“Baba… Anne… Canım acıyor.”
Acı minik kızın vücudunu daha da sardı. Sonsuz gini geliyordu. Sonu olduğunu düşündü. En sonunda babası da yere düşünce yalnızlığını anladı. Sonu olduğunu hissetti. Gözlerinin önüne bir adam geldi. Yardım etmedi. Sadece kıza baktı.
“Eğer yaşarsan seni almaya geri geleceğim minik kız.”
Saren, adamı dikkatle izledi. Sözleri aklına kazırken babasına baktı. Yanında Aslan amca vardı. Sonra ise babası ile göz göze geldi. Saren’in kulakları çınlıyordu. Zar zor nefes alıyordu. Sonra ise gözleri kapandı. Hiçbir şey duymadı. Etraf karanlığa büründü ama acısı hiç geçmedi. Daha da arttı.
Gözlerimi açtığımda nefes nefeseydim. Ağlıyordum. Karşımdaki aynadan kendimi gördüm. Ellerim titriyordu. Her gece yanı rüyayı görüyordum. Hiç durmuyordu. Bir lanet gibi yapışmıştı. Beni asla bırakmıyordu.
Yataktan kalktıktan sonra ilk mutfağa gittim. Saate baktığımda 7’ye geliyordu. Erkenden hazırlanıp çıkmam lazımdı. Bugün işe gitme günümdü. Bugün meleğimin ilk günüydü. Aslında buraya gelme amacımdan biri de buydu. Matematik öğretmenliği içinde buradaydım. Odama gidip bavuluma yöneldim. Eşyalarımı hala boşaltmamıştım. Beyaz bir elbise ve külotlu çorap giydim. Aynanın karşısına geçtim ve saçımı topuz yaptım. Anaokulumun ilk günü annemde saçımı topuz yapmıştı. Dişlerimi fırçaladıktan sonra çantama eşyalarımı koydum.
Evin kapısının önüne gelince durdum. Kısa topuklu giymeyi planlıyordum ama beyaz sporlara döndüm. Kapıdan çıkarken durdum. İçimde huzursuzluk vardı. Hiç iyi hissetmiyordum.
Yolda yürürken okula giden öğrencilerin bakışlarından kaçınıyordum. İnsanların gözdesi olmayı pek sevmezdim. Öğretmenliği zaten annem için yapıyordum.
Okulun kapısından girince ilk kantine gittim. Evde yemek yoktu ve bakkala gitmeyi hiç düşünmemiştim. Cüzdanımı çıkarttım ve tostun ne kadar olduğuna baktım.
“Ben bir karışık tost alabilir miyim?”
Yaşlı kadın bana baktı. Uzattığım parayı aldı ve konuşmaya başladı.
“Maşallah ne güzel kızsın sen. Yeni matematik hocası mısın?”
“Evet.” Kantini incelerken konuşmaya devam ettim. “Mesleğimin ilk yılı.”
Yaşlı kadın, bana dönüp baktı. Tostu çıkarttı ve sordu.
“Ketçap ve mayonez ister misin?”
“Azcık olabilir.”
Tostumu aldıktan sonra banklardan birine oturdum. Kimseyle konuşmadım. Sadece öğrencileri izledim. Tostum bittikten sonra öğretmenler odasına gittim. Günaydın dedim ve sandalyelerden birine oturdum. Sonradan genç bir kadın yanıma geldi. Belki benden 2 ya da 3 yaş büyük olabilirdi.
“Bak şimdi bu senin ders programın.” Bir kâğıdı eline uzattı. Sonra ise anahtar çıkarttı. “Bu da senin dolabının anahtarı. Bende Duygu. Türkçe öğretmeniyim. Meslekte 4. Yılım.”
Zil çaldıktan sonra sınıfa girdim. Öğrencilerin sesi bir anda kesildi. Öğretmenler masasına oturdum ve etrafa bakındım.
