Ormanın derinliklerine doğru atılan her adım, Zeynep’in zihnindeki o uğursuz çınlamayı daha da şiddetlendiriyordu. Ayaklarının altındaki kuru yaprakların hışırtısı, peşlerindeki ekiplerin telsiz seslerini bastırmaya yetmiyordu. Gökyüzü, sanki bir idam sehpasının örtüsü gibi üzerine çökmüştü; ne bir ay ışığı ne de yol gösterecek bir yıldız. Zeynep, elindeki soğuk metalin—babasının mirası olan o küçük veri diskinin—avucunu kestiğini hissediyordu. Kan ve metal, geçmişin günahıyla harmanlanmıştı.
"Durma," dedi Sinan. Sesi, ormanın tekinsiz sessizliğini bir bıçak gibi kesti. "Düşünmek, hareket etmeyi durdurduğunda başlar. Ve şu an düşünmek için bir lüksün yok, Zeynep."
Sinan’ın gölgesi, ağaçların arasından süzülen bir silüet gibi önündeydi. Zeynep, onun geniş omuzlarına, atik hareketlerine baktı. Bir avcıydı o; hem avını koruyan hem de onu uçuruma sürükleyen bir avcı. Zeynep, adımlarını sıklaştırarak ona yetişti. Aralarındaki mesafe azaldıkça, Sinan’ın üzerindeki o ağır, barut ve yağmur kokusu genzini yaktı. Bu koku, bir güvenlik çemberi değil, bir tehlike işaretiydi.
Aniden Sinan durdu. Zeynep ona çarpmamak için kendini zor durdurdu. Adamın sert göğsü, Zeynep’in soluğuyla buluştu. Sinan, hızla dönüp Zeynep’i ağacın gövdesiyle kendi bedeni arasına hapsetti. Elini kadının ağzına bastırdı, diğeri ise beline inmişti. Zeynep’in kalbi, kaburgalarını parçalayacakmış gibi çarpıyordu. Ormanın derinliklerinden gelen ayak sesleri yaklaşıyordu.
Zeynep, Sinan’ın gözlerine baktı. O gözlerdeki karanlık, ormanınkine benziyordu; dipleri görünmeyen, içindeki herkesi yutan bir kuyu gibi. Sinan’ın parmak uçları Zeynep’in çenesine tırmandı. Bu bir şiddet değil, bir sahiplenmeydi; bir *aitlik* savaşıydı.
"Nefesini tut," diye fısıldadı Sinan, dudakları Zeynep’in kulağının hemen dibinde titredi. "Onları öldürmek istemiyorum. Henüz değil."
Zeynep, başını hafifçe eğerek Sinan’ın teninin sıcaklığını hissetti. Bu yakınlık, ölümün kıyısında olmalarına rağmen damarlarında tuhaf, zehirli bir çekim akıtıyordu. Babasının sırrını elinde tutarken, hayatını kurtarmaya çalışan bu adama karşı duyduğu güven, nefretle yarışıyordu.
"Neden?" diye fısıldadı Zeynep. "Neden beni koruyorsun, Sinan? Bu dosyada babamın sadece bir memur olmadığı yazıyor. Sen... sen onun kim olduğunu biliyordun, değil mi?"
Sinan, Zeynep’in saçlarına dolanan bir dalı parmaklarıyla ayırdı. Bakışları, kadının korkusunu ölçercesine gezindi. "Babanın sadece bir savcı olduğunu mu sandın Zeynep? O, bu ülkenin karanlık tarafının mimarıydı. Ve şimdi, o mimarinin tavanı senin başının üzerine yıkılıyor. Ben seni korumuyorum; ben sadece kendi intikamımın anahtarını çalınmaktan kurtarıyorum."
Zeynep, bu sözlerin ağırlığı altında ezildi. "İntikam mı? Sen babamın ortağı mıydın?"
Sinan güldü, ama bu gülüşte neşe namına hiçbir şey yoktu. "Ortağı mı? Hayır. Ben onun en büyük hatasıydım."
Yaklaşan sesler, tam arkalarındaki çalılıklarda sustu. Bir ışık hüzmesi ağaçların arasından yavaşça geçti. Zeynep, Sinan’ın göğsüne yaslanmış haldeyken, diğer elini sıkıca yumruk yaptı. Sinan, Zeynep’in belindeki elini biraz daha sıkarak onu kendine çekti. Zeynep, adamın silahının soğuk kabzasının, kalçasındaki o deri kılıfta varlığını hissetti. Aralarındaki gerilim, dışarıdaki ekiplerden daha tehlikeli bir boyuta evrilmişti.
