Bekleyen her şey bir gün solar ve ölür. Bu bir papatya da olabilir veyahut bir umut da.
Sabahattin Ali
Bu kimse kolları omuzlarımı sımsıkı kendine kenetlemişti. Vücuduma değen ellerini kırıp öldürmek içimden gelen büyük bir istekti. Arkamdaki kişinin kolları arasında kalbim şiddetle tepki olarak çarpıyor, derin nefesler alarak kalbimi sakinleştirmeye çalışıyorum ama nefesim de daralıyor, kollarım titriyordu, eş zamanla kucağımdaki çiçekler kollarımın arasında titriyordu. Krize girmeden çözmem gerekiyor. Yüzümdeki yangının vücuduma dağılmasın diye bir adım ona doğru yaklaşıp bacağının arasına ayaklarımı yerleştirdim. Olamaz, ona yaklaşmak sonucunda bacağım titriyordu. Titreyen tek bacağımı sertçe yukarıya kaldırdım. Kolları sıkı tutuğu omuzlarımdan gevşetti. "Ah." diye daha fazla dayanamayıp inlemeye başladı. Bu ses Toygar'a aitti. Kolları omuzlarımı bıraktı ve geri geri gitti. Hemen arkamı döndüğümde karanlıktan yüzünü göremedim. Biraz geriye gittiğimde bahçede yanan lambalar ve masanın üstündeki mum loş ışık yayarak bir sima gördüm. Toygar'dı. Ezbere bildiğim yerden gidip komütatöre bastım ve büyük gri avizeden güçlü bir beyaz ışık yayıldı. Tahmin ettiğim gibi Toygar'dı. Acıyla inliyor, beli eğik biçimde ve eliyle karnının alt kısmını tutuyordu. Orman yangını gibi yanan yemyeşil gözlerini bana yöneltti. Yüzünde benim ona vurduğum için hoşnut bir ifadesi vardı. Acı onun için mutluluk demekti. Ellerini karnından çekip eğik olan belini doğrultu.
"Yine performansın tam." Dedi baştan aşağı yanan gözleri ile beni süzmeye başladı, süzerken bir taraftan da solgun olan alt dudağını ısırıyordu. Kusursuz olan burnunu çekip başparmağı ile sildi.
"Benim performansım her zaman tam, özellikle şerefsizlere karşı." Diyerek ona atıf da bulundum. Üzerinde ince beyaz çizgiler olan siyah gömlek, altında siyaha yakın koyu gri pantolon ve siyah ayakkabıları ile çok uyumlu görünüyordu. Böyle güzel giyinmek zorunda çünkü o bir kıyafet tasarımcısıydı. Dediklerime inat bana doğru soğuk ve yavaş adımlar atmaya başladı.
"Sana o çiçeği kim aldı?" Dedi ateşle yanan gözleri kucağımdaki çiçeklerime takıldı. Kolumda bir kan izi vardı ama o onu sormayıp çiçekleri sordu. Gerçekten çok garip bir adamdı. Şakayık çiçeğine baktığımda bana sevgi, şefkati temsil ederdi ama bu beyefendi görünümlü mazoşiste şefkatinin Ş'si bile yoktu. Adımlarını hızlandırıp yanıma geldi "Afşin." dediğinde nefesleri yüzüme dokunuyordu. Derin nefesler almaya çalışarak sinirimi ve krizi koruyordum. O soğuk elini kaldırınca kendimi çekecektim ama o beni güçsüz gösterirdi, çekmedim ve Toygar da elini yüzüme aşırı narince dokunmaya başladı. Dokunuşları bir pamuktan bile narindi. Pamuk kadar yumuşak dokunan elleri sanki bana şamarlar atmamış gibiydi. En çokta bu acıtıyordu, bana şiddet uyguladığı elleri sevmeye karar vermişti. İşte bu acıtıyordu, istediği zaman, istediği şekil davranması. "Sana o çiçekleri kim aldı?" diye yineledi sorusunu. Elinin arasında gözlerimi çiçeklere diktim. Öyle güzel, öyle narindi ki karşımdaki şahsa anlatmaya değmezdi.
"Kendim aldım." Dedim sıkıntılı bir nefes verip yumuşak dokunan elini bir kenara ittim. Açık yeşil gözleri ellerini ittiğim için öfkeyle bakmaya başladı. "Bundan sana ne?" Onun gözlerinin tek öfkeyle değil başka bir his ile yandığını gördüm. Bunu tanıştığımızdan beri gördüm ama ben onun hayatında çok bir şey bilmiyordum zaten. "Ben sana hesap verecek değilim!" Onun beni sıkıştırmaya çalıştırdığı duvar kenarından sıyrılarak onun arkasına geçtim.
"Bana yalan söyleme kadın!" Dediğinde daha çok eve ayrı bir güzellik katan çiçeğe baktım. Bu çiçek bana rahatlık, sakinlik, öz güven ve huzur veriyordu ki evi bununla donatmak istiyorum. Burnumu çiçeklere yaklaştırdım ve gözlerimi kapatıp içime çektim, kokladıkça benim burnumda cennet bahçesi açıyordu. Tüm kötülükler benden uzakmış gibi hissettim ta ki gözlerimi açana kadar, meğersem tüm kötülükler benim yanıma başımdaydı. "Sen kendine çiçek almazsın, sevmezsin bile." önümü döndüm.
"Beni tanıdığını sanıyorsun değil mi?" Dedim o da bana önünü döndü. Ben ondan sadece üç adım uzaklıktaydım ama yeteri değildi, onunla aramızda en az üç bin kilometre olmalıydı. Ben onun ayaklarına bakınca adım atmaya başladı. Tek kaşımı kaldırıp onu küçümser bakışlar attım "Ben çiçeklere bayılırım, özellikle şakayık çiçeğine." Toygar avına kilitlenen aslan gibi çiçeğe bakıp pençeleri ile kucağımın arasındaki çiçekleri aldı. Toygar'da benim yaptığım gibi yaparak gözlerini kapatıp çiçeği burnuna yaklaştırdı ve içine sesli şekilde kokusunu çekti.
"Sevmedim bu çiçeği." Dediğinde gözlerini açıp çiçeklerin arasında bana baktı. Çiçekleri gözlerinin önünde indirip çiçekleri tutan eli aşağıya indi. Çiçekler tersine dönmüştü. Çiçeklerin yere bakması benim canımı sıktı ve hızla atılarak çiçeği elinden aldım. Şakayık çiçeğin biraz yaprağı yere doğru süzülerek düştü. Toygar'ın yüzüne baktığımda mide bulandırıcıydı ve ondan nefret ettiğimi tekrar anladım.
Aslında bana attığı son kazıktan sonra oldu.
"Şimdi söyle senin burada ne işin var?" Dedim ona arkamı dönüp pencereye doğru adımlar attım. Pencereyi kapatan beyaz tül ve yanlarında koyu gri fon perde vardı. Zaten salonda gri, siyah ve beyaz ağırlıktaydı. Pencerenin kenarına vardığımda tam karşımda bana güçlü durmamı söyleyen Ay vardı. Ay'ın tam karşımda durmuş olması bu gecenin pekte iyi bitmeyeceğine işaretti. Bahçenin ışıkları Ay'ın ışığı ile birleşerek güçlü bir ışık seline uğratıyordu beni. Ay ile birlikte çiçeklerimi kokladım. Kimseden görmediğim şefkati bu çiçekten görüyorum. Ay'ın ışığı tam olarak bana değil, çiçeklerime vurmaya başladı. Çok şaşırtmıştım. Ay'da demek ki bu çiçeği sevdi. Toygar hemen yanıma gelip biraz ötemde durdu. Hızla perdeyi sola doğru çekti. Perde dışarıyı görmemi engellemişti ve çektiğinde ay ile aramızdaki perde kalktı. Toygar ellerini arkada birleştirip seyre koyuldu dışarıyı.
