İçeriğe geç

Fersa

Bölüm 2 · 22 dk okuma

Fersa

Bölüm 2

2. Bölüm

O geceden sonra Tuna'yı bir daha görmemiştim. Tarihler 16 Mayıs Pazartesi gününü gösterdiğinde üniversitenin kapısına yanaşan kırmızı spor arabadan Tuna ve Arya birlikte indiler. Arya, arabadan inip Tuna’yı bekledi. Tuna arabadan çıkardığı çelloyu omzuna atıp elini Arya’nın beline yerleştirdi ve arabayı kilitleyip üniversiteden içeriye girdiler. “Neyi bekliyoruz?” dedi Ceren koluma girerken. “Hiç, Hadi girelim.” dedim okulun girişine doğru adımlarken. “ Şu araba kimin acaba? Hayalimdeki araba resmen.” dedi Ceren hayranlıkla. “Tuna’nın.” deyiverdim bir çırpıda. “Sen nereden biliyorsun?” diye sordu ve sonra aydınlanma yaşamış gibi devam etti. “Haa, doğru. Sana çarpıyordu az kalsın bu arabayla.” dedi. “Oyalanma Ceren, Sakine hocanın derdine geç kalırsak avlar bizi.” dedim korkak bir sesle. Sakine hocadan tüm mimarlık fakültesi korkuyordu. Bizim korkmamız anormal değildi yani. Okulun bahçesinden fakülte binasına doğru ilerlerken Tuna da karşınızdan geliyordu. Yanın geçip gitmeyi planlarken ben, Tuna durdurdu bizi. “Bari geçen gece için bir özür dileseydin. Senin yüzünden tüm geceyi karakolda geçirdim.” diye hayıflandı Tuna. Ceren ne olduğunu anlamamıştı. Çünkü ne olduğunu bilmiyordu. Ben de anlatmamıştım. “Sana beni rahat bırak demiştim. Beni dinlemeyen sensin.” dedim haklı olarak. “Pekala, özür diledin sayıyorum. Artık bir yemek yiyebilir miyiz?” Yüzsüzlükte sınır tanımıyordu resmen. “Daha kaç defa reddetmem gerekiyor bilmiyorum ama hayır, yiyemeyiz.” dedim ve Ceren’i çekiştirerek fakülteye doğru ilerledim. Tuna’nın fakültesi ilerideydi ama Tuna tam ters yöne gidiyordu. Demek ki Arya'yı bırakmak için gelmişti.

Fakülteden içeriye girerken Ceren durdurdu beni. “Ne oldu geçen gece? Benim niye haberim yok?” diye çıkıştı bana. “Önemli bir şey değil, o yüzden söylemedim sana.” Koridorun donunda Sakine hoca göründüğünde Ceren’e döndüm. “Dersten sonra anlatayım, Sakine hoca geliyor.” dedim ve Ceren'i ittirerek amfiye soktum. Bulduğumuz ilk boş yere oturduktan sonra dersin başlamasını bekledik. Ceren hala bana kızgındı. Gönlünü almak şart olmuştu. Sakine hocanın tiz sesi amfide duyulduğunda herkes sustu. “Verdiğim ödev inşallah hazırdır arkadaşlar?!” dedi uyarır bir tonda. “Yarına istiyorum ödevlerinizi.” diye de ekledi. Sınıftan yükselen hayıflanma seslerine kaslarını çattı Sakine hoca. Önündeki imza listesini en öndeki kıza verdikten sonra bilgisayarını açıp slayt görüntüsünü duvara yansıttı. Defterimi önüme açıp not almaya başlamıştım bile. Ders bitmek bilmiyordu.

Nihayet Sakine hoca dersi bıraktığında herkes derin bir nefes almış, uyuyanlar uyanmıştı. Bugün başka dersim yoktu. Bu hafta yeniden Ayşe teyzeyi ziyaret edeceğime söz vermiştim. Bu yüzden okuldan çıkar çıkmaz huzurevine gidecektim. Amfiden çıkarken Ceren’i durdurdum. “Benim huzurevine gitmem gerekiyor, sen eve mi gideceksin?” dedim. Hâlâ bana kızgındı, yüzünden anlayabiliyordum. “Hadi ama Ceren, söz veriyorum eve gelince anlatacağım neler olduğunu.” dedim şirince. En azından ben şirin olduğumu düşünüyordum. “Anneme uğrayacağım ben, akşam evde görüşürüz.” dedi memnuniyetsiz bir ses tonuyla. Başımı yukarı aşağı sallayıp Ceren’i onayladıktan sonra hızla, gelen otobüsü yakalamak için kampüsün içinde koşmaya başladım. Otobüsü kıl payı yakaladığımda derin bir nefes verdim.

