Ankara’nın o dumanlı, kan kokan yolları arkalarında kalırken, arazi aracı o çok tanıdık, etrafı devasa çam ağaçlarıyla çevrili dağ evinin patikasına saptı. Güneş artık tamamen doğmuş, bozkırın o kirli beyazlığını silerek çam iğnelerinin üzerindeki karlara elmas gibi pırıltılar saçmıştı.
Araba durduğunda Poyraz, bir yıl boyunca zihninde bir sığınak gibi büyüttüğü o ahşap eve baktı. Gözleri dolmuştu. Bir kabadayı, bir özel harekatçı ya da koca bir sülaleyi dize getiren o sert adam değildi şu an; o sadece yuvasına, nefesine kavuşmuş yaralı bir ilticacıydı.
Salim Usta ve omzundan yaralı Ege, "Biz ilçedeki dükkana geçiyoruz aslanım, yapacak çok iş var. Siz nizamınızı kurun," diyerek aracı onlara bırakıp sessizce çekilmişlerdi. Karan Sancaktar ise askeri bir selamla, komutanının geri dönüşünü kutlayıp kendi gölgesine çekilmişti.
Eflin, arabanın kapısını açıp indi. Poyraz’a doğru elini uzattı. Poyraz, o prangaların söküldüğü nasırlı eliyle Eflin’in narin parmaklarını kavradı. Arabadan indiğinde, bacaklarındaki o güçsüzlük tamamen kaybolmuştu. Karadeniz’in o hırçın dalgası, onun gövdesine yeniden can üflemişti.
Kapının kilidini açıp içeri girdiklerinde, evin içindeki o dondurucu kış soğuğu yüzlerine çarptı. Bir yıldır kimsenin ayak basmadığı odada hafif bir toz kokusu vardı ama her şey bıraktıkları gibi duruyordu. Tezgahın üzerindeki o lanetli, sahte mektup çoktan Eflin’in çakmağıyla küle dönmüştü.
"Sen otur," dedi Eflin, Poyraz’ı o şöminenin önündeki büyük sallanan sandalyeye doğru yönlendirirken. "Soba sönmüş, ev buz gibi. Hemen odun atayım."
"Eflin..." dedi Poyraz. Sesi o kadar derinden, o kadar muazzam bir şefkatle çıktı ki, Eflin elindeki odun parçasını düşürecek gibi oldu. Poyraz, arkasından gelip kollarını o narin beline doladı. Başını Eflin’in boyun çukuruna gömdü. Uzamış sakalları Eflin’in tenini gıdıklarken, adam o süt ve yosun kokan nefesi ciğerlerinin en derin köşe odalarına kadar çekti. "Bırak odunu, bırak soğuğu... Ben bir yıldır buz tuttum o hücrede. Beni sadece senin bu tenin ısıtır."
Eflin arkasını döndü, ellerini Poyraz’ın uzamış sakallarının arasına daldırdı. Gözlerindeki o bir yıllık taş duvarlar o saniyede tamamen buharlaştı. "Çok korktum Poyraz," diye fısıldadı, dudakları adamın dudaklarına bir milim mesafedeyken. "Seni o mektup yüzünden her suçladığımda içimde bir yerler koptu."
Poyraz eğildi ve Eflin’in dudaklarına o bir yıllık hasretin, o ölümün kıyısından dönüşün tüm hırsıyla, muazzam bir tutkuyla kapandı. Öpüşü hem bir özürdü hem de yeniden doğuşun miladıydı. Eflin, adamın boynuna sımsıkı sarılırken, Poyraz onu tek bir hamlede kucağına alıp şöminenin önündeki o kalın pelüş halının üzerine bıraktı. Üzerlerindeki o kirli, geçmişi taşıyan ceketleri sıyırıp attılar. Sadece birbirlerinin sıcaklığına, kalplerinin o deli gibi vuran ritmine sığındılar. Zaman durdu; ne Bahar kaldı, ne maden ocakları... Sadece Ankara’nın o ıssız dağında birbirinin nefesiyle doyan iki aşık kaldı.