"Nikâhımız için sana elbise göstermek için geldim." Dedi ciddi ciddi. Ben ona telefonda demiştim evlenmeyeceğimi. Neden anlamamakta ısrar ediyordu? Sevgi desem değildi. Ters ters ona bakarak kahkaha attım. Gülmek içimden geldiği için atmıyordum, sırf ona inat olsun diye güldüm.
"Sen neyin kafasını yaşıyorsun?" Dedim sinirlerime hâkim olmak için çiçeği tekrar kokladım ve koklayarak devam ettim sözlerime. "Ben birkaç gün içinde akıl ve ruh sağlığı hastanesine yatacağım." Koklamayı kesip ona bakacakken kendimi alıkoyup engelledim ve dışarının güzel ışıklarına baktım. "Bil bakalım niye yatacağım hastaneye?"
"Bana olan aşkın, seni Mecnun ettiğinden." Diye cevap verdi.
"Yalnız senin aşkın beni delirtti." Mırıldandım dışarıya bakmaktan vazgeçip solumda yer alan masaya baktım. Son derece kusursuz bir sofraydı. Patates püresi, dana bonfile, pilav, salata ve envai çeşit vardı. Gerçekten bir kuş sütü eksikti. Masaya serilmiş açık gri örtüsü ve karşılıklı konulmuş iki beyaz tabak. Tam orta duran şamdanların üstünde mumlar yanılıyordu. Masanın güzelliğinden kendimi alamazken "Aşk tehlikeli bir duygu; kör eder, sağır eder. O kişi sana kötülük yapar, görmezsin, daha olumluya yormaya çalışırsın. O kişi sana kötü sözler söyler ama sen çoktan pembe gözlüğünü takmışsındır, hiçbir şey duymazsın." Derin nefes içime çektim ve içimi nefesimi hapsettim. "Ben sana bu dediklerimin hepsini yapıyorum görmüyorsun, duymuyorsun. Ondan umudu kes! Evlilik yok!" Gözlerinin içine ikinci defa dikkatli baktım ve gerçekten nefret ediyordum. "Muhteris, kısacası senin aptal duyguların, mental sağlığı yerinde olan biri yatacak hastaneye." Yüzüne baktıkça onun bana yaptıkları tek tek geliyordu. Yavaşça arkamı dönüp devam ettim "Bence hastaneye yatması gereken kişi ben değil, sensin."
"Yatmayacaksın!" Diye kükrerken, hızla önüme geçti gözlerini gözlerime sabitledi. Dişlerini sıktığından alnındaki damar belirginleşti ve burnunun kemerini sıktı. Kumral teni sinirden kıpkırmızı kesildi "Eğer..."
Sözünü keserek diyeceğin şeyin devamı ben getirdim "Eğer yatarsam şantaj mı yaparsın? Yoksa beni tehdit mi edersin? Ya da bana mı dokunursun? Mesela ben yatarsam, sende mi yatarsın? Eğer ben yatarsam, beni döver misin? Ya da kesin şunu yaparsın ciğerimi mi yakarsın?" Söylediklerim içimi yaktı. Ben zaten bunların yaşıyorum. Ağlamak istedim, anlaşılmak istedim, isyan etmek istedim. Nefretim hayatımdan ağırdı. "Hiç beni tehdit etmeye kalkma, zaten her Allah'ın günü bunları sen ile babam yaşatıyorsunuz." Ağlayamadığımdan sinirim iyice tepeme çıktı. Sinirden ellerim titredi, ellerimle beraber çiçeklerde titredi. Başımı kucağıma eğip çiçekleri koklayıp çiçeklere hitaben "Siz üzülmeyin zaten hayatım cehennemden farksız." diye mırıldandım.
"Ben seni sevi..." bu kelimeyi demesine izin vermedim.
"Sevme beni." dedim "ben artık senden, babamdan, senin babandan ve en önemlisi de kendimden bıktım." Üstümde hayat bıkkınlığı nasıl geçecek bilmiyorum. Çiçeklerim bu kadar kırgın kelimeler işitince küser, bu yüzden devamı getiremeyecektim ama ağzım durmuyordu, başımı çiçeklerden kaldırıp "Ölmek istiyorum anla bunu."
Konuştuklarım son dediğim kelime onun hoşuna gitmeyecekti. Çünkü acı verir ama ölmemi istemezdi. Toygar bana acı çektirerek hayat buluyordu. Toygar'ın teni artık tamamen kırmızıya boyandı. Dediklerim benim de zoruma gitse de ben bunları yaşıyorum, onlar ise dediklerimi yapıyorlardı. Gözlerim hızla doldu ve kafamı iyice çiçeklere gömdüm. Sessiz ve minnak gözyaşlarım çiçeklerin arasına karıştı. Hızlıca o şakayıkın ciğerime bayramları yaşatan kokusunu çektim. Gözlerimdeki çeşme kirpiklerim ıslatırken kafamı kaldırdım. Toygar hızla çiçeği aldı ve benden biraz uzaklaştı. "Bu aptal çiçeği koklama artık." dedi cebinden siyah çakmak çıkarttı. "Benden fazla neyi seviyorsan onu senden almak için elimden geleni yapacağım."
"Hayata seni de, kimseyi de sevmeyeceğim muhteris." Çakmağı kapağını açarken başparmağı çakmağı atşledi. Lila rengindeki kâğıdı tutuşturup ateşe verdi. Ateş dağılıp çiçeklere yayılmaya başladı. İkimizin arasında başka konuşma olmadı. Sadece aramızda yükselen bir duman, ateş, şakayık çiçeğinin yanık kokusu ve ben de yanan soluk umutlar kokuyordu. Çiçekler ateşle yanıp soldu tıpkı solan umutlar gibi. Gözlerimdeki yaşlar yanan çiçekleri için yanaklarımdan süzülmeye başladı. "Senden nefret ediyorum." Dedim ağlamak ile nefretin bir arada bulunan tınıyla "Sen yaşadığın müddetçe de senden nefret edeceğim. Ben ölsem, sen yaşasan bile ruhum senden her zaman nefret edecek."

"Ben seni severken, sen benden nefret edemezsin." Dedi yeşil irisi yanan çiçeklere bakıyordu. Alevler onun göz bebeklerine kadar işlemişti. Eli kırılasıca eli yanmasın diye hızla perdesini çektiği pencerenin yanına gidip pencereyi açtı ve yere yanan çiçekleri attı. Havanın ılık serintisi dışarıdan firar edip evin içine hapsolmak için geliyordu. Gözyaşlarımı nazik serinti kurutuyordu ama durmadan yenisi aktığı için kuruması imkânsız gibi görünüyordu. Toygar pencereyi kapatıp bana döndü "O aptal gözyaşlarını sil!" Emir verdi. Gözleri kısıp bana kısa ve tehlikeli adımlar atmaya başladı. Adımlarından ve Toygar'dan korkuyordum.