Birkaç durak sonra huzurevine gelmiştim. Otobüsten inip huzurevinin kapısından girdim. Salih abi beni görünce oturduğu yerden kalktı. “Azra, hoşgeldin kızım. Ayşe nine de seni sorup duruyordu.” dedi gülerek. “Hoşbuldum Salih abi. Ben de onu görmek için geldim. Nasıl Ayşe teyze? İyi mi biraz daha?” diye sordum. Salih abinin yüzü biraz düştü. “Aynı kızım, nasıl olsun? Bugün bir delikanlı geldi ziyarete. Yazık, kocası sandı çocuğu.” dedi tebessüm ederek. “Sağolsun delikanlı da hiç bozuntuya vermedi. Şimdi içerde, ninelerle konuşuyor.” diye devam etti. “Ben de gireyim, bakalım kimmiş bu delikanlı.” dedim gülerek. “Kolay gelsin Salih abi.” Salih abi beni başıyla onayladıktan sonra içeriye girdim. İçeriden gelen kahkaha sesleri dudaklarımı yukarıya kıvırmama neden oldu. Sesorlu kalinin önünde durduğumda kapı açıldı. “Ben de öyle dedim zaten, sonra kimse benimle yarışamadı.” dedi tanıdık bir erkek sesi. Huzurevi halkı, ortalarına aldıkları çocuğun anlattığı her neyse kahkahalar atıyorlardı. “Gençler!” diye seslendim topluluğa. Herkes, yüzünü bana döndüğünde Ayşe teyze de olduğu yerden kalkıp yanıma geldi. “Nerelerdesin sen? Bak kim geldi?” diyerek elimden tuttuğu gibi beni herkesin olduğu yere götürdü. “Bak kocam geldi.” dedi ortadaki çocuğu göstererek. Çocuk yüzünü döndüğünde bakışları bakışlarımla buluştu. “Bu da Azra, hani sana bahsettim ya.” diye devam etti Ayşe teyze. “Evet, hatırladım.” dedi Tuna ellerini Ayşe teyzeye uzatırken. “Hadi gel, otur da hikayeyi bitireyim.” diye de ekledi. “Sen de oturana Azra. Tuna bize arkadaşlarıyla olan bir anısını anlatıyordu.” dedi Haşmet dede. Yüzüne bakarak gülümsedim Haşmet dedenin. Tuna, yerde duran minderlerden birini bana uzattığında eteğimi tutarak oturdum. “Nerde kalmıştım?” dedi Tuna ben oturunca. “Heh, hatırladım.” diye devam etti. “İşte ondan sonra bizim Baran, bir daha ben olmadan dışarıya çıkmadı. Hâlâ dedesinden korkar. Aramızda kalsın.” dedi fısıldayarak ve topluluğa yaklaştı. “Ara sıra hala dayak yer dedesinden.” dedi ve geri çekilerek güldü. Gülüşü ne güzeldi böyle. Onu ilk defa böyle içten gülerken görüyordum. Gerçi onunla tanışalı sadece üç gün olmuştu ama olsundu.

Melek teyze, yüzünü bana dönerek bir elini dizime vurdu. “Bugün ne yapacaksın bizim için güzel kızım?” diye sordu. Yüzümdeki gülümsemeyi düşürmeden konuştum. “Seramik boyarız diye düşündüm, siz ne dersiniz?” Hepsi sevinçle alkışladıklarında gülümsemem genişledi. “Hadi o zaman, sanat odasına geçelim de başlayalım.” dedim ve oturduğum yerden hızla kalktım. Tuna da gelecek mi diye merak ediyordum. Ne ara böyle biri oluvermiştim? Ellerimle yüzüme vurdum birkaç defa kendime gelmek için. “Birlikte gidelim mi?” diye sordu Melek teyze koluma girerken. “Olur, gidelim.” dedim gülerek. “Tanıyor musun sen Tuna’yı?” diye sordu dan diye. Ne tanıyordum, ne de tanımıyordum. Ne diyecektim? “Öyle çok yakın değiliz, aynı okulda okuyoruz sadece.” dedim ve gözlerimi önüme çevirdim. “Bence senden hoşlanıyor.” dedi yine dan diye. Bu kadın ne zaman açık sözlü olmayı bırakacaktı? “Onu nereden çıkardın? Aramızda bir şey yok.” diye kestirip attım. “Anlarım ben, sende gözü var onun.” dedi fısıldayarak. Sanat odasının kapısından girdiğimizde Melek teyze kolumdan çıkıp bir sandalyeye oturdu. “Annesi, buraya çok bağış yapardı. Rahmetli olunca Tuna gelip gitmeye başladı. Uzun zamandır gelmiyordu, dersi yokmuş bugün ondan gelmiş.” diye açıklama yaptı Melek teyze. Elimdeki çömlek tabakları masalara tek tek yerleştirirken Melek teyze elimi tuttu. “Çok acılar çekti yavrucak. Eğer, onu güldürebileceksen yanında dur kızım.” dedi, belli ki Tuna’yı seviyordu. “Merak etme, üzmem onu. Çünkü aramızda bir şey yok, olacak gibi de değil.” dedim onu rahatlatmak istercesine.

Herkes yavaş yavaş odaya girerken ben de tüm tabakları masalara koymuştum. Tuna ve Ayşe teyze kol kola girmişlerdi odaya. Tuna, Ayşe teyzeyi oturttuktan sonra kendi de yanına oturdu. Ayşe teyze bir dakika Tuna’nın yanından ayrılmıyordu. “Hazır mıyız?” dedim kontrol edercesine. Huzurevi halkından yükselen onay dolu cümleler gülümsememe neden oldu. “Hepinizin önüne birer tane tabak bıraktım. Bu tabaklara istediğiniz deseni çizebilirsiniz. Daha sonra bunları sizin için pişireceğim.” dedim olayı özetleyerek. Herkes bir şeyler yapmaya koyulduğunda ben de aralarda gezmeye başladım. “Bana unutma beni çiçeği çizer misin?” diye sordu Ayşe teyze Tuna’ya. Yüz ifadesi o kadar masumdu ki. Tuna gülümsedi Ayşe teyzeye. Tabağı alıp çiçeği çizmeye koyuldu. Bense diğerlerine yardım etmek için yürümeye devam ettim. Kısa süre sonra herkes süslemeleri bitirdiğinde yavaş yavaş odadan çıkmaya başladılar. Ayşe teyzenin tek başına çıktığını görünce gözlerim Tuna’yı aradı. Dibimde ölüsünü henüz fark etmemiştim. Başımı çevirdiğimde gözlerimiz buluştu. Anın şokuyla dengemi kaybedip geriye doğru yalpaladığımda belimde bir el hissettim. Peşi sıra yeniden doğrulduğumda Tuna gülümsedi. “Ayşe teyzenin tabağını ben pişirmek istiyorum. Ona hediye edeceğim.” dedi. Donup kalmıştım anlamsızca. Hemen kendimi toparlayıp geri çekildim. O da elini belimden çekti aynı anda. “Olur, iki gün sonra tekrar geleceğim. Bana verirsen getiririm.” dedim ve önüme dönerek tabakları poşetlemeye başladım. “Ben kendim vermek istiyorum. İki gün sonra birlikte geliriz o zaman.” dedi muzipçe. Bilmeden iki gün sonraki planıma onu da katmıştım. Kurtulmak istedikçe tekrar tekrar onun ellerindeki ağa dolanıyordum. Bir şey söylemeden Ayşe teyzenin tabağını uzattım Tuna’ya. Tabağı elimden alıp kenarda duran bir kutuya koyduktan sonra çantasını alıp odadan çıktı. Ben de ortalığı toplamak için hızlı davrandım. Akşam olmuştu bile. Bir an önce eve gitmeliydim.