Vakit öğleden sonraya yaklaşırken, Eflin şömineyi gürül gürül yakmış, mutfakta Poyraz için o çok sevdiği tarçınlı ıhlamurdan demlemişti. Poyraz ise banyoda o bir yıllık esaretin izlerini, sakallarını ve saçlarını temizlemiş olarak salona döndü. Tamamen tıraş olmuş, yüzündeki o sert, yakışıklı hatlar yeniden meydana çıkmıştı. Üzerine temiz, siyah bir kazak giymişti ama gözlerindeki o dinmeyen, onu içten içe yakan hasret ateşi hâlâ sönmemişti.
Çünkü Aysima yoktu. Küçük kızı, Giresun’dan yola çıkarken tehlikeye atmamak için Salim Usta’nın güvendiği o ilçedeki güvenli eve bırakmışlardı.
Tam o sırada dışarıdan bir araba sesi duyuldu. Salim Usta’nın emektar arabası kapının önünde durdu. Eflin hızla kapıya koştu. Kapı açıldığında, Salim Usta’nın kucağında, üzerinde o kırmızı küçük kaşe kabanı, başında ponponlu şapkasıyla Aysima duruyordu.
Poyraz, salonun ortasında donakaldı. Dev gövdesi sarsıldı, elleri yanlarına düştü.
Aysima, kucağından indiği Salim Usta’nın ardından açık kapıdan içeriye adım attı. Minik postallarıyla halının üzerinde yürürken, gözleri salondaki o uzun boylu, sakalsız adama takıldı. Küçük kız duraksadı. Hafızasındaki o dağ evinde ona masallar anlatan, onu göğsünde uyutan o dev adamın yüzü canlandı gözlerinde.
"Bab... ba?" diye mırıldandı Aysima, minik parmaklarıyla şapkasının kenarını çekiştirerek. "Cici baba?"
Poyraz’ın gözlerinden o an koca damlalar döküldü. Tek bir saniye bile beklemeden dizlerinin üzerine çöktü, kollarını iki yana açtı. "Aysimam... Güzel kızım..." diyebildi hırıltılı bir sesle.
Aysima, o minik bacaklarıyla koşarak Poyraz’ın kollarına atıldı. Poyraz, kızını göğsüne öyle bir bastırdı ki, sanki onu yeniden kendi kaburgalarının içine gömmek istiyordu. Kızının o cennet kokan boynunu öptü, öptü, defalarca kokladı. Küçük kızın tombul elleri Poyraz’ın yüzünde, yanaklarında gezindi.
"Baba gitme," dedi Aysima, uykusunda gördüğü o kabusların etkisiyle babasının kazağını sımsıkı tutarak. "Cici baba kal."
"Gitmem... Gitmem güzel gözlüm," dedi Poyraz, hıçkırıklarını kızının saçlarına gizleyerek. "Bu dünya yıkılsa, gök kubbe üzerimize çökse bir daha bu kapıdan sizi bırakıp çıkmam. Benim nizamım da, cennetim de burası."
Eflin, şöminenin yanından bu manzarayı izlerken göz yaşlarına hakim olamadı. Yanlarına gidip diz çöktü. Poyraz bir kolunu da Eflin’in beline doladı; üçü, o şöminenin turuncu közleri altında, küllerinden yeniden doğan o gerçek yuvanın sıcaklığında kenetlendi.
O eski kırık dökük hikaye bitmişti. Karadeniz’in o asi hırçınlığı, Ankara’nın o sarsılmaz nizamıyla birleşmiş ve ortaya hiçbir gücün yıkamayacağı, aşkla örülmüş koca bir kale çıkmıştı.
Ankara’nın o sisli, dumanlı dağ yamaçları, aradan geçen üç yılın ardından hiç olmadığı kadar berrak, hiç olmadığı kadar yeşildi. Dağ evinin bahçesindeki o yaşlı çam ağaçlarının dalları, dondurucu pusu gecelerini geride bırakmış, baharın o taze güneşiyle canlanmıştı. Evin etrafında artık o eski tekinsiz sessizlik değil, hayatın en saf, en neşeli tınısı yankılanıyordu.
"Baba! Bak, abimin saçları da seninkiler gibi dik dik!"