Ben Afşin'im güçlü değilim. Güçlü olmayan biri güçlü olan zalimden kaçardı. Ben tam olarak o bana adım attıkça ben de geri adımlar atıyordum. İki adım vardı aramızda. Geri vites yaparak kapıyı arkama aldım. Sol göğsümün orada bulunan hayrını görmediğim et parçası yanıyor ve korkuyla çarpıntı yapıyordu "Benden kaçma... Başaramazsın." Tehlikeli tebessümü fazlalaşınca arkamı döndüm ve kaçarcasına yürüdüm.
"Kendime söz veriyorum ki seni bir gün öldüreceğim." Diye kendi kendime mırıldanırken, o benim bu mırıltımı duydu ve kahkaha fırladı ağzından "Seni öyle bir yere gömeceğim ki mezarında ne çiçek açacak, ne de çiçekler atılacak." Son iki adım kaldı. Bana bir şey yapmadan buradan çıkmam lazım. Ben bu bakışı biliyordum. Bu yüzden kapıdan son iki adım attığımda kolumdan hızla tutup sola doğru duvara yasladı. Toygar bana öyle yakındı ki nefesi yüzüme vuruyor ve benim nefesim ile onun nefesi birleşip yükseliyordu. Kalbimin hızına, vücudumun yanması, nefesimin düzensizliğini kontrol edemiyorum. Gözlerimin önünü kararıyordu. Bayılırsam, bana ne olacağını çok iyi biliyorum. Kendimi güçlü tutmalıyım. Hadi iç sesim bana akıl ver diye geçirdim. Akıllı bıdık sadece yalan söylediğimde aklımı kemiriyordu. Nefes alamıyorum. Krize gireceğim. Toygar boyunu biraz eğip yüzünü yüzüme sabitledi. Dudaklarını biraz daha yanağıma yaklaştırırken elini pantolonun arka cebinden kırmızı bir ruj çıkarıp kapağını açtı ve gözlerini gözlerime sabitleyerek kırmızı ruju dudaklarıma sürdü.
Dudaklarını yanağıma yaklaştırarak sürtüyor ama öpmüyordu "Seni öpmek haramsa beni kırmızı dudaklarının ateşinde yaksınlar." diyerek dudakları dudaklarıma yaklaştırırken, yüzüm yanıyordu. Aslında tüm vücudum onun dokunmasıyla yanıyordu. Zorla nefesler alamaya çalışırken aynı zamanda göğsüm çok iniltili çıkıntılıydı.
Yapıştırır ağzının ortasına görsün gününü...
"Sen bana iyi geliyorsun." Diye dudaklarını uzaklaştırıp sımsıcak nefesi yanağıma vurdu. Toygar gözlerini kapatıp dudaklarını yüzümde sürterek boynuma kadar indi. Gözlerimden yaşlar boşalıp onun dudaklarına değiyordu ama umursamadı. Burnunu boynuma yasladı ve nefesini içine çekti.
Bu hayata tek dileğim vardı artık; o da Toygar'ın bana ettiklerini çekmesi. Acıyla gözlerimi kapatınca kapalı olan gözlerim hala ağlıyordu. Gözlerimin önüne tek iki yıl önceki lanet gün geliyordu.
"Bana dokunmayacaksın!" Dedim o günün şiddeti ile gözlerimi açtım. "İzin vermem." O kafasını gömdüğü boynumdan ilk olarak burnunu ve dudaklarını çekip yeşil gözleri bana baktı. "Bilincim açık olduğu müddetçe bana dokunmana izin vermeyeceğim." Hiçbir şey demeden elini yanağıma yerleştirip onun yüzünden akan gözyaşlarımı sildi. "Dokunma bana artık." Bağırıp elini elimin tersiyle ittim. İki elimi süratle göğsünün altına yerleştirip sertçe ittim. İki adım sendeleyip geri gitti. Benim için yeteri değildi. Bacağımı kaldırıp onun karnından vurdum.
Yüzü acıyla kıvranırken hemen o ifadeyi değiştirip memnun olmuş gibi bir ifade aldı. Beni küçümser biçimde bakıp gözleri ellerime takıldı. Önceki ifadesini silip kaşlarını çattı "Yüzüğün nerede?" Diye evi yıkacak tınıyla bağırdı. Hiç cevap vermedim. Çünkü ben yüzüğü bir hafta önceden çöpe atmıştım. Toygar cevabımı beklemeden cebinden kırmızı, küçük bir yüzük kutusu çıkarttı. Kutuyu açarak bana döndürdü. Tek taşlı tam tur pırlantalı yüzük. Yalnız bu diğerinden daha büyüktü pırlantası. Bana tekrar yaklaştığında geri adım attım ama sona yaklaşmıştım. Bir yere gidemedim. Sol elimi tutup "Bu yüzük bu parmaktan çıkarsa o parmağın yok olmuş olur." Apaçık tehdit etti. Yüzük parmağıma taktığında elimi hızla ondan çektim. "Bu yüzük hem senin, hem de benim hayatımı bağlayacak." Sesinin tınısı aşırı yüksekti. Gözlerimdeki yaşlar artık kontrol edemiyorum ve ağlıyorum. Her zaman kendime ağlamak güçsüzlüktür diye avuturdum ama kendimi avutacak bir şeyim yok!
"Tamam ağlama... Özür dilerim... Bir daha sana sesim yükselmeyecek... Hadi şimdi gel yemek yiyelim." Dedi yüzsüz, şerefsiz. Duvar kenarında sıyrılarak gri koltuklara yakın bir yerde durdum. Toygar ise benim hareketlerimi tek tek izleyip bana doğru döndü.
Dudaklarımı aşağıya sarkıtıp elimle gözyaşlarımı sildim "Özür dilemenin de bir edebi, adabı var." Diğer elimle yüzükle oynamaya başladım. "Özür dilerim demek; sana yaşattıklarımı bir daha yaşatmayacağım demek ama sen sürekli yapıp özür diliyorsun ve aynı hatayı defalarca yaşatıyorsun." Yüzüğü onun suratına fırlatmak için sabırsızlanıyorum ama bana yüzük lazım olabilirdi. Sonuçta parasız kalacağım günler yakındır. Yüzüne bakıp "Senden ricam seven adam rolünü oynama! Millet inanıyor. Bana yaptığın iğrençlikten sonra seni hiçbir zaman sevmeyeceğim."
"Sen benim gibi seven bok bulursun." Yüzüme baktığında benim yüzüm alaylıca kıvrıldı.
"Allah'tan dileğim senin gibi seven erkekleri tüm kadınlardan ırak etmesi." Dedim uzaklaşmaya çalışırken, o bana yine yakınlaşmaya çalışıyordu. "Sen güzel sevmiyorsun, acı çektiriyorsun." Masaya yaklaşıp tansiyonum düşmemesi için iki bir şey ağzıma alıştıracakken bileğimi kavrayıp kendine döndürdü. Gözlerinin içi kırmızılaşırken dişlerini gıcırdatıyordu. Gözlerinin içine bakarken bileğimi sıktı. Acıyla inlemek istedim ama engel oldum, bu beni aciz gösterirdi.
"Sana seviyorum diyorsam, sen de beni seveceksin! Ben sana yemek yiyelim diyorsam yemek yiyeceğiz." Dedi toksik, şerefsiz. Bileğime baktığımda kırmızılaşıyor, biraz daha böyle sıkarsa morarmaya da başlayacaktı. Midem çok kazınıyor, başım dönüyor ve başım ağrıyordu. Tam bayılmanın eşiğindeyim ama gururum beni ayakta tutuyordu.