Ana salona girdiğimde gözlerim Tuna’yı aradı. “Hayır, gitme!” diye bir ses yükseldi salondan. “Yeniden geleceğim, söz veriyorum.” dedi Tuna Ayşe teyzeyi sakinleştirmek adına. “Yalan söylüyorsun, geçen sefer de böyle demiştin.” dedi Ayşe teyze üzgün bir ses tonuyla. “Bir dahakine gelirken sana hediye de getireceğim, söz.” dedi Tuna aynı sevecenlikle. Ayşe teyze üzülse de başıyla onayladı Tuna’yı. Vedalaşma faslı bittikten sonra Tuna ile birlikte huzurevinden çıktık. “Buraya arada bir uğruyormuşsun?” diye sordum yüzüne bakmadan. “Evet,” dedi burukça. “Annem çok sık gelirdi. Ben de onunla gelirdim tabii.” diye devam etti. “O,” Boğazını temizlemek adına birkaç kez yutkundu. Belli ki canını yakıyordu bu konu. “O ölünce, ben gelmeye çalıştım buraya. Onun hatırasını yaşatmak için.” dedi ve binaya dönerek tebessüm etti. “Annem, çok severdi burayı. Hatta içerde fotoğrafımız bile var.” Annesi gibi burası da onun için çok değerliydi. Sözleriyle gülümsedim. Demir kapıdan çıkarken Salih abiyi selâmladık ve çıktık. “Ne kadar oldu?” dedim çekinerek. “İki yıl.” dedi ve konuyu değiştirmek adına devam etti. Annesini hatırlamak ona acı veriyordu, belliydi.

“Geç oldu, seni bırakmamı ister misin? Zaten yolumun üstü.” Reddedeceğimi tahmin ettiğinden olsa gerek yolunun üstü olduğunu ısrarla vurgulamıştı. “Gerek yok, ben şuradan otobüse binerim.” dedim ve durağa doğru yöneldim. Zaten huzurevinin hemen önündeydi durak. “Benden neden kaçıyorsun?” diye sordu bir anda. Ne diyecektim? Kaçmamın bir sebebi yoktu ki. “Kaçmıyorum.” dedim ve yüzümü duraktan tarafa çevirdim. “Bal gibi de kaçıyorsun.” diye ısrar etti. “Yeni tanıştığım birine bir amda güvenmemi beklemiyorsun herhalde?” Ağır mı olmuştu? “Elbette beklemiyorum ama, bana güvenmek için beni tanıman gerekir. Benden kaçarsan beni tanıyamazsın.” dedi. Belli ki iki gündür bunu düşünüyordu. “Belki de tanımak istemiyorum seni? Neden zorluyorsun?” Kavga etmek istemiyordum. Hem de tanımadığım biriyle hiç kavga etmek istemiyordum. “Madem öyle, o zaman benim de zorlamama gerek yok. Tanıma beni. Bundan sonra görmeyeceksin, merak etme.” Sözleri neden içimde bir şeyleri yıkmıştı? Onu tanımak, yaralarına ortak olmak hatta belki de diğer yarısı olmak isteyen bir çok kız vardı ve ben tüm bu imkanları elimin tersiyle itmiştim. Pişman olmayacaktım. Olmamalıydım.

Arabasına binip hızla uzaklaştığında arkasından bakakaldım. Telefonumdan gelen sesle gözlerimi yoldan çekip çantama indirdim. Arayan babamdı. Telefonu cevaplayıp yüzüme doğru tuttum. Ekrana düşen babamın görüntüsü beni mutlu etmişti. “Babacığım?” dedim heyecanla. “Nerelerdesin babacığım, hiç aramıyorsun beni?” dedi babam sitem ederek. “Bu aralar yoğunum babacığım. Finaller yaklaşıyor, bir de ödevlerim var.” dedim üzgün bir ifadeyle. “Dikkat et kendine, hasta olayım deme. Annenle görüşüyor musun?” Annemin lafı geçince sinirleniyordum. “İki gün önce konuştum. Beni durduk yere aramasına katlanamıyorum.” dedim sinirle. “Biz boşanmış olsak bile o senin annen. Arada sırada görüşmelisin.” dedi babam öğüt verir gibi. O kadının sesini bile duymak istemiyordum ki neden onunla görüşmek zorundaydım? “Neyse, sen neler yapıyorsun?” Yüzümdeki gülümseme babamı da güldürdü. “Yeni bir kahve keşfettim. Azra, mutlaka denemelisin. Sana da bir paket göndereceğim.” diye anlattı babam heyecanla. Otobüs durağa yaklaştığında gözümü yola çevirdim. “Babacığım, otobüs geldi. Sonra tekrar konuşuruz olur mu?” diye sordum. “Tamam canım, görüşürüz.” Telefonu kapattıktan sonra otobüse bindim ve boş bir yere oturdum.

