Aynı saatlerde, Ankara’nın o yer altı hücre odasında, Poyraz Karahan tam bir yıldır zamanı, günü, ayı bilmeden direniyordu.
Saçları ve sakalları uzamış, üzerindeki kıyafetler yırtık pırtık olmuştu. Bahar’ın hoparlörlerden verdiği o çatışma sesleri, o sahte pusu çığlıkları artık Poyraz’ı delirtmiyordu. Çünkü Poyraz, zihninin en kuytu köşesinde, o travmanın bile yıkamayacağı bir sığınak bulmuştu: Eflin’in şöminenin önünde ıhlamur içerkenki o duru yüzü ve Aysima’nın onun burnunu sıkan o tombul elleri.
Hücrenin demir kapısı gıcırdayarak açıldı. İçeriye, elinde bir tepsi yemekle Bahar girdi. Bahar, geçen bir yılda Poyraz’ın çökmesini, ona diz çöküp "Beni çıkar, senin olmaya razıyım" demesini beklemişti ama karşısındaki adam adeta taştan bir heykel gibiydi.
"Hala o kızı mı düşünüyorsun Poyraz?" dedi Bahar, tiksintiyle. "O kız çoktan Giresun’daki o konakta kendine yeni bir hayat kurdu. Senin soyadınla, senin paranla sülalesinin başına geçti. Seni bir gün bile aramadı. O mektubu okuduğu an seni defterden sildi."
Poyraz, karanlığın içinden yavaşça başını kaldırdı. Uzamış sakallarının arasından görünen o gözleri, bir yıldır ışık görmemesine rağmen hala bir kurdun gözleri gibi keskin ve ölümcüldü. Dudaklarının kenarı hafifçe yukarı kıvrıldı. Sesi, bir yıldır neredeyse hiç konuşmadığı için paslanmıştı ama hırıltısı odayı titretti.
"Eflin..." dedi Poyraz, nefes alır gibi. "Eflin o mektuba inanmıştır... Doğrudur. Benim gibi bir adamın onu bırakıp gideceğine inanacak kadar yaralıdır o çünkü."
Ayağa kalktı, zincirlerinin el verdiği ölçüde Bahar’a doğru bir adım attı. Bahar korkuyla geri çekildi.
"Ama o ela gözler..." diye devam etti Poyraz, gözlerinden adeta ateş fışkırarak. "O gözler beni unutmaz Bahar. Ben bu hücreden çıktığım gün... Sadece bu duvarları değil, senin o lüks dünyanı da, o babanın krallığını da o kızın ayaklarının altına sereceğim. Az kaldı."
Bahar öfkeyle kapıyı Poyraz’ın yüzüne çarptı ve kilitledi. Ancak Poyraz’ın o hücrede delirmek yerine, intikam ve aşkla her geçen gün daha da bilendiğini çok iyi biliyordu.
Büyük hesaplaşma hemen olmayacaktı; yollar uzundu, nefret derindi ve o Giresun’daki konak, bir gün zincirlerini kıracak olan o yaralı kurdun gelişine henüz hazır değildi.
Zaman, yerin yedi kat altındaki o zift karası hücrede doğrusal bir çizgi gibi akmıyordu; Poyraz için zaman, dairesel bir işkence aletiydi. Her gün, hoparlörlerden verilen o pusu sesleriyle başlıyor, ardından duvarların arkasından gelen o mekanik uğultuyla devam ediyordu. Poyraz, askeri disiplinini ve zihnini korumak için kendine has bir nizam geliştirmişti. Duvarın pürüzsüz sünger kaplamasını tırnaklarıyla kazıyarak kendine küçük, görünmez çentikler atıyordu.
Her bir çentik, Eflin’in dağ evindeki bir gülüşüydü.
Her bir çentik, Aysima’nın "Bab... ba" deyişinin bir yankısıydı.
"Bir yıl..." diye mırıldandı Poyraz, sırtını o dondurucu soğuk duvara yaslarken. Sakalları göğsüne kadar uzamış, gözlerinin etrafında uykusuzluktan ve karanlıktan mor halkalar oluşmuştu. Ama o mor halkaların içindeki o zümrüt yeşili avcı bakışı, tek bir milim bile körleşmemişti.
Hücrenin çelik kapısı, o paslı gıcırtısıyla haftalar sonra ilk kez yeniden aralandı. İçeri sızan çiğ projektör ışığı Poyraz’ın gözlerini kamaştırırken, koridordan Bahar’ın pahalı parfümünün kokusu yükseldi. Bahar, bu kez yalnız değildi. Arkasında, babasının en güvendiği tetikçilerden biri olan, sanayide de birkaç kez Poyraz’ın radarına takılmış "Kadir" duruyordu.
Bahar, topuklu ayakkabılarının çıkardığı o kibirli sesle içeri girdi. Poyraz’ın bu darmadağın, zincirli halini izlemek onun için adeta bir güç gösterisiydi. Yine de Poyraz’ın ona bakarken tek bir kez bile başını eğmemesi, içindeki o aşağılık kompleksini körüklüyordu.