"Sen onu her dediğine itaat eden itlerine söyle! Ben senin o itlerinden değilim." Dedim diz kapağımı karnı arasında otuz santim vardı. Dizimi onu karnına geçirdim. Hiç acı duygusu oluşmadı yüzünde. Direndi, direndim. Yaptığıma inat bileğimi daha fazla aşağıya çekti. Onun önünde dizlerimin üstüne düştüm. Bileğim çıkmış gibi acı ve ağrı oluşurken yukarıda duran kolumu hiç bırakmayıp o da elini yere dizlerinin üstüne oturdu. Karşı karşıya dururken elini saçlarımı tutmak istedi. Kolu bana kalkınca bileğini hava da yakaladım. "Dokunmayacaksın bana."
"Saçlarını okşayacaktım." dedi ben de onun bileğini aşağıya indirerek sıktım. "Sen iyi misin Afşin?" Beni suçlu durumuna düşürmek için söylüyordu bunu "Sadece bir yemek." Elini bileğimden çekmedi ama biraz gevşeterek dizlerini dizlerimle birleştirdi.
"Ben seninle bir yemek yedim kayık olan hayatımı daha fazla kaydırdın." Tam da her şey o yemekte başlamıştı. O günden sonra hiçbir şey yerli yerinde olmamıştı zaten. "Çiçeklerimi soldurdun, gözyaşlarımı çoklaştırdın. Hala benden bir şans isteme." Ayağa kalkıp bileğimi kendime doğru çektim ve kurtardım.
"Öyle mi olmuş?" Dedi yere ellerini koyup ayağa kalktı. "Ama ben bu yemekte sevgili anneciğinden bahsedecektim."
Beynimden vuruldum.
Annem mi?
Benim annem?
Terk eden annem.
Bana şart koşuyordu ama anneme ulaşmam için önemli bilgiler verebilirdi.
"Annen." Diye kelimeyi yineledi.
"Annem mi?" Dedim afallayan sesimle. Toygar başını olumla salladı "Beni doğuran kadın, beni terk etti ve asla dönmeyecek."
"Terk ettiğine mi inanıyorsun?"
"Ne biliyorsan anlat?" Diye kükredim.
"Benimle yemek yersen neden olmasın?"
"Sadece masaya otururum, yemek yemem." Kafasını olumlu salladı.
Ben ona bir şey demeden siyah kumaşla döşenmiş sandalyeye oturdum. Muhteriste benim karşımda duran kocaman masanın karşısında bulunan sandalyeye oturdu. O sırada cebimdeki telefon titredi. Cebimden usulca çıkardım ve masanın altında gelen iki tane mesaja baktım.
Prof. Dr. Gülsüm Açıkyol Psikiyatri Kliniği: İyi günler Afşin Hanım, 19.06. 2023 tarihinde, saat 13.20'de İstanbul Bakırköy Prof. Dr. Mazhar Osman Ruh Sağlığı ve Sinir Hastalıkları Eğitim ve Araştırma hastanesine yatışınız yapılacak, sağlıklı günler dileriz.
Yüzüme mahzun bir ifade ile diğer gelen mesajlara baktım.
05*********11: Çiçeklerden akan gözyaşları çiçekleri öldürür. Senden akan gözyaşları ile de ben seni öldüreceğim.
Hemen ardında bir tane daha mesaj geldi.
05********11: Gönlünde olan çiçekleri alıp senin mezarına dikeceğim.
Toygar'ın "Bugün biz seninle tanıştık." Dediğinde kendime lanetler okumaya başlayarak telefonu cebime koyup ona baktım. Nereden bulaşmıştım bu belaya. Bugün tam 17 Haziran'dı ve biz de 2017 Cumartesi günü tanıştık. Tam o gün başladı her şey.
17 Haziran 2017 Cumartesi günü
İtalya/Milano
20 yaşında genç bir kızdım o zamanlar. İlk defa bir defileye manken olarak katıldığım için kalbimde çok acı bir sızı hissediyorum. Buraya gelince sızılar daha fazlalaşmış ve isyan ediyordu kalbim. Aklım ise bu kendi hüsnükuruntum olduğuma karar verirken, bu ikilemde kalmıştım.
En fazla ne olacaktı ki?
Hem buradaki yürüyüşüm sayesinde namıma nam da ekleyecekti. Kalbim olumlamalarla doldururken babamın benim sayemde kazandığı paralar geldi. Babam benim gözlerimde bulunan heterokromi hastalığım yüzünden gözlerimden nefret ederken, bu gözlerimi halk sevmiş ve ünlüleştirmişti.
Buranın sahibi Toygar Kızıltan 26 yaşında genç bir delikanlıyken, güzel elbise ve kıyafet tasarımları ile hem Türkiye'ye, hem de Dünya'ya namını duyurmuştu. Bana ise bu defile de yürümem için 15 Milyon Dolar teklif gelince babamın gözleri dolar ibresi alarak gözü kapalı evet demişti, bana hiç fikrimi sormadı bile.
Kalbime ince sızı bu yüksek meblağdaki teklifi ben ret edince, babam ise bana annemin saç tellerini vermek ile şantajcılık yapınca kabul ettim.
Üzerimde Toygar Kızıltan'ın imzası bulunan, sadece beş kişi için üretilen özel tasarım elbisesini giymiştim ve makyaj yapılması için makyaj koltuğuna oturmuştum. Makyöz bir mankene abartısız makyaj yaptıktan sonra sıra bana gelmişti. Erkek makyöz dönebilen sandalyeyi kendine çevirerek yüzüm her hatlarını inceledi. "Yüzün çok kusursuz, sana makyaja gerek yok." Dediğinde gözlerini benden alarak makyaj masasına çevirip ellerini her renkten olan rujların üstünde gezdirirken "Dudakların kurumuş ve solgun görünüyor." Eline elbisemi belli edecek iddialı kırmızı renkte ruju aldı ve parmaklarının arasında duran rujun kapağını açarak dudaklarıma uygulamaya başladı. "Kirpiklerin de yeterince pigmentleri koyu değiller, rimel uygulayacağım." Diye bana bilgilendirme yaparken eline ünlü markanın rimellini eline alıp kirpiklerimin üstünden birkaç kere geçti. "İşte bu." Diyerek oturduğum sandalyeye aynaya döndürdü ve ayağa kalktım.
Kenarlarında ışık olan aynanın altında kendime baktığımda; çıplak omuzlarımdan bukle bukle dökülen koyu sarı saçlarım, dış kısma yakın mavi harelerim ve gözbebeğime yakın olan amber renkte harelerle çok iddialı görünüyorum. Ayağa kalkarak üstümde olan ve bedenime cuk diye oturan elbise dikkatimi verdiğimde; siyah uzun elbise, etek kısmından üst bacağıma kadar uzanan derin yırtmacı, üst kollarımda asılı duran siyah kalın askısı, üst kolumdan göğüslerime kadar uzanan V şeklinde dekoltesi, göğüslerimi ful kaplayan inci düğmeler ve sırtımdan belime kadar uzanan V dekoltesi, sırtında da gerçek inci kullanılmıştı.
Aynadan gözlerim elbisenin üstünde gezinirken, gözlerim kendi simam ile karşılaştığımda babamın benim gözlerime dediği sözler kulaklarımda yankı yapıyordu. Şu gözlerine bak iğrençsin. Bu gözlerle seni kimse sevmez. Bir daha şeytan gözlerini bana dikme.
Gerçekten de kusurlu gözlerimi kim sevebilecekti ki?