Evin kapısını açtığımda Ceren, mutfaktan üzerinde önlükle çıktı. “Hoşgeldin.” dedi ve mutfağa geri döndü. “Hoşbuldum, ne yapıyorsun?” Elindeki tavayı göstererek konuştu Ceren. “Tavuklu makarna.” dedi ve yeniden işine döndü. “Dur, çantamı bırakıp ben de yardıma geleyim sana.” Dedim ve koşarak odama gittim. Çantamı yatağa fırlatıp bileğimdeki tokatla saçlarımı bağladım. “Makarna suyunu koydun mu?” dedim üstüme önlük geçirirken. “Koydum, kaynamak üzere. Makarnayı dolaptan çıkarsana.” dedi Ceren yüzüme bakmadan. Erzak dolabından çıkardığım yarım paket makarnayı tezgaha koyup suyun kaynamasını bekledim. “Asma suratını, yemeği yapalım anlatacağım neler olduğunu.” dedim Ceren’in yanaklarını sıkıştırarak. “Ayrıca bugün neler yaşadım bir bilsen.” diyerek amacım Ceren’i meraklandırmaktı. “Ne yaşamış olabilirsin ki? Alt tarafı huzurevine gittin.” dedi isteksiz bir tonda. “Tuna da oradaydı.” dedim bir çırpıda. “Ne!” diye evi inletti Ceren. Bağıracağım diye elini de yakmıştı. “Aferin Ceren, bu kadar şaşıracak ne vardı? Elini de yaktın.” dedim kızgınca. “Tut şu elini suya. Krem alıp geliyorum.” diyerek mutfaktan çıktım. Odamdan krem alıp tekrar mutfağa döndüm. Ceren’in eline kremi sürdükten sonra masaya oturttum Ceren’i. Kaynayan suya makarnayı boşalttım ve üzerine tuz ekleyip kapağını kapattım. Tavuklar ise çoktan hazırdı. Büyük bir kaseye tavukları boşaltıp tavayı bulaşık makinesine yerleştirdim. “Azra, anlatacak mısın artık neler olduğunu?” dedi Ceren. “Geçen gece, yani cumartesi gecesi, Tuna evin önüne geldi.” dedim makarnayı karıştırırken. “Adresi senden almış.” diye de ekledim imayla. “Ne bileyim ben geleceğini ya, senden özür dilemek istediğini söyledi. Ben de verdim adresi. Çiçek falan yollayacak diye düşünmüştüm.” diyerek açıklama yaptı Ceren. “Neyse, ben de polisi aradım.” dedim ve tencerenin kapağını kapatıp Ceren’in yanındaki sandalyeye oturdum. “Ondan karakol falan dedi Tuna.” dedi Ceren şaşkınlıkla. “Evet. Bugün de huzurevinde karşılaştık. Annesi de hep oraya gidiyormuş eskiden biliyor musun?” Anlatırken hala şaşkınlığımı koruyordum. “Şimdi gitmiyor muymuş? Niye eskiden dedin?”

“Vefat etmiş annesi. İki yıl önce.” dedim üzülerek. “Yazık yaa, üzüldüm şimdi.” dedi Ceren. “Neyse işte, orada karşılaştık. Ayşe teyze de kocası sandı Tuna’yı.” dedim gülümseyerek. “Zor ayrıldı Tuna’dan.” diye devam ettim. “İki gün sonra tekrar gideceğiz.” Birlikte gitmeyeceğimiz kesindi. “Birlikte mi?” diye sordu Ceren heyecanla. “Sanmam, çünkü kavga ettik.” dedim utanarak. “Ne kavgası ya?” Oturduğum yerden kalkıp ocağı kapattım. “Bana, benden kaçıyorsun dedi ben de kaçmıyorum deyince konu birbirimizi tanımaya geldi.” Ceren’in elinde bir tek çekirdeği eksikti. “Seni tanımak istemiyorum dedim.”

“Ne dedin?! Kızım sen saf mısın? Bu çocuğun peşinde kaç kız var senin haberin var mı?”

“Farkındayım, ama ona karşı bir duygu yok içimde ve onca güzel kız dururken neden benim peşimde koştuğunu anlayamıyorum Ceren.” Duygularımı tek cümlede ne de güzel toparlamıştım. “Demek ki onun sana karşı duyguları var.” dedi Ceren ve oturduğu yerden kalkıp tezgahın başına geçti. Salata malzemelerini yıkamaya başladı. “İki günde ne duygusu Allah aşkına Ceren? Beni tanımıyor bile.” Haklıydım. Ocaktan makarnaları alıp tavukları döktüğüm kaseye makarnaları da döktüm ve tencereyi tezgaha bırakıp elime aldığım iki kaşıkla tavuk ve makarnaları birbirine karıştırdım. “Sence ne yapmalıyım?” diye sordum Ceren’e. “Ben bir şans ver derim. Bir şey kaybetmesin sonuç olarak.” O konuda hiç emin değildim işte. “Ya kaybedersem? Ona çok bağlanırsam, her şeyimi kaybederim.” dedim. “Ay, bilmiyorum vallahi. Boşver şimdi sen onu, ne zaman yurda geçiyorsun sen? Konuştun mu?” Bir de yurt konusu vardı tabi tamamen aklımdan çıkan. “Konuşmadım ama sanırım bu hafta sonu geçiyorum.” dedim salata tabağını masaya götürürken.