“Yeni öğretim yılınızı kutlarım. Ben Saren Tekin. Yeni matematik hocanızım. Üniversitede 2 yıl hazırlık okudum. Sonra ise matematik öğretmeni olma kararı aldım. Şimdi ise buradayım. Teker teker kendinizi tanıtın. Sonra beraber derse geçelim. Bugün iki dersimiz.”
Çocuklar kendini tanıttıktan sonra derse geçtik. Bağırmamak için kendimi zor tutmuştum. Sinir hastası olmak üzereydim.
Okul bittikten sonra ilk rotam bakkal oldu. Fazla malzemeye ihtiyacım yoktu. Sadece tatlı ve kek malzemeleri. Yemek yemeyle fazla aram yoktu nedense. Annem ve babamı kaybettikten sonra yemeden kesilmiştim. Zar zor yemek yiyordum. Fakat uyku düzenimi hiç düzeltemedim. Sadece 5 saat uyuyabiliyordum. Ne kadar denesem imkansızdı.
Annem ve babamı kaybetmek hayatımı yok etmişti. Düzenim alt üst olmuştu.
Gerekli malzemeleri aldıktan sonra sıra çikolata reyonuna geldi. Fakat sevdiğim çikolata üstteydi. Boyum asla yetmemişti. Etrafıma bakınca kimseyi bulamadım. Başaramayınca pes ettim. Boyum asla yetmedi. Kasada aldıklarımı ödeyip bakkaldan çıktım.
Çıktığım anda poşetler elimden alındı. Kafamı sağıma çevirince yeşil gözlerle karşılaştım. Eğilmiş poşetlerimi tutuyordu. Ellerimi belime koydum.
“Poşetleri taşıyabilirim.”
Bana baktı. Tepkisizdi.
“Beş poşeti taşıyabilir misin?”
Kafamı aşağı yukarı salladım. “Evet.”
“İçi dolu beş poşet.”
Güldüm. Taşıyamayacağımı biliyordum. Alacağım malzemelerin sınırını biraz aşmış olabilirdim. Yeşil gözlü asker yürümeye başlayınca bende yürüdüm. Tüm yol boyunca sessiz kaldı. Tek bir kelime etmedi. Şikayetini bile duymadım. Eve yaklaşırken Zeynep’i gördüm. Bizi izliyordu. Hızlı adımlarla bize yaklaştı. O yaklaşınca durmak zorunda kaldık.
“Asker değil sanki hizmetçi.”
Sözlerinden sonra askere döndüm. Laf edemiyordum. Lal olmuştum. Benim yerine asker söze girdi.
“Seni asla ilgilendirmez.”
“Bazı kızlar sahip olduklarının farkında değil işte.”
“Önce sen sahip olduklarınla yetinmeyi öğren. O sahip olduğu şeylerin farkında. Şimdi çeneni kapa ve siktir olup git.”
Sakin konuşması beni şaşırtmıştı. Eve doğru yürümeye başlayınca peşinden gittim. Aklımda tek bir şey vardı.
Ben ona sahip miydim?
Arkadan ilerlerken Zeynep arkamızdan askere bağırdı.
“Sakın sana sunduğum teklifi unutma!”
Teklifi merak etsem de sormadım. Ayıp olabileceğinden korktum. Sormaya çalışsam da soramadım. Nefesim hep yarıda kesildi. Yeniden çıkma teklifi ettiyse diye düşünmeden edemedim. Bir nedeni yoktu ama istemiyordum. O kızı, askerin yanında asla görmek istemiyordum. Moralimi bozmuştu. Omuzlarım düştü. Ne olduğunu tam anlayamamıştım ama bu hissettiklerim farklı geliyordu.
Evin kapısına gelince çantamı açıp anahtarı aradım. Fakat bulamayınca eşyaları elime almaya başladım. Asker ise poşetleri yere bırakmış ve elleri belinde bir şekilde beni izliyor.
İlk çantamdan çıkan şeyi eline verdim. Ne verdiğimi dahi görmüyordum.
“İki kitap?”
Çantam başka bir şeyi eline verdim.
“Çatal?”
Kurcalarken başka bir şeyi eline daha verdim.
