Koltukta oturmuş gerçekleri bekliyordum. Kimse bana bir şey söylemiyordu. Ne kadar deneseler de yerimden oynamadım.
“Artık eve gitmelisin.”
“Hayır, siz bir şey söylemeden gitmiyorum.”
Artık sabırları kalmamıştı. En sonunda Aslan amca yeşil gözlü askere işaret yaptı. Asker yanıma geldi. Ne olduğunu hala anlamamıştım. Dikkatle onları izliyordum.
“Son şansın.”
Ne olduğunu anlamamıştım. Kafamı mı keseceklerdi? Ama öyle bir şey yapamazdı. Aslan amca ise tamam deyince asker beni kucağına aldı.
“Bırakmazsanız intihar ederim. Kendimi vururum. Bileklerimi keserim. Gelinlik giyip kendimi yakıp küllerimi uçurturum. Bırakın yoksa yaparım.”
Asker kapıdan çıkarken bende kapıya tutundum. Gitmemekte ısrarcıydım. Aslan amca arkadan gelirken ellerimi kapıdan ayırdı.
Askeriyeden çıkıp eve yaklaşırken Aslan amca evine doğru gitti. Girmeden önce bize döndü.
“Gelin ikinizde yemek yiyin ondan sonra manyağı eve bırak.”
Asker bir şey demeden eve doğru gitti. İçeri girince önce benim sonra kendi ayakkabılarını çıkarttı. İçeri girerken sabah gördüğüm kız ile karşılaştım. Bizi görünce yüzü iyice düştü. Askere bakınca ise yüzündeki bıkmışlığı gördüm. Eve girmeden önce bir şeyi yoktu.
Beni yere indirince onu takip ettim. Aslan komutan masaya çağırınca bende ona uydum. Masaya oturunca yanına oturdum. Sadece yaptıklarını yaptım. İçeri gelenlere selam verdi. Onun ardından bende selam verdim. En sonunda herkes masadaydı. Konuşmayı Aslan amca başlattı.
“Saren benimde kızım sayılır. Öz kızım bile derim. Saren, karşındaki eşim Züleyha. Züleyha’nın yanında ki onun kızı Zeynep. Zeynep’in yanında ki oğlum İsmet.”
İsmet’ e bakarken yüzümü bir tebessüm aldı. Fakat Nur Teyze aklıma takıldı.
“Nur Teyze?”
“Senden 2 yıl sonra hastalık nedeniyle öldü. İsmet sen gittikten 1 yıl sonra doğdu. Bende Nur Teyzen çok istedi diye evlendim.”
Gözüm ilk Züleyha Hanıma takıldı.
“Hatırlıyorum. Başının etini yerdi. Ona bir şey oluşa hep
evlenmeni isterdi. Çocuğunuz olursa ona bir anneyle bakmanı istemişti.”
Züleyha Hanıma tebessüm ettim ve Zeynep’e döndüm. Biraz inceledikten sonra bakışlarına takıldım. Askere bakıyordu. Eğer biraz daha bakarsa düşücekti. Bana dönünce bakışları karardı.
Hoşlanmamıştı.
“Zeynep, Züleyha’nın kızı. Senden 3 yaş küçük. Nur Teyzen öldükten 2 yıl sonra evlendik.”
Zeynep’e geri dönünce bakışlarının geri askere çevrildiğini gördüm.
Aslan amca yemeğe başladığı an askerde tabağına yemek alıyordu fakat aldığı her şeyden bana da koyuyordu. Ona baktım.
Sessizce konuşuyordu. “Sevmez misin? Ben havuç taratora bayılırım. Bence ye.”
Tabağıma koydu ve başka bir şeyler daha ekledi.
Yemek bittiğinde ayakkabımı giyiyordum. Asker ise beni bekliyordu. O botlarını çoktan giymişti. Dışarı çıkınca bu sefer elimi tuttu. İç çeksem de umursamadı.
“Kız neredeyse seni yiyordu ya.”
“Yıllardır aşık.”
Kafamı ona doğru çevirdim.
“Ne oldu? Çıkma teklifi falan etti mi? Sen nerden duydun?"
"Geldi söyledi. Bende hayır dedim.”
“Neden?”
“Kalbimde bir başkası var.”
Evin kapısını açarken yüzüm iyice düştü. Bir nedeni yoktu. Üzülmüştüm ama bir nedeni yoktu. Anlam veremiyordum. Duygularım birbirine girmişti. Kendimi bir anlığına boşlukta hissettim. Kocaman bir boşluktaymış gibi.
Asker beni dürtünce kendime geldim. Çok garipti. Hiç böyle hissetmemiştim. Adımlarım ilk salona gitti ama sonradan odama doğru yönelttim. Kalbimin atışlarını duyuyordum. Odama doğru yürürken arkamdaki adımlarını hissettim. Koca cüssesini hissediyordum. Arkamdaydı. Ama bir şey farklıydı. Kendimi daha güvende hissediyordum. Sanki şuan bana hiçbir şey olmayacakmış gibiydi. Kendimi her zamankinden daha güvende hissediyordum. Arkamı dönünce durdu. Gözlerimiz birbirine değince gözlerimi kaçırdım. Bakamazdım gözlerine. Utanırdım. Bakamazdım ben insanların gözlerine korkardım.