"Yarın mutlaka konuş, ancak toplarız eşyalarını. Ben de toplayacağım daha. Annem tutturdu illa bana gel diye, mecburen onun yanına taşınacağım.” Annesiyle yaşamak istemiyordu Ceren ama, kim ekmek elden su gölden yaşamak istemezdi ki? Kocaman bir evde yaşayacak, elinin altında hizmetçileri olacaktı annesine taşındığında.

Yemeğimiz bittiğinde masayı toplayıp bulaşıkları makineye yerleştirdik. “Ben hemen yatacağım, yarın ödev teslimi yapacağız ya teslim ederken uyursam Sakine beni gebertir.” dedi Ceren korkunç bir ses tonuyla. “İyi geceler, ben de son rötuşları yapıp yatacağım.” dedim ve Ceren’in yanağından öpüp odama geçtim. Cumartesi gecesi yaşanan olayda sonra bu maketi yapmak için sabahlamıştım. Uyumak için kendime iki saat vermiştim, ama bu da polis memurlarının beni arayıp Tuna’yı serbest bıraktıklarını söyleyip, başka bur şikayetim olup olmadığını sormaları ile yalan olmuştu. Kısacası hiç uyumadan pazar günümü de buna harcamıştım.

Önümdeki fotoğraftan gördüğüm küçük detayları da ekledim makete. Sabah olduğunda başına bir iş gelmeden bunu okula götürmeliydim. Esnemeye başladığımda dolaptan geceliklerimi çıkarıp üstüme geçirdim. Başım yastıkla buluştuğu an gözlerim kendiliğinden kapandı.

Huzursuz alarm sesi beynimde zonklamaya başladığında elimle telefonuma ulaştım. Gözlerimi hafif aralayıp alarmı kapattım ve üstümdeki yorganı atıp banyoya ilerledim. Yüzümü yıkayıp Ceren’in odasına ilerledim. “Ceren, hadi uyan. Geç kalacağız.” dedim kapıya vurarak. İçeriden gelen homurdanma sesiyle odama geçtim. Belli ki Ceren uyanmıştı. Üzerimdeki gecelikleri çıkarıp siyah kotumu ve haki yeşili, düz büluzumu giydim. Saçlarımı tepede dağınık bir şekilde topuz yapıp dudaklarına nemlendirici sürdüm. Hazırdım. Ceren’in odasının kapısı açıldığında Ceren, hazır bir şekilde çıktı odadan. İtiraf etmeliyim hazır olmasını beklemiyordum. “Ben hazırım, taksi çağırdın mı?” diye sordu. Bense hala şaşkındım. Ceren ilk defa bu kadar hızlı hazırlanmıştı. “Niye bakıyorsun bana öyle? Olmamış mı?” dedi üstündeki kıyafetlerini göstererek. “Hayır harika olmuş da, ben şaşırdım sen bu kadar hızlı hazırlanınca.” dedim. Ceren gülmeye başlayınca ben de güldüm. Ama artık birimizin taksi çağırması gerekiyordu. Telefonumu cebimden çıkarıp taksi durağını aradım. Ben taksi durağı ile konuşurken Ceren de maketleri kapının eşiğine taşıyordu. Küçük çantamı omzuma takıp arkama attım ve beyaz spor ayakkabılarımı giymek için eğildim. Ayakkabılarımın bağcıklarını bağlayıp maketimi elime aldım. Ceren çoktan kapıyı kilitlemişti bile. Apartmandan çıkıp taksiyi beklemeye başladık.

Okula geldiğimizde hızla fakülteye ilerledik. Elimizdeki maketlere bir şey olmaması için fazlasıyla gayret gösteriyorduk. Gözlerim maketin üzerindeyken Ceren seslendi. “Azra, dikkat et!” Önümdeki çukuru görememiştim. Düşmemek için parmak uçlarımda yükseldiğimde gözlerim elimdeki maketteydi. Dengemi kaybetmek üzereyken kolumdaki elle dengemi sağladım. Sarsılmıştı bedenim ve çantam yere düşmüştü omzumdan kayarak. Maketin altındaki elimin üzerinde yine aynı kişinin eli olduğunu tahmin ediyordum. “Ay, iyi misin Azra?!” diye telaşla geldi yanıma Ceren. Ben iyiydim ama ömrümden ömür gitmişti az önce. “Teşekkür ederim.” dedim yüzümü beni tutan kişiye dönerken. Şimdi göz gözeydik. Ne diyeceğimi bilememiştim. Âdeta dilim tutulmuştu. Makete bir şey olacak korkusuyla olsa gerekti. “Baran?” dedi uzaktan bir kız sesi. Gözlerinin içine baktığım kişi Baran’dı. “Önemli değil, iyi misin?” diye sordu Baran. “İyiyim, tekrar teşekkür ederim. Benim için çok önemliydi.” dedim maketi göstererek ve Baran'dan uzaklaşırken.. “Baran, seni bekliyordum. Neredesin sen?” dedi Arya yanımıza gelirken. Gözleri yerdeki, dağılmış çantama takıldı ve eğilip çantamı topladı. Gülümseyerek çantayı bana uzattı Arya. Başımla teşekkür ederken gülümsedim. “Buradayım güzelim, Azra ufak bir kaza geçirdi de. Ona yardımcı oluyordum.” dedi Arya'ya gülümserken Baran. Arya’nın gözleri üzerimde gezindi ve ardından gözleri gözlerimle buluştu. “Geçmiş olsun.” dedi tebessüm ederken. Baran’ın gözleri Arya’nın sırtına kaydığında sinirle hayıflandı. “Ver şunu bana, bir yerini inciteceksin.” dedi Baran ve Arya’nın sırtındaki çelloyu alarak kendi sırtına taktı. Ceren bu durumdan hiç hoşnut olmamıştı. “Biz gidelim, derse yetişmemiz gerekiyor. Tekrar teşekkürler.” diyerek Ceren’i çekiştirdim. Baran beni başıyla onayladı ve Arya’ya kolunu uzatarak yanımızdan uzaklaştı. Onlar giderken biz de hızlı adımlarla fakülteye ilerledik.