“Banyo havlusu mu?”
Kafamı kaldırıp ona bakınca aydınlandım.
“Geçen yıldan beri aradığım banyo havlum.”
Havluyu alıp başıma serdim. Çantanın ön gözüne elimi sokunca anahtarımı buldum. Anahtarı gözden çıkartınca bana baktı. Belanı sikerim demek istiyordu galiba.
“Sen şaka mısın?”
“Bilmem.”
Kapıyı açınca ayakkabılarımı çıkarttım. O poşetleri içeri koyuyordu. Arkamı dönünce içeri girmediğini fark ettim.
Ona bakınca ise tepkisiz kaldı.
“Gelmiyor musun?”
Bana baktı. Anlamamıştı. Ona biraz daha yaklaştım. “Hani içeri gelmeyecek misin?” Elimle içeriyi gösterdim. “Gidiyor musun”
Tepki vermeden arkasını dönüp gitti. Gidişini dikkatle izledim. Sanki sonmuş gibiydi. Ama her sonun bir başlangıç olduğunu öğretmişlerdi bana.
Mutfağa geçince ilk dolabı yerleştirdim. Sonra en kolayından kendime makarna yaptım. Makarna haşlanırken camdan dışarıyı izledim.
Dışarısı hem sessi hem de sakindi. Korkulacak ya da şüphelenecek bir şey yoktu.
Makarna pişince altını kapatıp masaya oturdum. Evdeki her şey yenilenmişti. Hiçbir şey eski değildi. Ama anılar kalmıştı. Zaten anılar insanın peşini hiç bırakmazdı. Evrende en kalıcı şeydi anılar. Sonsuzlardı ama unutulmazlardı.
Her anının bir izi olurdu.
O izi silmeye çalışsak da asla silemezdik.
Makarna bittikten sonra mutfağı topladım. Sonra ise meyve tabağı yapıp dışarı çıktım. Sandalyede oturup etrafı izledim. Ellerim titrese de durdum. Canıma susamış gibiydim. Geçmişin izleri etrafımı sarmıştı. Fakat korkuyordum. Ya beni boğazlarlarsa. Geçmişim beni yok ederse. Korkuyordum.
Ama geçmişimizi unutursak kendimizi de unuturduk. Kim olduğumuz geçmişimize bağlıydı. Bizi şekillendiren geçmişimizdi.
Tabaktan portakal aldım. Boğazım düğümlense bile zorladım. Umursamamaya çalıştım. Ama olmuyordu. Yine aynı şeyin olmasından korkuyordum. Bu sefer kendi cesedimden korkuyordum.
Geçmişim benim için büyük bir travmaydı. Beni şekillendiren şeyde travmaydı. Acılarımla büyümüştüm. Acılarım beni büyütmüştü. Her şeyi öyle öğrenmiştim. Yara ve darbe alarak. Hem fiziksel hem ruhsal.
Ellerim kanla uyandığım sabahlarda vardı. Ya da nefessiz uyandığım sabahlar. 13 yaşındayken intihar girişimimde vardı. Fakat kendimi durdurmuştum. Dedemden dayak yemiştim. Babaannem tarafından ahlaksız yalanlar söylenmişti.
Ama asla pes etmedim. Acılarımla büyüdüm. Onlar beni yetiştirdi. Fakat acının beni bırakmayacağını aklıma kazıdım. Mıh gibiydi acı.
Kendimi acıyla tanımıştım.
Gözlerimi yine açmak zorunda kaldım. Bazen kendimden nefret ediyordum. Ama bu vücuttan çıkamazdım. Kendimi değiştiremezdim. Buna mecburdum.
Yataktan kalktıktan sonra aynadaki kendim ile göz göze geldim. Banyoya doğru yürürken gözüm zor açılıyordu. Banyoya girince önce duşa kabine yöneldim. Suyu açınca ilk soğukla karşılaştım. Su ilerledikçe ısındı. Fakat sıcaklık fazla gelince biraz soğuğa ayarladım.