"Şimdi," dedi Sinan, gözlerini Zeynep’ten ayırmadan, "eğer buradan canlı çıkmak istiyorsan, elindeki o veri diskini bana vermen gerekecek. Çünkü o disk, babanın masumiyetini değil, senin aslında kimin kızı olduğunu kanıtlıyor."
Zeynep’in nefesi kesildi. "Ne demek istiyorsun?"
"Baban seni hiç korumadı, Zeynep," dedi Sinan, sesi acımasız bir dürüstlükle doluydu. "O seni bir 'sigorta poliçesi' olarak yetiştirdi. Bugün seni avlayanlar düşmanların değil, babanın bir zamanlar 'sadık' dediği ama aslında sadece piyonu olan o insanlar. Şimdi, diski bana ver ya da burada, bu ormanda babanın sana bıraktığı son mirasın içinde kaybol."
Zeynep’in elleri titriyordu. Dışarıdaki gölgeler, ağaçların gövdelerinde uzanarak onlara doğru yaklaşıyordu. Bir dal kırıldı. Birinin emniyet kilidini açtığını duydu. Zeynep, Sinan’ın gözlerine baktı; o karanlık denizde kendi sonunun yansımasını gördü.
"Eğer verirsem," dedi Zeynep, sesi ormanın uğultusunda kaybolacak kadar kısıktı, "beni satmayacağına dair neyim var?"
Sinan başını Zeynep’in boynuna eğdi, dudakları tenine değdi. Zeynep, adamın sıcak nefesiyle ürperdi. "Hiçbir şeyin yok, Zeynep. Sadece hayatta kalma arzun var. Benim de arzularım var ve senin o diskinin içindekiler, benim bu hayattaki tek amacım."
Sinan, ani bir hareketle Zeynep’in elini tuttu ve diski avucundan çekti. O an, ormanın karanlığı daha da yoğunlaştı. Zeynep elinin boşalmasıyla birlikte büyük bir kayba uğradığını hissetti ama Sinan’ın diğer eli belinden ayrılıp silahına gitti.
"Hazır ol," dedi Sinan, sesi artık bir komutanınki kadar keskindi. "Çünkü bu geceden sonra, bildiğin hiçbir dünya yerinde kalmayacak."
Zeynep tam bir şey söyleyecekken, bir ışık demeti tam üzerlerine vurdu. "Savcı Akın! Silahınızı bırakın!" diye bağırdı karanlıktan gelen bir ses. Sinan, Zeynep’in önüne geçti ve tetiğe dokunmadan önce, arkasına bakmadan Zeynep’e doğru bir adım attı.
"Eğer bu gece biterse," dedi Sinan, Zeynep’in gözlerinin tam içine bakarak, "kendini babanın kızı olarak değil, benim mahkumum olarak tanımlamaya başlasan iyi edersin."
Tam o anda, ormanın sessizliğini bozan bir silah sesi duyuldu. Ancak kurşun onlara gelmemişti; Sinan havaya ateş etmişti. Kaos başladığında, Sinan, Zeynep’in elini sımsıkı tutarak onu daha derin, zifiri karanlığa doğru sürüklemeye başladı. Zeynep arkasına baktığında, gördüğü ilk şey babasının dosyasında yer alan o gizemli sembolün, kendilerini takip edenlerin yeleklerinde parlamasıydı.
Zeynep, babasının sadece bir suçlu olmadığını, babasının *karanlığın ta kendisi* olduğunu o an anladı. Ve elini tutan adamın, o karanlığı yöneten kişi olabileceğini...
Sinan, Zeynep’i bir uçurumun kenarına kadar sürükledi. Aşağıda sadece uğuldayan nehrin sesi vardı. Sinan durdu ve uçuruma doğru baktı, ardından Zeynep’e döndü.
"Düşmeye hazır mısın?"
Zeynep, adamın gözlerindeki o şeytani ışıltıya baktı ve cevap vermesine fırsat kalmadan, uçurumun kenarında bir ışık huzmesi belirdi. Birinin silahı doğrudan onların üzerine doğrultulmuştu. Sinan, Zeynep’i kendine daha sıkı çekti ve onu boşluğa doğru itti.
İkisi birlikte karanlığa gömülürken, Zeynep’in kulağına fısıldanan son şey şuydu: "Artık geri dönüş yok, Zeynep. Artık sadece benim dünyam var."