“Ne oldu?”
Derin bir nefes aldım. “Evine git.” Hiç bir şey demedi. Olduğu yerde kaldı. “Evine git ve dinlen işte. Burada ne
yapmamı bekliyorsun?”
“Sen uyumadan hiçbir yere gitmeyeceğim.”
“Bende uyumam.”
Güldü. “Bende sen uyuyana kadar başında beklerim.”
Sadece ona baktım. Bekler miydi?
Beklerdi. Sabaha kadar beklerdi. Sabah uyumadım akşama kadar beklerdi. Sonsuza kadar beklerdi beni. Yılmazdı o. Askerdi çünkü. Uykusuzdu kalırdı yine de. Ama beni bırakmazdı.
Arkamı dönüp odama gittim. Peşimden gelmeye devam etti. Odanın kapısına gelince durdum. Artık gitmeyeceği belliydi. Yapışmıştı. Odaya girince ilk bavuluma yöneldim. Pijamalarımı çıkarttım ve ona baktım. Hala beni izliyordu. En sonunda dayanamadım. Çıkacağı yoktu.
“Üstümü değiştireceğim.”
“Yani?”
“Yani çıkta üstümü değiştireyim.”
“Düşünürüm.”
Ağzım açık kaldı. Fakat o bana bakıp gülüyordu. Odadan çıkınca derin bir nefes aldım. Üstümü tam çıkaracakken birden kapı açıldı. Bağırarak yatağa düşerken gözlerim ilk askeri buldu.
“Ayı!”
“Teşekkür ederim.”
Benden cevap gelmeyince bakındı. Cama doğru yürüdü. Camı kapatıp bana döndü.
“Sakın kaçmaya kalkışma.”
“Sadece bu mu?” Bana baktı. Anlam vermeye çalıştı. Yataktan kalktım ve karşısına geçtim. “Sadece bunu söylemek için mi geldin?”
Başını salladı. “Evet.”
Kıyafetlerimi hızlıca alıp banyoya doğru yürüdüm. Banyoya girince kapıyı kilitledim. Gitmeyeceğini bilsem de bir süre burada kalacaktım.
Duş almıştım ve üstüme pijamalarımı giymiştim. Dışarıda olup olmadığını bilmiyordum. Kapının kilidini açtım ve kapının kolunu aşağı indirdim. İlk denememde kapı açılmadı. Zorladım ama yeniden açılmadı. Artık
elim acımaya başlamıştı. Kapıya vurdum Sadece askerin orada olmasını istiyordum. Bir süre sonra ses geldi.
“Kilitlimi kaldın?”
Ses çıkartamadım. Kilitli kalmıştım. Şuan ona muhtaçtım.
“Evet, kilitli kaldım. Kapı açılmıyor.”
“Kilidi açtın mı?”
“Evet ama kapı açılmadı.”
“Kapının arkasından kay.”
“Efendim?”
“Kapının arkasından kay yoksa kapıyla bütünleşirsin.”
Duşa kabinin yanına gittim ve bekledim. İki hamle sonra kapı parçalandı. İçeri girince ilk saçını düzeltti. Sendeleyip bana döndü.
“İyi misin?”
“Ayı.”
“Teşekkür ederim Fiore’m”
“Ne?”
Bana bakıp güldü. Ne dediğini anlamamıştım.
“Belki bir gün.” Dedi bana bakarken. “Bir gün anlamını söylerim.”
“Umarım.” Dedim bende. “Umarım bir gün söylersin.”
Eliyle kapıyı gösterdi. Uyku zamanım gelmişti. Gözlerim yavaş yavaş kapanıyordu. Odama geçtim. Benden önce davranıp örtüyü kaldırdı. Bana baktı. Yatağın içine girince bana baktı. Üstümü düzgünce örttü. Sonra ise bana baktı. Uyumamı bekledi.
“Gözlerini kapa.”
“Şarkı söylemeyi bilir misin?”
Kafasını salladı.
“Ne istersin?”
“Söyler misin? Babam beni öyle uyuturdu.”
Biraz düşündü. Sonra ayakucuma oturdu.
“Şu Uygur'da Tanrı Dağ'a bir hac başlattık
Mermi mermi, şarjör şarjör şeytan taşlattık
Şu Uygur'da kırkar kırkar timler kurulmuş
Cephe cephe, mevzi mevzi cenge durulmuş
Şu Uygur'un isyanları yaman olurmuş
Biri çıksa ardın sıra binler gelirmiş
Yaylım ile kuşatmalar yarıp geçenler
Hay kurbanım, uçmağlara varıp gidenler
Tuz basılmış yaraları gülşen eyledik
Hâkî renkli yelekleri cevşen eyledik
Gerillalar adım adım, sınırlar boyu
Görsün dünya neyler imiş Oğuzlar soyu
Sonsuza dek sönmeyecek ateşlerimiz
Tanrı Dağ'da savaştıkça kardeşlerimiz
Kimimiz var; hücrelerde emir beklerler
Kimimiz var; baskınlara baskın eklerler…*”
Gözlerim iyice kapandı. Son sözlerini duyabildim sadece.
“Beni sana görev olarak verdiler. Söylesene Fiore. Hissettiklerim ne benim?”
*Grup Orhun'un şarkısı ‧ Tanrı Dağda Hac