Duştan sonra hazırlandım. Bugün dersim yoktu. Aslan amcanın yanına gitmeyi planlıyordum. Canım kahvaltı etmek istemediği için direkt evden çıktım.
Askeriyeye varınca direkt girdim. Kimse bir şey demiyordu. Aslan amcanın odasına doğru ilerlerken etrafa bakınıyordum. Oldukça sessizdi.
Odaya gelince ilk kapıyı çaldım. Ses gelmeyince tekrar denedim. Yine ses gelmeyince tekrar çaldım. Ses yine gelmedi. Kapı kolunu indirince kapı açıldı. İçeri yavaşça girdim. Etrafa bakınınca kimseyi göremedim. Koltuğa geçip oturdum.
Aslan amca gelene kadar onu bekleyebilirdim. Gözlerimi kapadım. Uyumak istesem uyuyamazdım. Ama sabrım vardı. Sonuna kadar vardı.
Ne kadar zaman geçti bilmiyorum ama ses gelince gözlerimi açtım. Tam o anda kapı açıldı. Bir grup asker ve aslan amca ile göz göze geldim. Hiçbiri beni beklemiyordu. Elimi kaldırıp salladım.
“Günaydın.”
Hiçbirinden ses gelmedi. Sabah sabah bir sürpriz olmuştum. Aslan amca içeri girerken kafasını sallıyordu.
Aslan amca koltuğuna geçerken askerler içeri girip kapıyı kapattı. Askerlerin arasına daha iyi bakınca yeşil gözlü askeri gördüm. Oradaydı. Bana bakıyordu. Aslan amcaya geri dönünce Aslan amca bana bakıyordu.
Ortamdaki sessizliği ben bozmak zorunda kaldım.
“Geçen gün yarım kalan konu için geldim. Bugün dersim falan yok.”
Aslan amca bana baktı. Asla söylemeyecekti. Ama benim inadım inattı.
“İnadın asla değişmemiş.”
Kelimeleriyle beraber gülüşüm daha da büyüdü. Sırtımı dikleştirdim. Hala bekliyordum. İnanıyordum.
Aslan amca kafasını iki yana salladı. “Saren…” Yüzümdeki gülüş yere düştü. “Söyleyemem.”
“Neden.”
Aslan amca konuşamayınca arkadan yeşil gözlü askerin sesini duydum.
“Kaldıramazsın.”
Kanım dondu. Hareket edemiyordum. Neyi kaldıramazdım? Anlamıyordum. Aslan amca ile göz göze geldiğimde gözlerinin dolduğunu gördüm. Ellerine baktım. Titriyordu.
“Umarım… umarım tez vakitte öğrenirim. Ama unutmayın. Kaldırılamaz bir şey yoktur.”
Bunu söylerken koltuktan kalktım. Yalan söylemelerini umdum. Ama olmazdı. Bana yalan söyleyemezdi. Odadan çıkarken kimseye bakmadım. Hiç kimse beni durdurmadı.
Öğrensem de öğrenmesem de gerçeklerin her zaman acı olduğunu biliyordum. Küçük yaşta öğrenmiştim.
Eve giderken ellerimin titrediğini fark ettim. Göğe bakınca güneşi gördüm. Gözümü alıyordu. Kafamı geri aşağı indirdiğimde etraf bulanıklaşıyordu.
Gözlerimi silip askeriyeye doğru döndüm. O an gözüme biri ilişti. Uzaktan beni izliyordu. Ama nereden baksam tanırdım.
Yeşil gözlü askerdi o.
Biraz daha bakınca yoluma geri döndüm. Bıraksalar sonsuza kadar bakabilirdim. İçimdeki duyguların bir tarifi yoktu. Ama geri dönmek istedim.
İstedim ama yapamazdım. Kendimde o gücü bulamıyordum.
Eve gelince içeri giremedim. Gözüm dışarıdaki sandalye ve masaya takıldı. Yavaş yavaş onlara doğru ilerledim. Sandalyeyi çekince aklıma ilk annem geldi. Burada hep o otururdu. Yavaşça sandalyeye oturdum. Yukarı doğru baktım. Güneş bulutların arasına çekilmişti.
