar beyaz zırhlı bir adam çıktı. Brendon ülkenin en yakışıklı soylusu olarak anılırdı fakat bu adam... Onun adını bu listeden söke söke çıkarabilirdi. Beyaz uzun saçları, kırmızı hareli yeşil gözleriyle, kutsal yazmada bahsedilen kusursuz bir iblise benziyordu. Yavaş adımlarla yaklaşıp önümüzde durdu, hafifçe baş selamı verdi. "Kraliçe İris, Prens Brendon, Prenses Eliza..."
"Kral Eric." Kraliçe elini uzatıp talepkar bir şekilde gülümsedi. Bu hareketi insan olmayan adamın garibine gitmiş gibi durmuyordu yine de başını hafifçe yana eğdi, ardından kadının eline kibar bir öpücük kondurdu. "Sizi hayal kırıklığına uğrattığım için üzgünüm. Ben, Prens Vernon. Abim hala yolda, geciktiği için özürlerini iletti."
"Ah, sizinle tanışmak bir onur prensim. Yolculuğunuz iyi geçti mi?"
"Fevkaladeydi."
Pekala, prens beklediğimden daha kibardı. Aslına bakarsak Peri dendiğinde aklıma ilk, kanlar içinde canavarımsı barbarlar geliyordu ama o çok... Zarif ve görkemliydi. Prens diğerleriyle selamlaştıktan sonra kısa bir an gözleri bana takıldı. Kraliçe hemen araya girip "Leydi Amaris," diye tanıttı. En az benim kadar o da rahatsız olmuştu.
"Leydi Amaris?"
"Kendisi kralın İsimsiz çocuğudur."
Omuzlarım düşecek gibi olsa da olduğum şeyi kabullenircesine yeniden toparlandı. Soyluların piçlerinin alabildiği tek soyadı "İsimsiz'di" Kısa bir baş selamı verip bakışlarımı ayaklarıma çevirdim. Zaten bu adama bakmak beni korkutuyordu. O ise beklemediğim bir şey yaptı ve elimi tutup zarifçe öptü. "Leydim, tanıştığımıza memnun oldum." Ben de dahil herkesin ağzı beş karış açık kalmıştı.
"B-benim için o-nur, Prensim," derken sesim istemeden boğuklaşmıştı.
Anlamlı bir şekilde gülümsedi fakat bu gülümseme içimi rahatlatmaktan çok zihnimde tehlike çanlarının çalmaya başlamasına sebep olmuştu. Bir gariplik vardı ve bu konuda yapabileceğim tek şey, hislerimin yanılması için dua etmekti.