Fakülte yolu boyunca Ceren asla konuşmadı. Amfiye girdiğimizde herkes telaşlıydı. Ödevini yetiştiremeyeler, hiç yapmayanlar ve yapanlar olarak üçe ayrılmıştı sınıf. Ceren’i dürttüm, dikkatini kendime çekmek istercesine. “Baran’a mı takıldın sen bu kadar?” Sanki sormamı bekliyormuş gibi hemen yüzünü bana döndü. “Arya'ya nasıl davrandığını görmedin mi? Sanki sevgilisi.” dedi dudak büzerek. “Onlar hep böyleler biliyorsun. Arya, hem Tuna hem de Baran için çok değerli.” dedim teselli etmeyi umut ederek. Çok da başarılı olamamıştım sanki. “Olsun, arkadaşlar onlar. Bu kadar yakın olmak zorundalar mı?” dedi dokunsam ağlayacaktı neredeyse. “Onlar birlikte büyümüşler, böyle olmaları gayet normal.” dedim ve Ceren’in omzuna dokundum. “Sıkma canını, eğer onu gerçekten seviyorsan bunu sorun etmemen gerekir.” Sakine hoca amfiye girdiğinde yönümü ona döndüm. “Ödevlerinizi önünüzde tutun. Sırayla kürsüye gelip anlatacaksınız.” dedi Sakine hoca. Allahtan sonlardaydım. Uzunca bir süre sonra, bütün ödev anlatımları bittiğinde Sakine hoca ödevini yapmayanlara fırça çekip sinirle hepsine düşük not vermişti. Bu sabah olanları düşününce kesinlikle ucuz yırtmıştım.

Sınıftan çıkarken Ceren koluma girdi. “Yurdu aradın mı?” diye sordu. Yurt, ödev telaşından tamamen aklımdan çıkmıştı. Başımı olumsuz anlamda sallayıp telefonumu çıkardım cebimden. Yurdun numarasını tuşlayıp kulağıma görürdüm. “Merhaba, kolay gelsin. Ben yurt odam için aramıştım." dedim. “İsim neydi?” diye sordu telefondaki kadın. “Azra Ekici.” dedim. Ben konuşmaya dalmışken Ceren, beni çoktan fakülte çıkışına getirmişti. “Yarın öğleden önce gelebilirsin.” dedi kadın. “Tamam, teşekkür ederim.” deyip kapattım telefonu. Telefonla konuşurken fark etmemiş olsam da şimdi gayet farkındaydım. Ceren de biriyle konuşuyordu. “Evet, Azra'nın yurda geçişi için uğraşıyoruz.” dedi gülerek. “Yok, yardıma gerek yok. Biz hallederiz, teşekkürler Baran.” dedi cilveyle. Baran ile ne zamandır bu kadar samimiydiler? “Tamam, sonra görüşürüz.” diyerek kapattı telefonu. Bizse çoktan kampüs çıkışına gelmiştik. “Baran ile ne zamandır bu kadar yakınsınız?” dedim yadırgarcasına. “Aslında yakın değiliz, numaramı Elif’ten almış. Çok samimiymiş aileleri. Seni sordu, bugün düştün ya.” dedi hatırlatmak istercesine. “Öyle yani, bir de bana bir ara yemeğe gidelim dedi. Azra, kalbim yerinden çıkacak gibi. Acaba ne zaman gideriz ki yemeğe? Hazırlık yapmak lazım.” Daha devam edecekti ama turnikelere gelince elimde susturdum Ceren’i. “Allah aşkına, lütfen biraz sus da motorun soğusun.” dedim bıkkınlıkla. Elimi çantama attım öğrenci kartımı çıkarmak için ama bur türlü bulamamıştım. “Allah Allah nerede bu kart?” dedim ve kaslarımı çatarak aramaya devam ettim. “Hadi Azra, neyi bekliyorsun?” dedi Ceren turnikelerin arkasından. “Öğrenci kartım yok, muhtemelen sabah düşürdüm. Ben hemen bakıp geliyorum, bekle sen.” diyerek hızla sabahki olayın oldu yere koştum. Her yeri aramama rağmen kartım ortada yoktu. Birinin bulmuş olabileceğini düşünüp güvenliğe doğru ilerledim. “Pardon? Kolay gelsin.” Güvenlikteki adam başını çözdüğü bulmacadan kaldırıp bana baktı. “Buyrun?” dedi sevecenlikle. “Benim öğrenci kartım kayboldu da acaba bugün hiç biri kart getirdi mi?” diye sordum. “Hayır, kimse kart getirmedi. Adın neydi?” dedi adam. “Azra Ekici.” Adımı bir deftere yazdıktan sonra bana döndü. “Eğer kartını bugün bulamazsan yarın geldiğinde buraya gelip imza atman gerek.” Başımla onaylayıp turnikeye yöneldim. Adam gelip kendi kartını bastı ve eliyle geçmem için işaret etti. Teşekkür ederek okulun kapısında beni bekleyen Ceren’in yanına ilerledim.

