İçeriğe geç

Fırtınanın Gözü

Bölüm 2 · 4 dk okuma

Fırtınanın Gözü

Bölüm 2

Bölüm 2

İzmir’in rutubetli havası, Kemeraltı’nın dar sokaklarında biriken binlerce yıllık toz ve ihanet kokusuyla harmanlanmıştı. Saat Kulesi, tüm ihtişamına rağmen o gece sanki bir celladın giyotini gibi yükseliyordu gökyüzüne. Zeynep Akın, topuklu ayakkabılarının Arnavut kaldırımları üzerindeki tok sesini susturmaya çalışarak ilerledi. Babasının emaneti olan o eski anahtar, avucunun içinde terlemişti. Metalin soğukluğu cildini ısırıyor, sanki ona geri dönmesi için yalvarıyordu.

"Yanlış yer, Zeynep. Adalet aradığın yerler burası değil."

Ses, hemen arkasındaki gölgelerin içinden gelmişti. Zeynep aniden durdu, kalbi göğüs kafesini bir kafes kuşu gibi dövüyordu. Arkasına döndüğünde, onu gördü. Sinan Kaya; üzerine tam oturan siyah paltosu, dik duruşu ve sanki dünyanın tüm günahlarını sırtında taşıyormuş gibi duran o keskin gözleriyle bir heykel kadar hareketsizdi. Sokak lambasının cılız ışığı, yüzünün yarısını gölgede bırakarak ona tekinsiz, neredeyse yırtıcı bir hava katıyordu.

"Senin burada ne işin var?" dedi Zeynep, sesindeki titremeyi gizleyemeyerek. "Takip edilmekten hoşlanmadığımı söylemiştim."

Sinan, bir avcının sakinliğiyle ona doğru birkaç adım attı. Attığı her adımda aralarındaki mesafe daralıyor, Zeynep’in nefes alışverişi zorlaşıyordu. "Seni takip etmiyorum, Zeynep. Seni koruyorum. Ama görünüşe göre, babandan miras kalan tek şey bu saflık değil, aynı zamanda hedeflerin ta kendisi olmak."

Zeynep tam karşılık vereceği sırada, köşeyi dönen siyah bir sedanın farları sokağı bir cerrah ışığı gibi kesti. Araba, keskin bir frenle yanlarında durdu. Kapılar açıldı ve içinden yüzleri maskeli, ellerinde susturuculu silahlar tutan üç kişi indi. Zeynep, ne olduğunu anlamadan Sinan’ın kolunu kavramasıyla bir duvarın köşesine çekildi. Kurşunlar, az önce durdukları taş duvarı parçalayarak etrafa toz ve çimento parçaları saçtı.

"Sakın kıpırdama!" diye gürledi Sinan. Sesi emir kipiyle yüklüydü ama içinde tuhaf, korumacı bir tını vardı.

Sinan, belindeki silahı bir ustalıkla çekti ve ilk ateşi açtı. O an, Zeynep için zaman durmuştu. Sinan’ın her atışı kusursuz bir ritimle gerçekleşiyordu. Bir dans eder gibi hareket ediyor, bedeni kurşunların arasından bir gölge gibi süzülüyordu. Birkaç saniye içinde sokak, cesetlerin ağırlığı ve barutun kesif kokusuyla dolmuştu.

Sinan, adamların yanına gidip nabızlarını kontrol etti. Hepsi etkisiz hale getirilmişti. Zeynep’in yanına döndüğünde, gömleğinin omzunda küçük bir kan lekesi gördü. Bir kurşun sıyırıp geçmişti. Zeynep, istemsizce bir adım öne çıktı. "Yaralandın," diye fısıldadı, sesi bu kez daha yumuşaktı.

Sinan, yarasına bakmadı bile. Gözleri doğrudan Zeynep’in gözlerine kilitlendi. Aralarındaki çekim, az önce yaşanan ölümcül çatışmanın yarattığı adrenalinle birleşince neredeyse dokunulabilir bir hale gelmişti. "Bu sadece başlangıç, Zeynep. Senin babanın başlattığı o büyük oyun, şimdi senin kanınla sonlanacaklarını sanıyorlar."