Bunlar aklıma geldikçe yüzüm acı ile kıvrılıyordu ya da ayağımı sıkan ayakkabı yüzünden de kıvranıyor olabilirdi.
Ayakta olduğumdan dolayı ayağımdaki siyah stiletto ayakkabı ayaklarımı şişirmişti. Arkamda kalan sandalyeye oturup bacağımı diğer bacağımın üstüne atarak ayağımdaki ayakkabıyı elime aldığımda ayakkabının numarasına baktım ama yazılar o kadar küçük yazılmış ki göremedim. Gözlerimi biraz daha yaklaştırdığımda ayakkabının sivri topuğu göğsümün ortasında duran inci düğmeye takılarak düştü ve eteğimin üstünde yuvarlanıp yere doğru giderken çıkış kapısına doğru yön aldı.
İşte şimdi elbiseye zarar vermekten para da alamayacağım, bir de tasarımcıdan azar da işiteceğim.
Almak için ayağa kalktığımda beyaz, inci düğme, siyah parlak bir çift ayakkabının önüne düştü. "Bu sizden düştü galiba." Dedi kalın sesli adam, gözlerimi sesin sahibine çevirdiğimde afalladım. Yok artık Toygar Bey... İşte şimdi azar vakti yüklenecek. Diyecekleri kelime aynı, ben sana o kadar para veriyorum, verdiğim parayı hak etmiyorsun gibi kelimeler söyleyecek.
Toygar Bey'in yüzüne baktığımda sarışın bombasıydı; Kumral teni, oval yüzü, açık yeşil hareleri, orta kalınlıkta yay kıvrımlı dudakları, yeni çıkmaya başlamış hafif kirli sakalı, keskin çene hattı ve alnına düşen saçlarıyla yakışıklı herifti. Üstüne giymiş olduğu lacivert smokin, beyaz gömlek ve boynuna takmış olduğu papyonla uyumlu olmuştu. Benden yalnızca dört santim uzundu. Toygar Bey eğilerek düğmeyi yerden alıp parmaklarının arasında sıkıştırdı ve tek gözünü kapatıp diğer gözüyle düğmedeki boşluğun arasından düşen noktaya bakıyordu.
"Ç-çok özür dilerim." Dedim mahcuplukla. "Gerçekten bilerek olmadı." Elimdeki ayakkabıyı biraz daha havaya kaldırarak "Ayakkabılar ayağımı sıktılar, ben de bakarken düğmeye takıldı." Açıklama yaparken, Toygar Bey gözlerime bakmayarak düğmenin düştüğü yeri inceliyordu. "Bedeli ne ise ödemeye hazırım."
Toygar Bey yine gözlerime bakmayarak "Duygu bana oradan iğne ve siyah iplik getir." Dedi benim sözlerime karşı bir tepki vermedi ama içinde sinirlilik olduğunu görüyorum ve bana bu yüzden de bakmıyor olabilirdi. Aramızda otuz santim bırakarak karşıma geçerek elbiseyi tutup kendine doğru hafifçe çekti. "Bu elbisenin her bir inci tanesi gerçek ve özel tasarım. Sadece beş kişi için üretildi. Siz bunu giyen ilk kişisiniz." Diyerek anlına düşen kâkülünü geriye doğru savurdu.
Gözlerimi makyöze doğrulttuğumda iyi halt yedin bakışlar atarken, gözlerimi Toygar Bey'e yönelttiğimde o da açık yeşil gözlerini bana yöneltmişti. Adamın hafifçe ağzı açılırken gözlerime uzun uzadıya bakıyordu.
Dudaklarımı aralayarak tekrar özür dileyeceğim zaman Duygu Hanım yanında durup aramıza girdi "Toygar Bey istediğiniz iğne-iplik." Dedi kızın konuşmasıyla elin arkaya doğru uzattığında yine gözlerini gözlerimden ayırmadı. Gözlerimi rahatsız olduğumdan çekip Duygu'ya yönelttim. Toygar Bey'de gözlerini benden alıp elindeki ipliği kopartarak iğnenin deliğinden geçirdi. Bana yaklaşarak göğüs kısmından tutup, düğmeyi dikmeye başladığın da iğne batmaması için dikkat ediyordu.
"Gerçekten çok üzgünüm, her şey benim yüzünden oldu." Dediğimde Toygar düğmeyi dikerek bir adım geriye gidip elbiseye baktı. "Bu elbisenin bedeli neyse ödemeye hazırım."
"Özrünüzü bir şartla kabul ederim." Dedi gözleri yırtmaç olan bacağımdan yukarıya doğru kayarak gözlerimi buldu. Arkadan podyumu yöneten adam benden önce çıkacak mankenin ismini söyledi ve manken podyuma yürümeye başladı. "Bana isminiz bahşedersiniz özrünüzü kabul ederim." Derken alt dudağını kırmızı rujlu dudaklarıma bakarak ısırıyordu.
"Afşin." Dedim afallayarak. "Afşin Erdağ."
"Afşin." Diye tebessüm ederek mırıldandı. "Demek bu güzelliğin sahibinin ismi Afşin." Bir şeyler hatırlamış gibi gözlerini sola doğru kaydırdı."Evet, hatırladım. Siz yüklü meblağ da para ödediğimiz mankensiniz. Hatta bu kadar para alacağınız duyulunca magazine çıkmıştı."
"İsterseniz, elbisenin bedeli olarak para ödemeyeniz."
Umarım evet demez çünkü babam bu elbiseye zarar verdiğimi duyar da para alamayacağımı öğrenirse ağzıma sıçardı.
"Bu elbise bin bir emek ve uğraşla hazırlandı." Dediğinde anladım ki para alamayacaktım. "Ama elbise sanki sizin için tasarlanmış gibi." Gözlerini elimdeki ayakkabıya dikerek elimdeki ayakkabıyı usulca alıp ayakkabıyla oynamaya başladı. "Bu elbisenin bedeli olarak sizinle akşam yemeği yersek kabul ederim."
Nefret ettiğim cümlelerden bir tane daha...
Genelde podyumdan indikten sonra orada bizi izleyen birkaç seyirci yemeğe davet ederlerdi ve bunların hepsini ret ederdim. Çünkü yemekten sonra bana geçelim mi lafları çok oluyordu.
"Yemek mi?" dudaklarımı büzüştürerek bu kelimeleri söyledim. Baş başa demediğine göre kabul etsem iyi olurdu. Babamın gazabındansa, tanımadığım adamla yemek yerim daha iyi olur. "Bedel olarak kabul ederseniz kabul ediyorum."
"Tamamdır... Sıra sizin." Dedi arkasında siyahî tenli olan, esmer gözlü, dudakları kalın olan kadına bakıp İtalyanca konuşarak "Afşin Hanımdan önce sen podyuma çık Jabari." Kadın sesini çıkartmayarak podyuma doğru yürümeye koyuldu. "Ayakkabınız sıkıyordu değil mi?" dedi Toygar gözlerimin içine uzunca bakarken, kafamı olumlu anlamda salladım. Toygar Bey benden gözlerini alarak ayakkabının numarasına baktı. "Bu otuz yedi numara, orada aynısından otuz sekizini getirin." Elindeki ayakkabıyı asistana verdi ve asistan yanımızdan ayrılarak ayakkabıyı bulmaya gitti.
Toygar Bey benim gözlerimin içine bakarken, ben ondan gözlerimi kaçırarak etrafa bakıyordum. Kısa süre içinde yanımıza Duygu Hanım elindeki ayakkabı kutusuyla geldi. "İstediğiniz ayakkabı Toygar Bey." Dedi elindeki ayakkabı kutusunu uzattığında Toygar Bey eline aldı.
