İçeriğe geç

FIRTINANIN SIĞINAĞI

Bölüm 21 · 9 dk okuma

FIRTINANIN SIĞINAĞI

Bölüm 21

21. Bölüm

Karan, elindeki C4 patlayıcı kalıbından küçük bir parçayı kapının hidrolik menteşelerinin arasına sıkıştırdı. Kabloları elindeki fünyeye bağlarken Salim Usta’ya bağırdı: "Usta! Ege’yi al, tünelin arkasındaki beton sütunun arkasına geçin! Patlama dalgası bu dar alanda kulak zarlarınızı patlatır!"

Salim Usta, omzundan yaralı olan Ege’yi kolunun altına alarak hırsla geriye doğru çekerken, Eflin yerinden kıpırdamadı. Gözlerini o küçük cam bölmeden ayırmıyordu.

"Eflin yenge, sana çekil dedim!" diye bağırdı Karan, elini pime götürerek.

"Çekilmiyorum Karan!" dedi Eflin, elindeki küçük tabancayı havaya kaldırarak. Gözlerindeki o zümrüt yeşili hırs, Karadeniz’in o en karanlık dalgalarından daha hırçın, daha asi duruyordu. "O kapı açıldığında karısı olarak içeri ilk ben gireceğim. O adamı o hücreye gömmelerine izin vermeyeceğim!"

Karan, bu sarsılmaz inanç karşısında daha fazla üstelemedi. "Yüzünü kapat!" diye bağırdı ve pime bastı.

Güm!

Korkunç bir patlama sesi tüneli salladı. Tavandan dökülen beton tozları ve taş parçaları bir anlığına göz gözü görmez bir duman bulutu yarattı. Hidrolik kapının o tonlarca ağırlıktaki demir gövdesi, menteşelerinden koparak büyük bir gürültüyle öne doğru devrildi. İçeride biriken o gri gaz bulutu, patlamanın basıncıyla tünele doğru fışkırdı.

Eflin, dumanın ve gazın ciğerlerini yakmasına aldırmadan, hırkasının ucunu ağzına bastırarak içeri daldı. Karan Sancaktar, elindeki feneri hücrenin içine doğru tuttuğunda, gördükleri manzara karşısında Salim Usta’nın boğazından boğuk bir hıçkırık koptu.

Burası, zift karası süngerlerle kaplı, ışık görmeyen kör bir mezardı. Hücrenin köşesinde, beton zeminin üzerinde zincirlerin arasında kalmış devasa bir gövde yatıyordu. Poyraz Karahan... O sokakları hizaya sokan, konakları tek bir bakışıyla titreten koca adam, parça parça olmuş gömleği, göğsüne kadar uzamış sakalları ve zincirlerin bileklerinde açtığı derin kanlı yaralarla oradaydı. Gazdan ötürü gözleri yarı kapalıydı, nefes almakta zorlanıyordu ama Eflin’in adımlarını hissettiği an başını hafifçe kaldırdı.

"Poyraz..." Eflin elindeki silahı yere fırlatıp dizlerinin üzerine çöktü. Adamın o buz gibi olmuş, sakallarla kaplı yüzünü ellerinin arasına aldı. Parmakları kan ve zift içinde kalmıştı ama umursamadı. "Buradayım... Söz veriyorum buradayım. Geçti, bitti o yalan..."

Poyraz, uzamış sakallarının arasından güçlükle araladığı o ela gözleriyle Eflin’e baktı. Gözleri bir yıldır ışık görmediği için fenerin ışığında kamaşıyordu ama karşısındaki kadının o duru, o ağlayan yüzünü gördüğünde dudaklarının kenarı hafifçe yukarı kıvrıldı.

"Eflin..." diye fısıldadı Poyraz. Sesi adeta paslanmış bir demirin birbirine sürtünmesi gibi kuru ve hırıltılıydı. "İnanmadın... o kağıda... değil mi?"

"İnanmadım," dedi Eflin, göz yaşları Poyraz’ın yüzündeki kurumuş kanları eritirken. Boynundaki o gümüş alyansı çıkarıp adamın avucunun içine bıraktı. "Ölsem de inanmazdım zaten. İçimdeki o sızı hiç dinmedi Poyraz. Sen oradayken benim nefesim kesildi."

Karan Sancaktar, belindeki komando bıçağının arkasındaki testere kısmıyla Poyraz’ın ayaklarındaki prangaların pimini hırsla kesmeye başladı. Demir sürtünmesinden çıkan kıvılcımlar hücreyi aydınlatırken, Karan’ın gözlerinden de o eski tim arkadaşını kurtarmanın verdiği o gurur dolu yaşlar akıyordu.

"Komutanım," dedi Karan, zincirleri söküp atarken. Poyraz’ın omuza vurdu. "Nizamı yeniden kurmaya geldik. Ayağa kalkma vakti."