"Neden?" diye sordu Zeynep, elini titreyerek Sinan’ın koluna koydu. "Neden beni kurtarıyorsun? Neden bu kadar risk alıyorsun? Sistemi içeriden çökertmekten bahsediyorsun ama sadece yıkım görünüyor."

Sinan, Zeynep’in elini elinin tersiyle itmedi. Aksine, onun parmaklarını kavrayıp kendi göğsüne doğru yöneltti. Kalp atışı, o an için sadece Zeynep’in avucundaydı. "Çünkü o sistem, Zeynep, önce benim ailemi, sonra babanın ruhunu, en sonunda da benim kimliğimi yuttu. Ben sistemi içeriden çökertmiyorum; ben o sistemin kendi yarattığı canavarım. Ve o canavar, şimdi tek bir şeyi korumak istiyor: Babandan kalan o kirli mirası temizleyebilecek tek kişiyi."

Zeynep, Sinan’ın gözlerindeki o karanlık okyanusta boğulur gibi oldu. Adamın soğukluğu, yerini açıklanamaz bir tutkuya ve öfkeye bırakmıştı. Sinan, Zeynep’i duvara yasladı; aralarındaki mesafe artık yok denecek kadar azdı. Sinan’ın nefesi, Zeynep’in dudaklarının üzerinde titriyordu.

"Eğer bu gece hayatta kalmak istiyorsan," dedi Sinan, sesi bir hırıltı kadar derinden geliyordu, "bana güvenmek zorundasın. Çünkü yarın gün doğduğunda, senin o çok sevdiğin hukuk kuralları bir işe yaramayacak. Sadece kan, sadece güç ve sadece biz kalacağız."

Zeynep, geri çekilmek istedi ama Sinan’ın elleri belini öylesine sıkı kavramıştı ki, kaçışı imkansızdı. O an, babasının neden Sinan’a güvendiğini veya neden ondan korktuğunu anladı. Sinan Kaya, yıkımın ta kendisiydi ama aynı zamanda kurtuluşun tek anahtarıydı.

"Sana güvenirsem," dedi Zeynep, cesaretini toplayarak, "sonum ne olacak Sinan?"

Sinan, Zeynep’in boynundaki nabzın atışını izledi ve acı bir gülümsemeyle cevap verdi. "Sonun ben olacağım, Zeynep. Ama en azından, kimsenin kölesi olmadan."

Aniden, uzaktan siren sesleri duyulmaya başladı. Sinan, Zeynep’in elini bırakıp ceketinin yakasını düzeltti. "Polisler geliyor. Eğer buraya bağlı kalırsan, seni kendileriyle beraber ateşe atacaklar. Benimle gelmek istiyorsan şimdi karar ver."

Zeynep, etrafındaki cesetlere baktı, sonra Sinan’ın uzattığı o karanlık eli düşündü. Adalet, bu sokaklarda çoktan ölmüştü. Babasının geçmişi ise bir hayalet gibi peşindeydi. Tam elini uzatacakken, sokağın girişinde bir arabanın daha durduğunu gördü. Arabadan inen kişi, Zeynep’in asla görmeyi ummadığı bir adamdı: Başkomiser Demir.

Sinan küfrederek Zeynep’in kolundan tuttu ve onu dar bir sokağın arasındaki boşluğa sürükledi. "Geç kaldık. Şimdi sıkı tutun, çünkü buradan çıkışın tek yolu benim kurallarımdan geçiyor."

Tam o sırada, sokağın köşesinden gelen bir silah sesi yankılandı. Kurşun, Zeynep’in tam yanındaki tuğla duvara çarptı. Sinan onu korumak için üzerine kapandı ama silah sesleri kesilmiyordu. Tam tersine, daha da artıyordu. Sinan, kulaklığına dokundu ve soğuk bir tonla konuştu: "Tüm hatları kesin. Zeynep Akın artık benim korumam altında. Her kim yaklaşırsa, sonunu kendi ellerimle yazarım."

Zeynep, Sinan’ın gözlerinde gördüğü o vahşi parıltıyla irkildi. O, sadece bir suç ortağı değil; bir cehennemin kapı bekçisiydi. Ve kapı, Zeynep için çoktan aralanmıştı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.