“Ne oldu? Bulamadın mı kartını? dedi telefonuyla ilgilenirken. “Hayır.” dedim üzülerek. Başını telefondan kaldıramıyordu. “Ne yapıyorsun sen?” dedim elinden telefonu almaya çalışırken. Telefonu benden kaçırarak konuştu. “Bir şey yapmıyorum ya, Baran ile konuşuyorum." dedi. Mutluluğu ses tonundan belliydi. “Benim seramikçiye uğramam lazım.” dedim otobüs durağına ilerlerken. “Neden?”

“Tabakları pişirtmem lazım. Yarın huzurevine gideceğim ya dersten sonra.” dedim. Ceren hatırlamış gibi bir ses çıkardı. “Eve gidelim de, sen valizini toplarsın ben de seramikçiye gidip dönünce toplarım artık." diye ekledim. “Ben seni beklerim toplanmak için, zaten çok üzgünüm.” dedi Ceren. Sesi öylesine üzgündü ki üzüldüğünü sesinden bile anlayabiliyordum. “Ay Ceren, gören de bir yere gidiyorum sanır.” dedim şakaya vurarak. Otobüse binip evin yolunu tuttuk. “Ne diyor Baran?” dedim, Ceren uzun süre kafasını telefonundan kaldırıp bana bakmayınca. “Öyle havadan sudan konuşuyoruz ya.” diye geçiştirdi beni. Üstelemedim, anlatmak isterse anlatırdı.

Eve geldiğimizde hızla içeriye girip tabakları aldım. “Ben gidiyorum, akşama görüşürüz.” dedim ve Ceren’in yanağına küçük bir öpücük kondurup evden çıktım. Şanslıydım neyseki. Seramikçi bize yakındı. Çok uzun sürmeyen bir yürüyüşten sonra seramikçiye gelmiştim. Dükkanda içeriye girdiğimde saf çömlek kokusu burnuma doldu. “Kolay gelsin.” dedim ustaya bakarak. “Buyur kızım?” dedi usta. “Benim pişmesi gereken tabaklarım vardı da, onun için gelmiştim.” dedim kucağımda tuttuğum poşetin içindeki tabakları gözlerimle göstererek. “Tabii, bırak kızım şuraya.” dedi usta sağ köşedeki masayı göstererek. Masaya ilerledim. Elimdeki poşeti dikkatlice masaya bırakıp ustaya döndüm. “Ne zamana hazır olur ustam bunlar?” Usta gülümsedi. “Sana ne zamana lazım?” dedi, hâlâ gülüyordu. Fırından çıkardığı çömlekleri bir kenara ayırıp yüzüme baktı. “Aslında bugün teslim almam lazım.” dedim istekli bir sesle. “Haydaa, ne yaptın kızım? Yarına ancak alırsın. Dinlenmesi lazım bunların.” dedi şaşırarak. “Öyleyse yarın öğleden sonra saat altı gibi olur mu?” dedim uzlaşmak istercesine. “Olur, o zaman gel al.” dedi kabuk ederek. “Teşekkürler, kolay gelsin.” diyerek dükkandan çıktım. Eve dönmek için yavaşça adımladım. Bu sokaklardan son geçişimmiş gibi tadını çıkartmak istedim her bir sokağın. Köşedeki simit fırınından aldığınız sinirlerin tadını anımsadım önünden geçerken. Ceren ile koşarak otobüs durağına gittiğimiz zamanları hatırladım. Bu sokakları özleyecektim. Ama en çok geceleri Ceren ile geceleri konuşmayı özleyecektim.

Evin önüne geldiğimde adımlarım durdu. İlk kez içeriye girip girmemekte kararsız kaldım. Ceren ile vedalaşmak istemiyordum. Her ne kadar her gün birlikte olacak olsak da eskisi gibi olmayacaktı. Her gece birlikte uyumayacaktık. Derin bir nefes alıp apartmandan içeriye girdim. Asansöre binmek yerine merdivenle çıkmak istedim. Bu apartmanın her santimini hatırlamak için yavaşça çıktım merdivenleri. Bizim dairenin önüne gelince anahtarımı çıkardım çantamdan. Kilidi çevirip kapıdan girdiğimde Ceren’in sesi geliyordu ama uzaktan geldiği için odasında olduğunu anladım. “Ben geldim!” diye bağırdım. Ceren koşarak orasından çıktı. “Hoşgeldin.” dedi. Yüzü buruktu. “Ben de valizimi hazırlamaya başlamıştım.” diye ekledi aynı ses tonuyla. “Ben de hazırlayayım, kitaplarımı falan kolilemem lazım daha. Senin gibi tek valizle gitmiyorum ben Ceren hanım.” Şakayla karışık söylediğim cümle Ceren’i biraz olsun güldürmüştü.

Odama geçip yatağın altından valizimi çıkardım ve dolabımdaki kıyafetleri düzgünce yerleştirdim. Biri büyük diğeri daha küçük olan valizlerim dolduğunda birkaç hafta önce balkona istiflediğim kolileri çıkardım. Kitaplarımı güzelce yerleştirdim. İki koli kitaplarımla ve bir koli de ayakkabılarımla dolduğunda kolileri sıkıca bantladım. Odaya dönüp baktığımda kalan tek şey sadece boşluktu. Uzun zamandır bu odada kalmamışım gibi bomboş ve ruhsuzdu. Duvarlarına sinen kahkahalarımız kulaklarımda çınlıyordu. Kapımı açıp odadan çıktım. Ceren de aynı anda orasından çıktı. “Akşam yemeği?” diye sordu sevecenlikle. Yemeği çoktan hazırlamıştı. Masaya oturduğumuzda ne o konuştu ne de ben. Sanki ikimizin de söyleyecek sözleri bitmişti. Birlikte sofrayı toplayıp odalarımıza döndükten kısa süre sonra Ceren’in kapısı açıldı.

