Dağ evine dönüş yolculuğu, Giresun’daki o sarsıcı zaferin aksine kurşun gibi ağır bir sessizlikle geçiyordu. Arazi aracı, Ankara’nın o dumanlı, ayaz tepelerine tırmanırken dikiz aynasından sızan ay ışığı, Poyraz’ın direksiyonu sımsıkı kavrayan nasırlı ellerini aydınlatıyordu. Parmağındaki o taze, parlak gümüş halka, sanki bu sessizliğin ortasında bir mühür gibi duruyordu.
Ege, arka koltukta Aysima’yı kucağına almış, çoktan derin bir uykuya dalmıştı. Aysima, pofuduk sarı tulumunun içinde, dayısının omzuna masumca sokulmuştu. Ön koltukta oturan Eflin ise gözlerini bir an bile yanındaki koca adamdan ayıramıyordu.
Poyraz’ın o çelikten duruşu, Giresun’daki konağın avlusunda koca bir sülaleyi tek bir bakışıyla dize getiren o sarsılmaz heybeti, şimdi bu karanlık yolda yerini derin, hırıltılı bir huzursuzluğa bırakmıştı. Şakaklarındaki damarlar belirginleşmiş, gözleri yolun ilerisindeki karanlığa değil de, sanki zihninin içindeki dipsiz bir kuyuya kilitlenmişti.
Eflin yavaşça elini uzattı, vites kutusunun üzerinde duran o koca elin üzerine parmaklarını koydu.
"Poyraz..." diye fısıldadı, sesi rüzgarın uğultusuna karışarak. "İyisin değil mi? Konakta olanlar... Amcamın o sözleri seni çok mu sıktı?"
Poyraz, elinin üzerindeki o narin sıcaklıkla irkildi. Gözlerini yoldan ayırmadan derin bir nefes aldı ama o nefes, göğsünden hırıltılı, yaralı bir ses gibi çıktı. "Sıkmadı eflin," dedi, sesi her zamankinden daha pürüzlü, daha yorgundu. "Ben o lafları çoktan gömdüm. Benim derdim o konak değil."
Dağ evine varıp kapıyı kilitlediklerinde vakit gece yarısını çoktan geçmişti. Ege, Aysima’yı beşiğine yatırıp kendi odasına geçtiğinde, ev yine o şöminenin turuncu közleriyle baş başa kaldı.
Ancak bu kez içerideki hava sıcak değildi. Poyraz, üzerindeki siyah deri ceketi bile çıkarmadan doğrudan şöminenin önündeki mindere çöktü. Başını ellerinin arasına aldı. Omuzları, o koca gövdesi hafifçe sarsılıyordu.
Eflin, mutfaktan elinde iki sıcak kupayla salona geçtiğinde adımını attığı an donakaldı. Poyraz’ın nefes alışverişleri hızlanmış, döküm şöminenin o çıtırdayan ateşi odayı aydınlatırken adam adeta boğuluyormuş gibi gömleğinin yakasını çekiştiriyordu.
"Poyraz!" Eflin kupaları fırlatır gibi sehpaya bırakıp adamın yanına çöktü. Ellerini Poyraz’ın buz gibi olmuş yüzüne koydu. "Ne oluyor? Nefes alamıyorsun, neyin var?"
Poyraz’ın gözleri açıldı ama o ela bakışlar Eflin’i görmüyordu. O şu an bu ahşap dağ evinde değildi. Gözleri çaresizlikle, geçmişin o kanlı dehlizlerinde dönüp duruyordu.
"Ateş..." diye fısıldadı Poyraz, sesi tir tir titriyordu. "Eflin... Ateşi söndür. Işığı kapat... Sesi kes..."
Eflin o an anladı. Karşısındaki bu adam, sülaleleri dize getiren o kabadayı değil; ruhu cephede, o karanlık hücrelerde yarım kalmış yaralı bir askerdi.
"Tamam... Tamam buradayım," dedi Eflin, Poyraz’ın koca gövdesine sarılarak, başını onun göğsüne yasladı. "Işık yok, güvendesin. Ben yanındayım."