"Afşin Hanım buyurun oturun." Dedi diğer eliyle sandalyeyi gösterirken, ben de itiraz etmeden oturdum. Toygar bey önümde dizlerinin üstüne çökerek ayakkabı kutusunu yere koydu ve ayakkabı kutusunun içindeki ayakkabıyı çıkarttı. "Ayakkabınızı ben giydirmek isterim." Yine itiraz etmedim, suçlu olan bendim. Sıcak eliyle elbisenin eteğini topladıktan sonra eli ayak bileğimi kavradı ve ayakkabıyı nazikçe giydirdi. "Lütfen dik durun ve podyuma çıkın, sıra sizindir." Toygar belini doğrulturken ben de ayağa kalkıp podyuma doğru yürümeye başladım.
Sindirella masallı gibiydi...
Ama o masalda prens ve prenses mutlu bir hayata kavuşuyorlardı. Onlar ancak masallarda olan hayata hiçbir karşılığı olmayan manasız masallarmış, çocuk kandıran masallarmış.
O an daha dün gibi gözümün önüne geliyordu. Büyük bir tiksinti içinde yüzümü buruşturarak Toygar'a baktım. Ondan ikinci tiksinme sebebim bana o gün öyle nazik, hoşgörülü ve beyefendi birisiydi ki defile de beni kandırmayı başarmıştı. Başka bir gün akşam yemeği yediğimizde onun sevgilisi olduğunu sandığım kadının gizlice saçlarını çekip tehdit etmesiyle gerçek yüzünü görmüştüm. Tek sorun vardı. O gün de beraberdik, şimdi ise de başka masa da yine beraberiz. İğrençti tam altı yıldır ondan hala kurtulamadım. En kötüsü de ne yapıp, ne edip beni bu masaya oturtmayı başarıyordu. Onunla üç senedir sevgili iddiaları dolaşırken, üç senenin sonunda nişanlı olarak anılması da onun başarısıydı. Toygar'a baktığımda büyük bir keyif içerisinde yemeğini yiyordu.
"Biz seninle peri masalı gibi görülen, prensin cadı olduğu masalı yaşadık." diye kendi kendime sessizce mırıldandım. "Beni doğuran kadından bahsedecektin." Sesim titrek çıkacakken engel oldum ve tok bir sesle söyledim. Toygar benim dediğimi duymayıp yemeğine hala devam ediyordu. Cin gibi herifti beni duymamasının imkânı yoktu "Muhteris sana diyorum."
"O gün." Dedi yüzünde bir dalgın oluşurken hemen dalgınlığı sildi ve tabağına aldığı bonfileyi elindeki bıçakla kesip ağzına koydu. Çiğnedi, çiğnedi ve sonunda ağzındaki lokmayı yuttu. "Sen ile ben farklı masa ama aynı kalplerle birlikteydik." elindeki yemek bıçağını bırakıp yüzüme bakmaya başladı "Kader bir şekilde senin ile beni birleştirmek istiyor."
"Yalnız ben artık farklı kalple masa da oturuyorum." Dedim "O gün sana karşı içimde bir his yoktu ama şimdi var."
"O his ne?" Dedi ilgilenemiyormuş gibi çıkıyordu ama içinde merak kıpırtısı olduğuna eminim.
"Nefret." Dedim düz bir sesle derin nefes alıp verirken. "O gün ben sana karşı bir şey hissetmedim ama senden üç yıldır nefret ediyorum." Sözlerimle benim dememle onun gözlerinde bir sinirlilikle bakmaya başladı. Dudaklarını kendini susturmak adına birbirine bastırdı."Bir de fazla zorlamak kadere dâhil değildir. Sen beni tuzağına çektin ve başardın."
"Sen hata yaptın ve bedel ödemek istedin. Bu tuzak değil." Dedi kendi sinirini korumaya çalışırken sesini tınısına dikkat ediyordu. Yeşil gözlerinde kırmızı alarm çalıyordu.
"Doğru ama o gün beni kandırdım. Sen çok büyük bir yalancısın Toygar Kızıltan." Konun dağıldığını fark ettim ve dağıtmamak adına "Beni doğuran kadına ne oldu?" dedim. Sinirden dudaklarını birbirine bastırırken ben bunu söyleyince dudakları ona muhtaçmışım gibi gülümsemesine neden oldu.
"Anlatacağım ama ilk yemeğimizi yiyelim değil mi müstakbel karıcım?" Dedi bir elinde çatal bir elinde kaşık pilavdan bir kaşık aldı ve yemeye başladı. Bense o karşımda olduğu sürece ağzıma bir şey koymaya yemin etmiştim.
"Ben senin karın olmayacağım!" Kaşlarımı yukarıya kaldırıp dudaklarımı ona inat küçümser biçimde büzüştürdüm. "Seninle evleneceğime fare ile evlenmeyi tercih ederim." Dedim hala önündeki yemek tabağına gömmüş yemek yiyordu. "Ne olsa senden daha çok insan."
Toygar sesli biçimde derin nefesler alıp usulca elinde kaşığı, çatalı iki yana bıraktı ve tabağın yanında duran peçeteyi alıp ağzını silerek ayağa kalkarak arkasında duran siyah döşemeli sandalyeyi itti. "Deme bak onu." Soğuk ve intikamcı ses tonuyla. Sinirlenmişti ve içinden bana karşı zarar verme eğilimi vardı ama öfkesini tutmak için çabalıyordu. Bu adama acaba antidepresan mı vermişlerdi? Yoksa çok sinirlenir her yeri birbirine katardı. "Gün gelecek benim ile evlenmek için yalvaracaksın."
Suskunluğumu korumaya çalıştım ama olmuyordu "Sanmam." Dedim yanıma yavaş ve soğukça adımlar atıyordu. O bana yaklaştıkça içimdeki kaçıp gitme isteğim çoğaldı ama bunu istek beni onun karşısında küçük düşürürdü. Kalbim onun adımlarıyla cehennemden farksız bir ateş ile yanıyordu. Adımları sandalyenin yanında durdurdu. Dizini büküp yukarıya kaldırdı ve dizlerimin üstümde koyup bastırdı. Kemiklerim kırılıyormuşçasına bağırmak istedim. Acıyordu, çok acıyordu ama sustum ve acısını içine gömdüm. Kaldırmak istedim bacaklarımı onun ağırlığı ile kaldıramadım. "Şimdi yemek yiyeceksin, sevgili karım." Sustum ve sükûnetlice ne yapacağını bekledim. Krize girmemek için içimde bin bir türlü cefa ile savaşmaya başladım. Kendimle mücadele ederken o da sol eline çatalı, sağ eline kaşığı alıp tabağa bonfile, patates püresi, salata koydu. O lanet yeşil gözlerini bana çevirip "Yemek ye yoksa sevgili annen seni merak eder... Ye ki büyü."
"Ben yemeklerle değil, sizin kazıklarınızla büyüdüm." Dedim, muhteris benim dediğimi umursamayıp bıçakla bonfileyi kesti.