Bahçedeki ahşap çardağın gölgesinde, minik postalları ve üzerinde uçuşan sarı elbisesiyle koşturan Aysima, artık beş yaşına basmış duru, dünya güzeli bir çocuktu. O tombul bebeklik halleri gitmiş, yerine annesinin o zümrüt yeşili gözlerini, babasının ise o sarsılmaz, dik duruşunu alan akıllı bir kız çocuğu gelmişti. Çardağın altındaki pusetin içine doğru eğilmiş, minik parmaklarıyla henüz dört aylık olan kardeşinin burnunu sıkıştırıyordu.
Karan Ali...
Poyraz’ın, hayatını borçlu olduğu o sadık asker arkadaşı Karan Sancaktar’ın adını verdiği oğlu, tıpkı babası gibi zümrüt yeşili gözlerini kırpıştırarak ablasına gülümsüyordu.
Poyraz Karahan, elindeki odun baltasını yere bırakıp alnındaki teri elinin tersiyle sildi. Üzerindeki siyah tişörtün kollarından taşan o pranga izleri artık birer yara değil, şerefle taşıdığı birer madalyaydı. Kızının neşeli sesini duyduğunda, o sert kabadayı çehresi saniyeler içinde eridi. Adımlayıp çardağa vardı, Aysima’yı tek hamlede kucağına alıp havaya fırlattı.
"Kime çekecekti ya aslanım?" dedi Poyraz, kızının yanağına kocaman bir öpücük kondurarak. "Karahan erkeklerinin saçı da, sözü de dik olur. Ama kalbi... Kalbi sadece annesine köle olur."
O sırada dağ evinin kapısı aralandı. Eflin, üzerinde tam da Poyraz’ın ona ilk aşık olduğu günkü gibi dökümlü, uçuşan yeşil şifon bir elbiseyle eşikte belirdi. Geçen yıllar onu yaşlandırmamış, aksine içindeki o taşlaşan kalbi aşkla onarıldığı için yüzüne muazzam bir duruluk vermişti. Saçlarını bu kez arkaya sımsıkı toplamamıştı; hırçın Karadeniz rüzgarı, dalgalı kumral tutamları serbestçe uçuruyordu.
"Poyraz," dedi Eflin, elini beline koyarak. Yüzünde o dağ evinin şöminesi kadar sıcak bir gülümseme vardı. "Misafirler ilçeden yukarı tırmanmaya başlamış. Salim Usta aradı, konvoy yoldaymış. Sen hala buralarda kızınla keyif yapıyorsun."
Poyraz, kucağında Aysima ile karısına doğru ilerledi. Gözlerini o yeşil elbiseden ve karısının duru yüzünden bir saniye bile ayıramıyordu. Bugün sadece sıradan bir bahar günü değildi. Bugün hem Eflin’in doğum günüydü hem de geçmişin tüm o karanlık, sahte mektuplu dehlizlerini tamamen tarihe gömecekleri o büyük nizamın günüydü.
"Gelsinler," dedi Poyraz, sesi o eski heybetiyle ama içi titreyerek çıktı. "Bugün senin doğum günün. Ve ben hayatımın en büyük imzasını, senin doğduğun bu mukaddes günde atacağım."
Vakit öğleden sonrayı vurduğunda, dağ evinin geniş bahçesi adeta bir bayram yerine dönmüştü. Ankara’nın o eski kabadayı nizamı, Giresun’un o hırçın konak kültürüyle bu bahçede, barış içinde bir araya gelmişti.
Bahçenin bir kenarında Salim Usta, yanına oturmuş olan omzu tamamen iyileşmiş Ege ile demli çaylarını yudumlarken, diğer tarafta Giresun’dan gelen amcası Haşmet ve konağın adamları Poyraz’ın eski çocuklarıyla racon muhabbeti yapıyordu. Herkes silahlarını arabalarında, geçmişlerini ise o maden ocaklarının dehlizlerinde bırakmıştı. Girişte duran Karan Sancaktar ise takım elbisesinin içinde, bir yıldır Bahar ve holdinginin tamamen çökertildiğini, adaletin yerini bulduğunu bilmenin verdiği o sarsılmaz huzurla komutanını izliyordu.