Dakikalar süren o kriz, Eflin’in o narin, sıcak sarılışıyla yavaş yavaş dindi. Poyraz’ın nefesi düzene girdiğinde, başını arkasındaki tahta duvara yasladı. Gözlerini kapatıp derin bir iç çekti. İlk kez, o aşılmaz kale kapılarını bu kıza açmaya karar vermişti.
"Yedi yıl önceydi," dedi Poyraz, sesi adeta bir mezarlıktan yükseliyor gibiydi. "Hakkari sınırının ötesinde, Özel Kuvvetler’de tim komutanıydım. Bir gece operasyonunda pusuya düştük. Timimdeki altı aslan parçası... Hepsi kollarımda can verdi Eflin."
Eflin’in gözlerinden bir damla yaş süzüldü, Poyraz’ın elini daha sıkı kavradı.
"Beni sağ aldılar," diye devam etti Poyraz, dişlerini sıkarak. "Dört ay... Tam dört ay boyunca yerin yedi kat altında, ışık görmeyen, nefes alınmayan kör bir hücrede tuttular beni. Sadece işkence sesi, sadece o demir kapının gıcırtısı vardı. Ne zaman o şöminenin çıtırtısını duysam, ne zaman etrafımı o tanıdık, kapalı duvarlar sarsa... Ben o hücreye geri dönüyorum."
Poyraz gözlerini açıp Eflin’e baktı. O her şeyi yıkan adamın gözlerinde ilk kez apaçık bir çaresizlik vardı.
"Askerliği ben bırakmadım," dedi, sesi kırılarak. "Geri döndüğümde, 'GATA raporu' dediler. 'Ruhu yaralı, artık tetik çekemez' dediler. Beni o çok sevdiğim üniformamdan, o şerefimden koparıp bu çamurlu sokakların ortasına fırlattılar. Benim zayıf noktam bu işte. Ben karanlıktan, o kapalı duvarların arkasındaki çaresizlikten kaçmak için kabadayı oldum. Sokakları hizaya soktum ki, kendi içimdeki o hücreyi unutayım."
Eflin, Poyraz’ın o nasırlı elini kaldırdı, kendi yanağına yasladı. İçindeki o hırçın Karadeniz inadı, bu adamın yaralarını sarmak için bir kez daha yemin etti.
"Sen o hücreden çıktın Poyraz," dedi Eflin, gözlerinin içine dik dik bakarak. "Sen altı aslanın ömrünü de yüreğinde taşıyorsun. Ve artık o duvarların arasında yalnız değilsin. Ben varım, Aysima var. Biz senin yeni aileniz."
Poyraz, kızın bu duru, sarsılmaz inancı karşısında ilk kez kalbinin ortasındaki o buz dağının tamamen eridiğini hissetti. Bu kız, sadece onun soyadını alan bir sığınmacı değildi; o, Poyraz’ın ruhundaki o karanlık hücrenin tek anahtarıydı.
Ertesi gün, Ankara’nın o dumanlı sanayi sitesinde ise sinsi bir planın temelleri atılıyordu.
Bahar, Giresun’daki o ağır yenilginin ardından Ankara’ya dönmüş, öfkeden çılgına dönmüştü. Poyraz’ın onu babasının işleriyle tehdit etmesi, o kıza "karım" diyerek sahip çıkması canını o kadar yakmıştı ki, artık geri dönüşü olmayan bir yola girmeye kararlıydı.
Sanayinin arkasındaki kuytu bir kahvehanede, Poyraz’ın geçmişteki o askeri dökümanlarına, GATA raporlarına ulaşabilen kirli bir avukatla masada oturuyordu.
"Demek zayıf noktası bu," dedi Bahar, elindeki siyah dosyayı incelerken. Dudaklarının kenarında zehirli bir gülümseme belirdi. "Karanlık, kapalı alanlar ve o eski timinin anıları... Poyraz Karahan’ı silahla vuramazsınız, o mermiyi havada yakalar. Ama onu o eski hücresine geri gönderirseniz, kendi kendini imha eder."
Bahar dosyayı çantasına koyup ayağa kalktı. Gözlerinde saf bir nefret vardı. "Eflin o konakta zafer çığlıkları atıyor olabilir. Ama o kocasının, o kucağına sığındığı adamın ne kadar 'kırık' bir oyuncak olduğunu öğrendiğinde, kaçacak delik arayacak."