"Ağzını aç." Dedi hiç itiraz etmeden ağzımı açtığımda Toygar ağzıma eti koydu ve çiğnemeye başladım. Çiğnedim ama yutmadım ağzımda beklettim. Ağzıma tabağımda olan birkaç şey daha verdi, onları da çiğnedim ama yutmadım. Ağzım tamamen dolunca ellerimle onu bacağını iteklemeye başladım. Başaramayınca benim hareketlerim onun kahkahasına sebep oldu. İlk olarak dizlerimi büyük bir güçle yukarıya kaldırdım ve bir anda sertçe bıraktım. Hızla ellerimle onu dizini ittim ve başarılı oldum. Dizi benim dizimden aşağıya düştü. Sandalyeyi geri itip ayağa kalktım. Konuşmaya çalıştım ama ağzımdakilerden konuşamadım. Kendimi gazlayarak onun gömleğini yakasına yapıştım. Masaya doğru itip Toygar'ın kalçasını masaya yapıştırarak belini geriye doğru eğdirdim. Dolu ağzımdan konuşamıyordum. Nefes almaya çalışırken genzime ağzımdaki yemekler sıçradı ve beni öksürmeye sevk edince ağzımda bulunan her şeyi onun gömleğinin üstüne kustum. "İğrençsin."
"Sus şimdi ben konuşacağım." Dedim "Başarılı olmadığımı zannedip tekrar denemeyeceğimi zannetme ben her zaman istediğimi elde elene kadar çabalarım." Elime bana yakın olan yemek bıçağını alıp boğazına yapıştırdım. "Ben sana o gün yemekte yanlış tanıtmışım. Ben Afşin'im yani kötü babanın onun izinden giden güçlü ve kötü kızı. Biliyor musun? Onurlu babanın güçlü evladı olmak kolaydır ama sevgi görmediğin babanın güçlü evladı olmak zordur." Ona atıfta bulundum. "Şimdi söyle beni doğuran kadına ne oldu?"
"Öldü." Dedi hiç işi yokuşa sürmeden lanet dudakları bunları söyledi. Bıçak elimden kayıp yere doğru düştüğünde diğer elimle onun yakasını tutup sıktım.
Annem, hiç görmediğim, beni bu lanet hayata hiç kurtarmaya çalışmayan annem. Üzülmeye değer mi?
Ölüm... iki heceli, kolay bir kelime.
Burada gidene mi, kalana mı bakmalıyız?
Aslında ölen kişiye değil ardında bıraktığı yarım yamalık insanlara bakmalıyız. Çünkü hayata hep bir yeri yarım kalırdı. Gidene değil hayat her zaman kalana zor olur. Kalan onsuz alışmaya çalışır ama olmaz. Giden ise kendine yeni bir hayat kurma macerasında olur ve kurar. Bu yüzden kalana zordur hayat. Hiç görmediğim, sesini duymadığım, kokusunu ciğerlerime işlemediğim annem öldü. Üzülmeli miyim? Üzülmemeli miyim? Bilmiyorum. Tek bildiğim şey daha kundakta olan bebeği terk ettiğiydi. Hayat ne yazık ki bana daha kundakta vurmuştu. Babama hep sorardım annem nerede diye. Babam bana hep gidene değil kendine yani arkada kalana bak derdi. Babama katılmıştım o zaman ama beni doğuran kadını aklımın bir köşesinde silemiyorum. Muhterisin bana dediği kelime onun için kolaydı.
"Yalan söyleme!" Ellerimi onun yakasından gevşetip usulca çektim. Boğazıma gitmek bilmez bir yumru oturdu.
"Sana yalan borcum mu var müstakbel karıcım?" Dedi bana yalan söyler gibi bir hali yoktu. Onun sonda dediği kelime hiç ilgimi çekmedi, kızmadım.
Sanki kocaman bir boşluğa düşmüştü. Sanki hayata tüm amacım bitmişti. Beni terk etmemiş gibi üzülmüştüm. O kadınla aramda ne gibi bağ olabilirdi ki? Sadece beni doğuran kadındı. Bundan fazla öteye geçemezdi. Annemi sürekli aradım, bulamadım. Zaten ben onu bulamayınca amaçlarımı, umutlarımı kesmiştim. Öldü, ölmek, birinin ölmesi yabancı biri için ne kadar kolaymış. Küçükken küçük bedenimi ısıtmak için yorganın altına girerdim. Sağıma döndüğümde annemi hayal ederdim. O hayale sarılırdım, o hayali koklardım. Benim hayalimi annem yıktı. Büyük bir şey istemiyordum. Küçükken sıska bedenime sarılıp kokusunu içine çekerek uyumayı istiyordum. Hala da bunu çok istiyordum. Şimdi ise olmayacak bir hayal. Babama mezarı nerede desem ömrü billâh beni annemin mezarına götürmezdi. Yirmi yaşında ben o defileye beni doğuran kadının birkaç saç telini bana vermesi için çıkmıştı. Ve bana da vermişti babam. Annemin saç tellerinin babam da ne işi vardı, bilmiyorum. Ama Doğan Amca bana hep: 'Bir kadın saçını kısa sevmiyor ama saçı hep kısaysa ya şiddet görüyordur, ya da umudunu kaybetmiştir' derdi ben onun dediğini küçük yaşta anlamamıştım ama babamın saçımdan tutarak sürükleyince anladım ve saçlarım acımasın diye kesmiştim.
Acaba beni doğuran kadın da mı benim gibi babamdan şiddet görüyordu? Bilmiyorum.
Çiçekler hep ağlarlardı, yağmur damlaları onun üstüne düşünce ağlamamalarını gizleyemezlermiş. Benim de bugün üstüme fazlaca yağmur damlaları düştü ve ağlamamı gizleyemiyorum.
Bedenime yük olan başımı kaldırıp Toygar'a baktığımda üstüne kustuklarımı tiksinmeden temizliyordu. Koşar adımlarla yürüyüp karşıda duran oturma odasına geçtim. Oda karanlıktı ve hiçbir şey görünmüyordu. Ezbere bildiğim yollardan gidip sehpanın üstünde duran kumandayı aldım ve kendimi koltuğun üstüne attım. Kumandanın kırmızı düğmesine bastığımda televizyondan mavi ışık yayılmaya başladı. Mavi ışık dolu gözlerimin alırken bir yandan gözlerimden ağıtlı gözyaşları dökülüyordu. Odanın sıcaklığı normal olmasına rağmen tüm vücudum cehennemden farksız bir biçimde yanıyordu.
Beni doğuran kadının ölmesiyle hayat bitmişti sanki. Ben onun birkaç hatırası için onca şeye katlanmıştım. O ise benim için bir adama katlanamadı. Beni doğuran kadın, beni bıraktığı adam bana Allah'ın her günü şiddet uygulardı, ben belki döner diye gidemedim ama o beni almak için gelmedi. Ben ondan haberini almak için sevmediğim bir adam ile yemek yemeyi kabul etmiştim, o ise benim bebekken ağlamalarıma katlanamayıp beni terk etti. Televizyondan sesleri kulağıma ulaşıyordu ama kendi içimdeki sesi dinlemekten onu duymuyordum. Görüntüye baktığımda çok bulanıktı. Ben annemin öldüğüne ağlamıyordum, ben asıl beni terk ettiği kadere ağlıyordum. Onun katlanmadığı hayata ben katlanıyorum. Avutamıyorum. Kader mi? Bilmem ama annem olsaydı hayatın daha güzel olacağını biliyorum. O kadar. Annemin gerçek ismi ne? Nasıl görünür? Hangi çiçek kokuyor? Saçları hangi renk? Bilmiyorum sadece beni terk ettiği kaderini biliyorum. Bir de sadece beni doğuran bir kadın olduğunu biliyorum.