Elinde valizi, kolunda çantasıyla gitmeye hazırdı. “Yine şasırttın beni, erken hazırlanmışsın.” dedim. Gözlerim çoktan dolmuştu. Ceren hızla kollarını boynuma doladı. “Çok özleyeceğim seninle geceleri uyumayı.” dedi. Ağlayacaktı neredeyse. Ben de ondan farksız sayılmazdım. “Ben de.” dediğimde gözümden akan yaşa engel olamadım. “Ama yine de her zaman birlikte olacağız.” diye ekledim Ceren’in yüzüne bakmak için çekilirken. “Bize kalmaya gelirsin, değil mi?” diye sordu. Ağlamamak için kendini zor tutuyordu. “Tabiki gelirim.” Kolların Ceren’in bedenini sardığında içimdeki hüzün tüm bedenimi ele geçirmişti. “Hadi, Ayşen teyze merak etmeden eve git sen. Ben de zaten sabah erkenden gideceğim, biliyorsun.” dedim gözümdeki yaşı silerken. Beni başıyla onayladı Ceren. Kapıdan çıkarken son kez gözlerini evde gezdirdi ve bana sıkıca sarılıp öptü. Apartmandan çıktıktan sonra başını yukarıya kaldırıp eve baktı. Pencerede olduğumu biliyordu. Taksisi gelince binmeden önce bana el sallayıp öyle bindi taksiye. O gidince ben de odama dönüp yatağıma uzandım.

Zaman ne ara bu kadar hızlı geçti, ne zaman gece oldu hiç farkında bile değildim. Üstüme örttüğüm pikeye sarıldım. Bu gece ilk kez bu evde Ceren'siz uyuyacaktım. Yanmaya başlayan gözlerimi yavaşça kapattım. Sabah bu evden gidecektim. Güç toplamalıydım.

Sabahın erken saatinde uyanıp kolileri evin girişine taşıdım. Valizlerim de kolilerin yanında yer bulduğunda kahvaltı için mutfağa girdim. Her sabah Ceren’e hatırlattığım kahvaltı bugün bana kalmıştı. Canım bir şey yemek istemiyordu. Buzdolabını açtığım gibi kapattım. Üstümü değiştirip geceliklerimi valize koyduktan sonra ayakkabılarımı giyip evden çıktım. Son kez bile bakmadım. Çünkü ağlardım biliyordum. Kolileri asansöre zar zor yerleştirip aşağıya indim. Valizlerim yukarıda kalmıştı geri dönüp onları da aldım ve taksi durağını arayıp bir taksi istedim. Kışa süre sonra gelmişti taksi. Söforden yardım istemek için çıktığımda Tuna’nın arabası gözüme çarptı. Arabadan inip yanıma geldi Tuna. “Ne işin var burada?” dedim sertçe. “Bunun için geldim.” dedi bana öğrenci kartımı uzatırken. Kartımı hızla alıp pantolonumun arka cebine koydum. “Teşekkürler getirdiğin için.” diye geçiştirdim Tuna’yı. “Siz taşıyabilir misiniz kolileri?” dedim şöfore bakarak. Adam kolileri taşımaya başlayınca Tuna araya girdi. “Gerek yok abiciğim. Ben götüreceğim hanımefendiyi.” dedi. Peki benim bundan haberim var mıydı? “Hayır, ben taksiyle gideceğim.” diye direttim. “Azra, ben bırakırım dedim.” dedi dişlerinin arasından. “Hem konuşmuş da oluruz.” dedi imayla. Gözlerimi kapatıp ya sabır çektim. Kabul etmesem gitmeyecekti. Gerçi geçen gün çok sert davranmıştım. En azından bir özür dilemeliydim. “Tamam.” dedim. “Kusura bakmayın.” dedim şöfore dönerek. Tuna şoföre para verdikten sonra kolileri ve valizleri arabasına taşıdı.

Yola çıkalı neredeyse on dakika olmuştu. Güya konuşacaktık ama ne o ne de ben konuşmuyorduk. “Özür dilerim." dedim utançla. “O gün çok ileri gittim. Öyle demek istememiştim.” diye ekledim. Gülümsedi sözlerimle. “Sorun değil, sadece ani bir tepkiydi. Beklemiyordum.” dedi sakince. “Barıştık mı?” diye sordum yüzüne bakarak. “Küs değildik ki.” dedi tebessüm ederek. İçime dolan rahatlamaya ben de gülümsedim.

Nihayet yurda geldiğimizde içeriye girdim önden. “Merhaba, ben dün aramıştım. Bugün gelebilirdin demiştiniz.” dedim bir çırpıda. “İsim neydi?” dedi kadın. “Azra Ekici.” dedim. Bir süre bilgisayardan bir şeyler yaptı. “Dün akşam arayıp iptal etmişsin. Odada şu an başka biri var.” dediğinde şokla gözlerim yuvalarından çıkacak kadar açıldı. “Nasıl olur? Ben aramadım ki.” Dedim şaşkınlıkla. “Buraya öyle bir almışız. Şu an giremezsin ama odalardan biri boşalır boşalmaz seni alırız.” dedi kadın. Hayatımda her şey yolundaymış gibi bir de bu çıkmıştı başıma. Şimdi de yatacak yerim yoktu iyi mi. Hayat bana gülüyordu ama başka taraflarıyla. Nereye gidecektim şimdi?

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.