Zaman yavaşlamış gibi geldi. Ama hala akıyordu. Ve ben akmasını istiyordum.
Bir süre karşıya baktım. Biri beni izliyordu. Benim gördüğümü fark ettiği içindi galiba ama bana doğru yaklaştı. Yaklaştıkça yaşlı bir kadın olduğunu fark ettim. Yine de içindeki korku sönmedi. Birden bire başkaları çıkıp gelebilirdi. Hiçbir yerim güvende değildi.
Kurtlar kuzuları avlardı. Fakat onlar kurt değildi. Bunu biliyordum.
Yanıma yaklaşan kadın yavaş yürüyordu. Her adımında çıkarttığı çimen seslerine odaklandım. Bana o geceyi hatırlatıyordu.
Annem ve babamın öldüğü geceyi.
O gece sadece çimene basan ayak seslerini duydum. Hiçbir yerimi oynatamazken duyuyordum. Babamın sesini bile duyamamıştım.
Bir çimen sesleri bir de onun geri geleceği. Başka bir şey duymadım. Kulaklarımı kesmek istedim. Ama olmadı. O geceden sonra yalnız kalamadım. O geri gelirse ölmekten korktum.
Kadın yanıma gelince onu süzdüm. Benden biraz kısaydı ve kapalıydı. Kamburu çıkmıştı. Altında uzun bir etek ve üstünde çiçek motifleri ile kaplanmış uzun kollu bir kıyafet vardı. Hırkası lacivert renkti. Kalın çorap üstüne terlik giymişti. Yanıma oturunca korktum. Ne yapacağımı şaşırmıştım.
Bana döndü ve incelemeye başladı. En sonunda sessizliği o bozdu.
“Sen cidden Lalezar’ın kızısın…”
Çatallı sesi kulağıma kadar ulaştı. Çok kısık konuşuyordu. Ona cevap vermeyince gözlerini kıstı. Ne yaptığını anlamamıştım. Adını bile bilmiyordum daha.
“Lalezar’ın komşusuyum ben. Yedi yan evde oturuyorum. Tabi sen hatırlamazsın beni. Elif ben. Elif teyzen. Annen ile hep bana gelirdin. Benim kızın küçüklük oyuncakları ile oynardın.”
Aklıma hiçbir şey oturmadı. Tanımıyordum. Zihnimde hiçbir kadının evine gittiğimiz yoktu. Elif teyze diye birini tanımıyordum. Kadının gözlerine bakınca bana olan bakışlarını gördüm. Sanki İnanmamı istiyor gibiydi. Ama ben inanmıyordum.
"Yaşadığın şeylerden sonra belki unutmuş olabilirsin. Ama sorun değil gel zaman git zaman hatırlarsın. Aslan’dan duyduğum üzere vurulmuşsun. Canım kızım benim. Annen ve baban nur içinde yatsın.”
Son şansını deniyormuş gibi gelmişti. Aslında doktor bazı anıları unutabileceğimi söylemişti. Ama Aslan amcamı tanıyordu. Belki onu unutmuş olabilirdim. Ne olacağı bilinmezdi. Belki hatırlardım.
Kafamı kaldırdığımda kadının bir yeri görmeye çalıştığını fark ettim. Gözlerini kısmıştı. Arkamdaki bir şeyi görmeye çalışıyor gibiydi.
İçimi esir alan korku ile arkamı dönemedim. Gelmesinden korktum. Beni öldürmesinden korkuyordum. Canımı onun almasını istemiyordum.
“Ben artık gideyim çok geç oldu.”
Kadın kalkarken kafamı salladım. İlk geldiğinden daha hızlı yürüyordu. Beni germişti. Arkamı döndüm. Etrafı bakınırken kendi evine doğru yürüyen Aslan amcayı gördüm. İçim rahatlasa da korku bedenimi bırakmadı. Ürkmüştüm.
Belki burası bana iyi gelmek yerine kötü gelecekti.