Bahçenin ortasına, çam ağaçlarının arasına beyaz tüllerle süslenmiş sadelikle göz kamaştıran bir nikah masası kurulmuştu.
Müzik başladığında, Aysima elindeki küçük sepetten yere gül yaprakları dökerek önden yürüdü. Arkasından ise Poyraz, Eflin’in elini sımsıkı kavramış halde masaya doğru adımladı. Eflin’in parmağında, bir yıl boyunca boynunda bir nefret muskası gibi taşıdığı o gümüş alyans vardı; ama bu kez o yüzük, iki canın birbirine mühürlendiği gerçek bir aşk nişanesiydi.
Nikah memuru yerini aldığında, şahitler kürsüsüne Salim Usta ve Karan Sancaktar geçti.
"Siz, Haşmet kızı Eflin... Hiçbir baskı altında kalmadan, Poyraz Karahan’ı eşiniz olarak kabul ediyor musunuz?"
Eflin, gözlerinden süzülen o en mutlu damlayı gizlemeden, gözlerini tam karşısında duran o koca adamın zümrüt yeşillerine dikti. Sesi, tüm o Ankara dağlarında yankılandı:
"Evet! Bir ömür, bin ömür boyunca evet!"
Sıra Poyraz’a geldiğinde, memur soruyu sormadan önce Poyraz masanın üzerinden Eflin’in elini kaldırdı, kalbinin tam üzerine koydu. O hücrede kalbini hayatta tutan o sıcaklığa baktı.
"Ben bu kadının sesini yerin yedi kat altında, ölümün nefesinde duydum," dedi Poyraz, sesi titredi ama heybetinden hiçbir şey kaybetmedi. "Onun elini bıraktığım gün, benim nefesimin kesildiği gündür. Şahit olsun gök kubbe, şahit olsun bu topraklar... Son nefesime kadar, evet!"
İmzalar atıldığında, bahçedeki herkes aynı anda ayağa kalkıp alkış tufanı kopardı. Ege sevinçle havaya bir el ateş edecek oldu ama Salim Usta koluna vurup "Ulan puset yatan bebe var, raconu bozma!" diye gülümsedi.
Gece yarısına doğru misafirler yavaş yavaş çekilmiş, dağ evi yeniden o huzurlu baş başalığına kavuşmuştu. Aysima ve minik Karan Ali, içerideki odalarında melekler gibi uyuyordu.
Bahçede, şöminenin dışarıya taşan sıcak dumanı tüterken, Poyraz ve Eflin çardağın altındaki sedire yan yana oturmuşlardı. Ankara’nın ayazı hafifçe kendini hissettiriyordu ama üzerlerine örttükleri o tek kalın battaniyenin altında ikisi de sımsıcaktı.
Poyraz, cebinden çıkardığı küçük, kadife kutuyu Eflin’in avucunun içine bıraktı. Kutunun içinde, gümüş bir zincirin ucuna takılmış, üzerinde zümrüt yeşili bir taşın parıldadığı, arkasında ise "Nizamım Sensin" yazan bir kolye duruyordu.
"Doğum günün kutlu olsun Eflinim," dedi Poyraz, karısını omzundan çekip göğsüne yaslayarak. "Bana verdiklerinin yanında bu çok küçük bir hediye ama..."
Eflin kafasını kaldırıp kocasına baktı. Eğildi, Poyraz’ın dudaklarına, o geçmişin tüm acılarını silen, geleceğin o muazzam huzurunu müjdeleyen o uzun, şefkatli buseyi kondurdu.
"Sen bana verebileceğin en büyük hediyeyi verdin Poyraz," dedi Eflin, elini adamın yüzünde gezdirerek. "Bizi o hücreden çıkardın. Bize gerçek bir yuva verdin. Benim en güzel yaşım, senin soyadını gururla taşıdığım bu yaştır."
Poyraz, karısını daha sıkı sararken gözlerini o karanlık ama artık yıldızlarla bezeli Ankara gökyüzüne dikti. O eski, karanlık hücre kapıları sonsuza kadar kapanmıştı. Şimdi önlerinde, çam kokulu bu dağ evinde, çocuklarının neşeli sesleriyle yankılanacak koca, sevgi dolu bir sonsuzluk uzanıyordu.
- SON -