Fırtına dinmemişti. Aksine, Bahar artık Poyraz’ın en büyük sırrını, o çelik yeleğinin altındaki o tek yaralı hücreyi öğrenmişti ve namlusunu tam da oraya doğrultmak üzereydi.
Dağ evinin çevresini saran o sessiz çam ormanı, o gece sadece dondurucu bir rüzgarı değil, arkasında hiçbir iz bırakmayacak olan sinsi bir pusuyu da ağırlıyordu.
Poyraz, Eflin ve Aysima içeride huzurla uyurken, sabaha karşı "güvenlik nizamını" kontrol etmek için botlarını bağlayıp dışarı çıktı. Karın üzerinde sessizce ilerlerken, havadaki o tuhaf, geniz yakan kokuyu fark ettiği an çok geçti. Bu, askeri geçmişinden çok iyi bildiği, sinir sistemini felç eden özel bir gazdı. Silahına davranmaya çalıştı ama parmakları itaat etmedi. Dizlerinin bağı çözülürken, ağaçların arkasından çıkan siyah askeri teçhizatlı adamların gölgesini gördü. Bilinci kapanmadan önce zihninde çakan son şey, Eflin’in ela gözleri oldu.
Gözlerini açtığında, zaman mefhumunu tamamen yitireceği o dipsiz karanlığın tam ortasındaydı.
Bahar ve babasının servetlerini dökerek hazırlattığı bu yer altı hücresi, Poyraz’ın yedi yıl önce Hakkari sınırının ötesinde kapatıldığı o kör kuyunun birebir kopyasıydı. Duvarlar ses yalıtımlı zift karası bir süngerle kaplıydı. İçeride ne bir ışık sızısı vardı ne de zamanı anlamasını sağlayacak bir çıtırtı. Hoparlörlerden, derinden gelen boğuk patlama ve telsiz hışırtıları veriliyordu; yani Poyraz’ın ruhunu paramparça eden o eski pusu gecesinin sesleri...
Bahar, hücrenin dışındaki tek yönlü aynalı camın arkasında durmuş, elindeki konyak kadehini hafifçe sallayarak içeriye bakıyordu. Poyraz, köşede dizlerini göğsüne çekmiş, nefes almakta zorlanarak duvarları yumrukluyordu.
"Delireceksin Poyraz," diye fısıldadı Bahar, gözlerinde hastalıklı bir tatminle. "O sığıntı kızı da, o mahalleyi de, bana verdiğin o sözleri de unutana kadar bu hücrede kendi geçmişinle savaşacaksın. Bakalım o zaman da o kız için dünyayı yakabilecek misin?"
Eflin, sabahın ilk ışıklarıyla uyandığında içeride garip bir soğukluk vardı. Şömine çoktan sönmüştü. Yataktan kalkıp salona geçtiğinde Poyraz’ın dışarıda bıraktığı odunların karın üzerinde saçılmış olduğunu gördü. İçini bir anda o Karadeniz’in fırtınaları öncesi çöken uğursuz sessizlik kapladı.
"Poyraz?" diye seslendi bahçeye doğru. Ses yoktu. "Poyraz, neredesin?"
Mutfak tezgahının üzerine doğru ilerlediğinde, gözü oraya bırakılmış olan beyaz bir kağıda takıldı. Kağıdın üzerinde, Poyraz’ın her zaman kullandığı o siyah mürekkepli dolma kalemle yazılmış satırlar duruyordu. Eflin’in elleri titreyerek kağıdı aldı. Yazı, Poyraz’ın o köşeli, sert el yazısının birebir aynısıydı.
[I]"Buraya kadarmış Eflin.[/I]
[I]Giresun’daki o konağın avlusunda sülalene karşı raconumu kestim, resmi nikahla namusunu temizledim ve sana olan insanlık borcumu ödedim. Ama senin o bitmek bilmeyen dertlerin, sülalenin o bitmeyen namus davası ve kucağındaki o gayrimeşru çocuk beni bu dağ başında boğmaya başladı. Ben senin sandığın gibi bir aile adamı değilim, olamam. Kendi karanlığıma, kendi sokaklarıma dönüyorum. Beni aramaya kalkma. Bu evlilik de bu yüzük de buraya kadar."[/I]
Eflin, mektubun son kelimesine geldiğinde göğsünün ortasına koca bir kaya oturmuş gibi nefesi kesildi. Dizlerinin bağı çözüldü, sırtını mutfak dolabına yaslayarak yere yığıldı. Gözlerinden akan yaşlar, kâğıdın üzerindeki o siyah mürekkebi usul usul dağıtırken, içindeki o saf, inanan kızın da o saniyede öldüğünü hissetti.