Poyraz, Karan’ın ve Salim Usta’nın desteğiyle yavaşça ayağa kalkmaya çalıştı ama bacakları bir yıllık hareketsizlikten ve açlıktan ötürü onu taşımakta zorlanıyordu. Koca gövdesi hafifçe sarsılırken, Eflin adamın beline sarıldı, onun o eski sıcaklığını, o yaralı askerin kokusunu içine çekti. Poyraz, sarsılan gövdesine rağmen elini Eflin’in saçlarına götürdü, onu kendine doğru sımsıkı çekti.

Maden ocağından dışarıya, Ankara’nın o dumanlı bozkır havasına çıktıklarında şafak söküyordu. Gökyüzü gri ve kirli bir beyaza bürünmüştü.

Ege, omzundaki sargıyla arazi aracının kapısına yaslanmış, eniştesinin o madenden yürüyerek çıktığını gördüğünde gözlerindeki tüm acıyı unutup neşeyle bağırdı: "Çıktı! Valla çıktı!"

Salim Usta ve Karan, Poyraz’ı arka koltuğa yavaşça yatırırken, siber uzman genç bilgisayarını kapatıp hızla yanlarına koştu. "Usta! Hatlar hareketlendi! Bahar ve babası, Kadır’ın telsiz sinyalinin kesildiğini fark ettiler. Ankara’daki o korumalı malikanelerinden çıkış yapıyorlar. Esenboğa Havalimanı’na doğru iki lüks araç hareket halinde. Kaçıyorlar!"

Poyraz, koltukta arkaya yaslanmış, Eflin’in dizine başını koymuş bir haldeydi. Gözlerini gökyüzündeki o sönük güneşe dikti. Ciğerlerine çeken o temiz Ankara ayazı, içindeki o yedi yıllık hücreyi tamamen yerle bir ediyordu. Elini kaldırıp Eflin’in elini sımsıkı kavradı.

"Kaçamayacaklar," dedi Poyraz. Sesi her geçen saniye o eski, o kabadayı tonuna geri dönüyordu. Şakaklarındaki damarlar öfkeyle şişti. "Salim Usta, benim eski çocuklara haber sal. Sanayideki o nizamı yeniden toplasınlar. Karan, seninle askeri hesabı kapatacağız. Ama önce..."

Poyraz başını kaldırıp Eflin’in o ela gözlerinin en derinine baktı. O gözlerde artık o Giresun’daki taşlaşmış kadın değil, onun için dağları delen o aşık kadın vardı.

"Önce o yılanın kafasını ezeceğiz," dedi Poyraz, dişlerini sıkarak. "Eflin... Karahan soyadını o konakta nasıl taşıdığını anlattı amcan. Şimdi o soyadın Ankara’da nasıl bir kıyamet koparacağını o Bahar’a kendi ellerimizle göstereceğiz."

Büyük kurtuluş gerçekleşmişti ama hikaye bitmemişti; aksine, yerin altındaki o karanlık hesaplaşma, şimdi Ankara’nın sokaklarında, havalimanı yollarında koca bir sürek avına dönüşmek üzere vites büyütüyordu. Poyraz Karahan geri dönmüştü ve nizam, bu kez hiç olmadığı kadar acımasız işleyecekti.

Arazi aracının motoru, Ankara’nın o dumanlı şafak vaktinde adeta kükreyerek çalıştı. Salim Usta, vitesi sarsarak geriye takıp maden sahasının paslı demir kapılarından yola fırlarken, lastiklerin karda bıraktığı izler arkalarında kanlı bir geçmişin nişanesi gibi duruyordu.

Arka koltukta, Poyraz’ın koca gövdesi hâlâ hafifçe titriyordu. Bir yıldır ciğerlerine dolan o zift kokulu, nemsiz hücre havasından sonra, arabanın kırık camından içeri sızan buz gibi Ankara ayazı adamı hem sarsıyor hem de damarlarındaki o donmuş kanı delice ateşliyordu. Başını Eflin’in dizine yaslamıştı. Eflin, bir an bile bırakmadığı o nasırlı, prangaların izini taşıyan eli iki eliyle kavramış, parmak uçlarıyla adamın yüzündeki kurumuş kanı, sakallarına karışmış toprak parçalarını usul usul temizliyordu.

"Yorulma Eflin," diye mırıldandı Poyraz. Sesi hâlâ derinden, adeta ezilmiş bir göğüs kafesinden çıkıyor gibi pürüzlüydü ama gözlerindeki o avcı yeşili, saniyeler geçtikçe eski keskinliğini kazanıyordu. "Ben iyiyim. O kapının arkasında senin sesini duyduğum an, o hücre yandı bitti zaten."