Toygar odaya girip kapının sol yanında bulunan komütatöre dirseğiyle basarak açtı. Gözlerimde oluşan yaşları silip onun elindekilerine baktım. Elinde bir adet şarap şişesi ve iki adet kadeh bardak vardı. Yüzünde belli olmayan ifade ile benim oturduğum koltuğa oturup elindekilerini önünde duran sehpaya yerleştirdi. Üzüntüden ve korkudan ellerimin titremesi ve vücudumun titremesi artmaya başladı. "İçer misin?" Diye insanca sordu.
İnsan gibi sorduğundan insan gibi cevap vererek "Hayır." Dedim ve oturduğum koltuktan kalkıp sol da bulunan koltuğa oturdum. İlk olarak şarabın kapağını güzelce açıp eline bir tane kadehi aldı ve doldurmaya başladı. Şarap şişesini sehpaya koydu ve diğer eline yarım dolan şarabı alıp yudumlamaya başladı. Şarabı koyduğu açık gri, aynalı sehpaya gözlerimi diktim.
"Hüzün sana çok yakışıyor." Dedi sehpadan gözlerimi aldım ve onun gözlerine baktım. Şarabını yavaşça yudumlarken dudaklarını kadehten ayırıp "Yani sana gülümsemekte yakışıyor ama hüzünlü olmak daha çok yakışıyor." Kadehi kafasına dikip bir dikişte bitirdi ve kadehi sehpanın üstünde yerleştirdi. Şarap şişesini alıp tekrar yarım doldurdu ve içmeye başladı. Kadehteki şarabın yarısını içip konuşmaya devam etti "Hüzünlenince sessizleşip güçsüz konuma düşüyorsun ya bu benim çok hoşuma gidiyor." Ondan gözlerimi alıp televizyona avare avare baktım. Toygar ise şarabına devam etti.
Kanalda yine karanlık bir fotoğraf gösteriyordu. Bu Karaltı olmalıydı. Ölmek istedim, kendi kaderim için ölmek istedim. Bugün öldürse hiç sesim çıkmaz. Bu adam tehlikeli bir varlık olmasaydı televizyonda yer vermezlerdi. Her yerde ama her yerde vardı. Sunucu "Karaltı lakaplı kişi artık Türkiye'nin sorunu değil birçok ülkenin sorunu haline geldi." Dedi daha dikkatlice izlemeye koyuldum "Birçok ülke Karaltı lakaplı kişi için alarma geçti." Kararı alan ülkeleri saymaya başladı.
O sırada Toygar yarı sarhoş haliyle "Siktir et bu adamı yok katilmiş de yok kiralık katilmiş de boktan boktan işler." Dedi bitmiş kadehine şişenin sonunda kalan şarabı doldurarak "Bunlar hep hikâye bu adam devletin adamı." Yok, artık hiç güleceğim yoktu. Ömrümde bu kadar saçma bir kelime duymadım. Toygar bilmese de o adam beni öldürmek için gelmişti. Ve ancak Karaltı ve Toygar karşılaşınca inanır. Toygar yerinden kalkıp benim yanıma oturdu. Sağ elindeki kadehi sol eline alıp sağ eliyle saçlarıma dokunmaya başladı. "Senin saçların niye bu kadar kısa? Kadın dediğinin saçları uzun olur."
Bu kelimesi zoruma gitti. Ben de isterdim saçlarımın uzun olması ama babam ile Toygar saçlarımdan sürükleyip canımı yakmasın diye kısaydı saçlarım. Bende bir annem olmasını, saçlarımın uzun olmasını ve sevdiğim adam tarafından saçlarına örgü yapmasını isterdim.
"Ben de saçlarımın uzun olmasını istiyorum." Dedim sesimi fazlasıyla yükseltip "Ama babam ile sen saçlarımdan tutup beni kaç kere dövdün sormak isterim? Saydın mı?"
"Bağırma be kadın!" Dedi Toygar.
"Ben saydım. Tam olarak elli kere saçlarımdan tutunuz." Ayağa kalkıp tam onun karşısına geçtim.
"Bir daha bu saçları kısa görmeyeceğim." Yavaş yavaş sarhoşlaşan sesiyle.
"Saçlarımı acıtan, çiçekleri ağlatan siz olduğunuz müddetçe uzatmayacağım." Dedim Toygar da ayağa kalktı. Ben o sırada gitmek için arkamı döndüğümde kısa olan saçlarımdan tutu ve kendi göğsüne yasladı.
"Uzayacak diyorsam uzayacak." Kulağıma yaklaşıp fısıldadı. Saç köklerini çekildikleri için yanıyordu. Saçımdan daha sert çekerek geri itti "Haydi şimdi defol. Bugün zaten car car konuşarak şişirdin kafamı."
Ellerine saç tellerim yapışmıştı. Canım bir kez daha yandı. "Senin dediğin her şeyin tam tersini yapacağım." Dedim odadan hızla çıktım. Sağ tarafta bulunan gri ve kenarı altın varaklı merdivenlere yönelip tırmanmaya başladım.
Ben çıkarken Toygar'ın sesi "Afşin, kesmeyeceksin!" Diye geliyordu son basamakları çıkıp banyoyu buldum. Burada tıraş makinesi olduğuna emindim. Komütatöre basıp gri kapıdan içeriye girdim. Siyah renkte dolap ve küvet bulunan bir banyoydu. Girer girmez kendimi gördüm aynada. Gözlerimin içi kıpkırmızı olmuştu. Banyo dolabını açtığımda direkt karşıma tıraş makinesi çıktı. Toygar'ın ayak sesleri ve kendi cırtlak sesi kulaklarımı tırmanırken tıraş makinesini çalıştırdım. Saçlarıma dokundurduğum da saçlarım başımdan düşüp lavabonun içine düşüyordu. Arkama kadar kestim ve tekrar önüme getirip arkaya doğru kestim. Saçlarımın neredeyse yarısı yok olmuştu. İçim yanıyordu keserken. Yan kısımları alacağım zaman Toygar banyoya girdi. Lavabonun içindeki saçlarımı görünce çılgına dönerek kolumdan tutup kendine çevirdi.
"Ben sana bu saçlar uzayacak demedim mi?" Dedi elimdeki makineyi alıp klozetin üstüne attı. "Bu saçlar uzayacak." Bastırarak.
"Niye uzayacak sen ile babam daha çok çekin diye mi?" Dedim gözlerimden bir kez daha yaşlar aktı. "Bu saçlar sizin yüzünüzden kısa, hamsi kafalı."
"Kesince çirkin yaratık oluyorsun." Dedi ve dişlerini arasında konuşarak devam etti. "Bir daha bana hamsi kafalı, muhteris ve şerefsiz demeyeceksin." O açık yeşil gözleri sinirden kırmızıya dönüşürken yanağıma bir tane şamar attı. Yüzüm sola doğru savrulurken hemen kendine çevirip diğer yanağıma da şamar attı. Yüzüm sağa doğru savruldu. Artık canım yanmıyordu alışmıştım artık. Hiç hareket etmedim. Ben Ferimah'ım ama iki adama gücüm yetmiyordu. Çok yazık, bana çok yazık. Tekrar şamar atmak için elini kaldırdı ve ışıklar birdenbire kesildi. "Ne yaptın lan ışıklara?" Elini havada bırakmayıp yüzüme tekrar şamar indirdi. Vücudum yanmıyor ama yüreğim çok yanıyordu. Bilincim ara ara kayıyordu ama başımda tutmaya çalışıyorum.
"O değil ben yaptım."
Bölüm sonu