"Yalan..." diye fısıldadı hıçkırıklarının arasından. "Bana o gece 'seninle nefes alıyorum' demiştin... Yalanmış."
Ege, iki saat sonra ilçeden döndüğünde ablasını mutfak zemininde, mektubu göğsüne bastırmış bir halde, gözleri tamamen sönmüş olarak buldu. Mektubu okuduğunda Ege’nin gözleri yuvalarından fırladı.
"Ablam, bu işte bir iş var!" diye bağırdı Ege, sinirden deliye dönerek. "Poyraz abi böyle bir adam değil! Canını ortaya koydu bizim için, böyle bırakıp gitmez!"
"Gider Ege!" diye gürledi Eflin. İlk kez sesi bu kadar sert, bu kadar hırçın çıkmıştı. Ayağa kalktı, parmağındaki o gümüş alyansı parmağından söküp fırlatır gibi tezgaha bıraktı. "O adam bir kabadayı. Bize acıdı, bir oyun oynadı ve sıkıldı. Bizim bu sahte dünyada, bu yalan nizamda yerimiz yokmuş. Toplan Ege. Gidiyoruz."
"Nereye ablam?"
Eflin, odadan gelen Aysima’nın ağlama sesini duyduğunda çenesini dikleştirdi. Gözlerindeki o yeşil pırıltı gitmiş, yerini Karadeniz’in o kara dalgalarına bırakmıştı.
"Ait olduğumuz yere. Giresun’a. O konağa döneceğiz. Ama bu kez sığınmaya değil; hakkımız olanı söke söke almaya."
Aradan tam bir yıl geçti.
Giresun’un o dik, çay kokulu yamaçlarına kurulu konak, artık eski sessizliğinde değildi. Eflin, o konaktan bir kez daha kaçan o korkak kız olarak değil, parmağında kâğıt üzerinde de olsa taşıdığı "Karahan" soyadının gücüyle geri dönmüştü. Amcası Haşmet, resmi nikahı ve Poyraz’ın o avluda bıraktığı o korkunç intibaı bildiği için Eflin’e ve Aysima’ya konağın en üst katını vermek zorunda kalmıştı.
Eflin, geçen bir yılda tamamen değişmişti. O dökümlü gri hırkalar, o ürkek bakışlar gitmişti. Artık saçlarını arkaya sımsıkı topluyor, koyu renk elbiseler giyiyor ve konağın işlerini, çay tarlalarının yönetimini amcasının elinden yavaş yavaş alıyordu. İçindeki nefret ve kırgınlık, onu sülalenin en dişli kadını haline getirmişti.
Ege ise ilçede küçük bir oto tamir dükkanı açmış, kendi ayakları üzerinde durmaya başlamıştı. Ancak ablasının bu taşlaşan kalbini gördükçe içi sızlıyordu.
Bir akşamüstü, Eflin konağın geniş tahta balkonunda oturmuş, tarladan dönen işçileri izliyordu. Kucağında artık yürümeye başlayan, pofuduk tulumları geride bırakmış olan kırmızı ceketli Aysima vardı. Aysima, annesinin elindeki o gümüş alyansla oynuyordu. Eflin yüzüğü zincire takıp boynuna asmıştı; onu bir sevgi nişanesi olarak değil, kendisine yapılan o büyük ihaneti her saniye hatırlatan bir nefret muskası olarak taşıyıyordu.
"Anne..." diye mırıldandı Aysima, minik parmaklarıyla yüzüğü çekiştirerek.
Eflin, kızının saçlarını öptü. "Efendim güzel kızım?"
"Bab... ba?" dedi Aysima, dağ evinde hafızasına kazınan o tek kelimeyi sökerek.
Eflin’in gözleri anlık olarak karardı. Yüzüğü kızının elinden yavaşça çekti. "Baba yok kızım," dedi, sesi buz gibiydi. "Bizim bu dünyada kendimizden başka kimsemiz yok."