Eflin eğilip adamın alnına dudaklarını bastırdı. "Konuşma Poyraz," dedi, gözlerinden süzülen bir damla yaş adamın şakağına düşerken. "Nefesini tüketme. O yılanın karşısına çıktığında sesinin o konakları yıkan heybetini duymak istiyorum. O zamana kadar sus."

Ön koltukta, elindeki askeri tableti dizlerine sabitlemiş olan Karan Sancaktar, siber uzmandan gelen canlı veri akışını takip ediyordu. Parmakları ekranda hızla gezinirken, yüzündeki o pusu yarası öfkeyle gerildi.

"Komutanım," dedi Karan, dikiz aynasından Poyraz ile göz göze gelerek. "Bahar ve babasının içinde olduğu iki siyah Mercedes, protokol yolunu geçti. Esenboğa Havalimanı’nın VIP girişine sekiz dakikalık mesafedeler. Özel jetlerinin motoru çoktan çalıştırılmış. Havalandıkları an, sınır ötesindeki o kirli hesaplarına sığınıp bizi tamamen açığa düşürürler."

Poyraz, Eflin’in dizinden doğruldu. Sırtını koltuğa yaslarken kemiklerinden gelen o kuru çıtırtı, arabanın içindeki herkesin yutkunmasına neden oldu. Omuzlarını dikleştirdi, parça parça olmuş o siyah deri ceketinin yakasını eliyle düzeltti.

"Salim Usta," dedi Poyraz, sesi o eski, sokaklara nizam veren kabadayı tonuna tamamen bürünmüştü. "Aksaray sapağından sap. Protokol yolundan gidersek polis çevirmesine takılırız, Bahar’ın içerideki adamları bizi yavaşlatır. Biz onları havalimanının o VIP kapısına dönen o kör virajda yakalayacağız."

"Anlaşıldı aslanım," dedi Salim Usta. Direksiyonu hırsla kırarken araba iki tekerleği üzerinde havaya kalkıp Aksaray’ın dumanlı sanayi yollarına doğru saptı.

Vakit sabaha karşı altıyı vururken, Esenboğa Havalimanı’nın o geniş, gri asfalt şeridi uzaktan görünmeye başlamıştı. Gökyüzü kirli bir beyazlıkla kaplıydı ve sis, yolun kenarındaki telleri bir çarşaf gibi örtüyordu.

Uzaktan iki lüks, siyah camlı Mercedes’in hızla havalimanı VIP nizamiyesine doğru ilerlediği seçiliyordu. Bahar, arka koltukta elindeki pasaportları ve yurtdışı hesap cüzdanlarını sımsıkı kavramış, sürekli arkaya bakıyordu. Yüzündeki o her şeyi yönettiğini sanan kibirli ifade gitmiş, yerini paçayı kurtarmaya çalışan bir farenin korkusuna bırakmıştı.

"Baba, daha hızlı sürsünler!" diye bağırdı Bahar, yanındaki yaşlı adama hırsla dönerek. "Kadır’ın sinyali kesildi. O dağ ayısı o hücreden çıktıysa bizi bu şehirde yaşatmaz, biliyorsun!"

"Sakin ol Bahar," dedi babası, sesi titreyerek. "VIP kapısındaki adamlar bizim. Jete bindiğimiz an Ankara bizim için bitecek."

Tam o sırada, Mercedes’lerin tam önündeki o kör virajda, arkasından çamurlar ve kar suları fışkırtarak gelen o eski, heybetli arazi aracı yollarını bıçak gibi kesti. Arabanın lastikleri asfaltta çığlık atarak durduğunda, arkadaki diğer Mercedes fren yapmaya çalıştı ama hızını alamayarak öndeki araca arkadan çarptı. Metalin metale sürtünme sesi o boş arazide yankılandı.

"Geldiler..." diye fısıldadı Bahar, gözleri dehşetle büyürken.

Arazi aracının kapıları aynı anda açıldı. Önden Karan Sancaktar, elindeki susturuculu silahla inip profesyonel bir nizam askeri gibi arka Mercedes’ten inmeye çalışan iki korumayı saniyeler içinde, daha silahlarına davranamadan dizlerinden vurarak yere serdi. Adamlar çamurlu asfaltın üzerine kapaklanırken, Salim Usta ve Ege de arkadan çevre emniyetini aldı.

Ve o an, arabanın arka kapısı yavaşça açıldı.

Poyraz Karahan, uzamış sakalları, parça parça olmuş kıyafetleri ama gökyüzünü bile titretecek o devasa heybetiyle araçtan indi. Adımları o çamurlu asfalta her bastığında, bir yıldır yerin altında biriktirdiği tüm o intikamın ağırlığı yeri sarsıyordu. Hemen yanında ise Eflin duruyordu. Başındaki o gri şalı rüzgarda uçuşurken, boynundaki o gümüş alyans parıldıyordu. Eflin, o sığınan kız değildi artık; o, kocasının nizamını tamamlayan o hırçın Karadeniz kadınıydı.