"Hala aynı inat," dedi Bahar, kollarını göğsünde kavuşturarak. "Poyraz, babamın sabrı tükeniyor. Ankara’daki o mekanların, sanayideki o Salim Usta’nın dükkanının tapuları... Hepsini senin adamların bizim üzerimize devretti. Sokakların artık yeni bir sahibi var. Sen burada bir ölü gibi çürürken, dışarıda senin nizamın falan kalmadı."
Poyraz, zincirlerin elverdiği ölçüde yavaşça doğruldu. Kemiklerinin birbirine sürtünen o kuru sesi hücrede yankılandı. Gözlerini Bahar’ın gözlerine dikti.
"Mekanlar biter, dükkanlar yıkılır Bahar," dedi Poyraz, sesi bir yıldır neredeyse hiç kullanılmadığı için derinden gelen bir hırıltı gibiydi. "Ama racon bitmez. Ben o sokaklara kendi kanımla nizam yazdım. Şimdi o nizamı senin baban gibi üç kuruşluk adamlar mı silecek?"
Bahar sinirle güldü. "Hala büyük konuşuyorsun. Peki ya o çok sevdiğin? Eflin’in Giresun’da ne yaptığını biliyor musun? Amcası Haşmet’in sağ kolu oldu. Çay tarlalarının parasını o topluyor artık. Senin o gümüş alyansını da boynuna takmış, sülalenin erkeklerine kök söktürüyor. Ama seni bir gün bile sormadı Poyraz. O sahte mektubuna öyle bir inandı ki, senden nefret ederek yaşıyor."
Poyraz’ın göz kapakları hafifçe titredi. İçindeki o koridorlarda koca bir fırtına koptu ama yüzündeki o taş ifadeden tek bir ödün bile vermedi. Nefret etsin, diye düşündü Poyraz içinden. Nefret etsin ki dik dursun. O konakta sığınarak değil, o nefreti bileyerek hayatta kalsın.
"Güzel," dedi Poyraz, sakallarının arasından sırıtan o bembeyaz dişleriyle. "Demek benim soyadım ona yaramış. Karahan soyadını taşımak kolay değildir. O konaktakilere söylesin, emanetime iyi baksınlar. Çünkü ben oraya gelip emanetimi geri alacağım."
Bahar, adamın bu kırılmaz iradesi karşısında öfkeyle arkasını döndü. "Kadir," dedi kapıdan çıkarken. "Bunun yemeğini yarıya indirin. Karanlığı da iki katına çıkarın. Bakalım ne kadar daha Karahan olabiliyor."
Ankara’da o karanlık dehlizlerde zaman durmuşken, Giresun’un o sarp yamaçlarına erken gelen kış, çay bahçelerinin üzerine bembeyaz ve ağır bir örtü sermişti. Konağın o ahşap odaları artık eski şenlikli neşesini kaybetmiş, yerini Eflin’in o mesafeli, soğuk ve kararlı otoritesine bırakmıştı.
Eflin, konağın o geniş, tahta oymalı çalışma masasında oturuyordu. Önünde çay tarlalarından gelen işçilerin haftalık yevmiye defterleri duruyordu. Üzerinde artık o Ankara’daki dökümlü, yumuşak gri hırkaları yoktu; onun yerine omuzları vatkalı, koyu lacivert bir ceket giymiş, saçlarını arkaya hiç fire vermeden sımsıkı toplamıştı. Boynundaki gümüş zincirin ucunda asılı duran o gümüş alyans, her hareketinde masanın ahşap yüzeyine çarparak ritmik bir "tık" sesi çıkarıyordu. O ses, Eflin için intikamın saati gibiydi.
Kapı yavaşça açıldı ve içeriye amcası Haşmet girdi. Haşmet, geçen bir yılda yeğenindeki bu inanılmaz değişimi şaşkınlıkla ve biraz da korkuyla izlemişti. O eski ürkek kız gitmiş, yerine kelimelerini birer kurşun gibi kullanan bir "Karahan" kadını gelmişti.
"Eflin," dedi Haşmet, elindeki tespihi yavaşça çevirerek. "İlçedeki tüccarlar fiyatı kırmaya çalışıyor. Bizim uşaklar sinirli. Sen ne diyorsun bu işe?"
Eflin başını defterden kaldırmadı. Kaleminin ucunu sertçe kağıda bastırdı. "Söyle o tüccarlara amca," dedi, sesi o kadar net ve pürüzsüzdü ki Haşmet bile bir an duraksadı. "Bu tarlaların çayı da serttir, kadını da. Fiyatı bir kuruş bile kırarlarsa, önümüzdeki ay fabrikaya tek bir yaprak bile göndermem. Ankara’daki o kabadayıların nizamını gördünüz avluda. Şimdi o nizamın bu tarlalarda nasıl işlediğini de onlara ben göstereceğim."
Haşmet yutkundu. "Tamamdır kızım, sen nasıl dersen," diyerek odadan çıktı.
Eflin, amcası çıktıktan sonra kalemi masaya bıraktı. Sırtını koltuğa yaslayıp gözlerini pencereden görünen o sisli Karadeniz manzarasına dikti. Elini boynundaki yüzüğe götürdü, gümüşün o soğuk dokusu parmak uçlarını yaktı.