Poyraz, adımlarını doğrudan Bahar’ın olduğu Mercedes’in sağ arka kapısına doğru yönlendirdi. İçeriden kilitli olan kapının camına o nasırlı, prangaların izini taşıyan yumruğunu tek bir kez vurdu. Cam, buz tutmuş bir göl gibi çatırdayarak parça parça oldu. Poyraz elini içeri uzatıp kapının kilidini açtı ve kapıyı hırsla yerinden sökercesine açtı.

Bahar, koltuğun arkasına iyice sinmiş, elleriyle yüzünü kapatarak çığlık atıyordu. "Yaklaşma! Yaklaşma bana!"

Poyraz, Bahar’ı o lüks ceketinin yakasından tuttuğu gibi tek bir hamlede dışarıya, o dondurucu Ankara ayazının ve çamurlu asfaltın üzerine fırlattı. Bahar, o pahalı kıyafetleriyle çamurun içine kapaklanırken, babası da arabanın diğer tarafında Karan Sancaktar’ın silahının namlusu altında diz çökmüştü.

Eflin yavaş adımlarla çamurların içinde dizlerinin üzerinde titreyen Bahar’ın tam önüne geldi. Belindeki o küçük tabancayı çıkardı ama namlusunu kadına doğrultmadı; silahın kabzasıyla Bahar’ın o kibirli yüzüne sert bir darbe indirdi. Bahar’ın dudaklarından sızan kan çamura karışırken, Eflin eğildi ve onun saçlarını arkaya doğru sertçe çekti.

"Bana bak yılan," dedi Eflin. Sesi, Giresun dağlarındaki o çığlar kadar soğuk ve ağırdı. Boynundaki o gümüş alyansı çıkarıp Bahar’ın gözünün önüne getirdi. "Bize o sahte mektubu yazarken, kocamı o yerin yedi kat altına gömerken bu günün geleceğini hesap etmedin mi? Sen benim bir yıldır o konakta nasıl bir Karahan’a dönüştüğümü görmedin. Şimdi o yalanlarının bedelini bu sokaklarda ödeyeceksin."

Bahar, kanlı dudaklarının arasından Poyraz’a baktı. "Beni... beni öldürecek misin?" diye fısıldadı, ölmekten delice korkarak.

Poyraz, Eflin’in omuzuna elini koydu. Karısını kendine doğru çekerken, gözlerindeki o avcı yeşiliyle Bahar’a tepeden baktı.

"Seni öldürmeyeceğim Bahar," dedi Poyraz. Sesi o kadar derinden ve ağırdı ki, Bahar’ın içindeki o son umut kırıntısı da o an yok oldu. "Ölüm senin gibi korkaklar için bir kurtuluştur. Ben seni o yedi yıl boyunca kaldığım, senin beni kapattığın o yer altı hücresine göndereceğim. Karanlık nedir, nefessizlik nedir, o sahte pusu seslerinin arasında delirmek nedir... Hepsini o zift karası duvarların arasında, bir ömür boyu tek başına öğreneceksin. Senin o holdingini de, paralarını da bu sokaklardan tek tek sileceğim."

Poyraz arkasını döndü, Karan Sancaktar’a başıyla işaret verdi. "Karan, bunları bizim çocuklara teslim et. O madendeki hücrenin yeni misafirleri hazır."

"Anlaşıldı komutanım," dedi Karan, Bahar ve babasını yerdeki korumalarla birlikte kollarından tutup arabaya doğru sürüklerken.

Güneş, Ankara’nın o dumanlı tepelerinin arkasından ilk kez net bir şekilde doğarken, o gri gökyüzü yavaş yavaş açılıyordu. Poyraz, Eflin’i belinden kavrayıp göğsüne bastırdı. Bir yıldır birbirine hasret kalan o iki yürek, o çamurlu asfaltın ortasında, o havalimanı yolunda yeniden tek bir ritimle atmaya başlamıştı.

"Bitti mi Eflin" diye sordu Poyraz, kızın saçlarını koklayarak.

Eflin başını adamın göğsüne yasladı, gözlerini o doğan güneşe dikti. "Yeni başlıyor Poyraz," dedi, yüzünde o bir yıldır ilk kez beliren o huzurlu gülümsemeyle. "Şimdi o dağ evine dönme, o şömineyi yeniden yakma ve Aysima’ya babasının geri geldiğini söyleme vakti."

Nizam, yerin altından çıkmış, yerin üstünde kendi elleriyle o büyük adaleti yazmıştı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.