"Neredesin Poyraz?" diye fısıldadı karanlığa doğru. İçindeki o saf kız hala bir yerlerde can çekişiyordu. "Bizi o dağ başında o yalan mektubunla bırakıp giderken hiç mi için sızlamadı? Senin o sokakların, o karanlık nizamın bizim aşkımızdan daha mı kıymetliydi?"
O sırada odanın kapısı güm diye açıldı ve içeriye elinde tahta bir arabayla Aysima daldı. Aysima artık iki yaşına yaklaşmıştı; o eski sarı civciv tulumları gitmiş, yerine Eflin’in ona aldığı kırmızı, kalın kaşe kabanı giymişti. Yanakları Karadeniz’in ayazından al al olmuştu.
"Anne! Bak!" diye bağırdı Aysima, elindeki arabayı göstererek.
Eflin’in yüzündeki o taş maske, kızını gördüğü an saniyeler içinde eridi. Sandalyeden kalkıp hızla yere, kızının yanına çöktü. Aysima’yı kucağına alıp o süt kokusunu içine çekti.
"Ege dayın mı yaptı bunu sana?" diye sordu Eflin, kızının saçlarını öperek.
"Evet! Dayı... cuf cuf!" diye güldü Aysima.
Tam o sırada Ege de kapıda belirdi. Üzerinde sanayideki o yağ kokulu tulumu vardı ama yüzü gülüyordu. Ancak ablasının gözlerindeki o sönmeyen, o intikamla beslenen gölgeyi gördüğünde içindeki neşe biraz burkuldu.
"Ablam," dedi Ege, kapının eşiğine yaslanarak. "İlçedeki dükkana yeni bir çırak aldım. İşler açıldı valla. Ama senin bu halin... Bu konaktakilere kök söktürüyorsun güzel, hakkımızı alıyorsun o da güzel ama... Kendi gençliğini o adamın nefretiyle çürütüyorsun be ablam."
Eflin ayağa kalktı, Aysima’yı kucağında doğrulttu. Gözleri yeniden o eski, soğuk Karadeniz mavisine/yeşiline büründü.
"Ben gençliğimi o dağ evinde, o masanın üzerine bırakılan mektupta kaybettim Ege," dedi Eflin, sesi buz gibiydi. "Şimdi tek bir amacım var; bu çocuğu kimseye muhtaç etmeden, o bizi bırakan adamın soyadıyla bu dünyaya hükmetmesini sağlamak. Poyraz Karahan bizi sildi ama Karahan adı bu konakta benimle yaşayacak."
Aynı günün akşamında, Ankara’nın o dumanlı sanayi sitesinde ise Salim Usta’nın eski dükkanının arkasındaki gizli bölmede hareketlilik vardı. Poyraz’ın yokluğunun üzerinden bir yıl geçmişti ve sokaklar Bahar’ın babasının kiralık katilleriyle dolmuştu. Ancak Salim Usta, eski bir kurttuydu; Poyraz’ın böyle iz bırakmadan, hele ki o kıza o kadar aşıkken çekip gideceğine hiçbir zaman inanmamıştı.
Dükkanın deposunda, Poyraz’ın eski askeri istihbarattan tanıdığı siber uzman bir genç, bilgisayar ekranındaki yeşil kodları inceliyordu. Salim Usta elinde iki demli çayla çocuğun arkasında belirdi.
"Var mı bir iz evlat?" diye sordu Salim Usta, sesindeki o endişeyi gizlemeyerek.
Genç, gözlüklerini düzeltti. "Usta... Poyraz abinin o kaybolduğu geceye dair dağ evinin yakınlarındaki baz istasyonu kayıtlarını inceliyordum. O gece o bölgede sinyal veren üç numara var. Üçü de açık hat, sahte isimlerle alınmış. Ama sinyallerin izini sürdüğümde, Ankara’nın dışındaki o eski maden ocaklarının olduğu bölgede sabitleniyorlar. Ve o maden ocaklarının tapusu kime ait biliyor musun?"
Salim Usta çay bardaklarını masaya sertçe bıraktı. "Kime?"
"Bahar’ın babasının holdingine, Usta."
Salim Usta’nın gözleri parladı, elini masaya vurdu. "Ben biliyordum!" diye gürledi ihtiyar kurt. "O aslan parçası o kızı bırakıp gitmezdi! Tuzak kurdular çocuğa. Ege’ye haber sal hemen Giresun’a! Ama ablasına çaktırmasın, o kızın yüreği zaten taş kesildi, ortalığı ayağa kaldırır. Ege gizce gelsin buraya. O maden ocağını o yılanların başına yıkma vakti geldi!"
Fırtına, yönünü yavaş yavaş Ankara’nın o yer altı dehlizlerine doğru çeviriyordu. Poyraz’ın zihnindeki o hücre kapısı içeriden zorlanırken, dışarıdan da o eski dostların sadakati, o demir kilitleri patlatmak için ilk kıvılcımı çakmak üzereydi.