İçeriğe geç

FERİMAH

Bölüm 2 · 26 dk okuma

FERİMAH

Bölüm 2

2. Sen Ferimah'sın

Afşin Erdağ'dan

'İnsan ömrünü ne ile geçirdiğini, nasıl yaşadığını sorgulamalıdır' kendi kendime bu soruyu hep sorardım. Ben ömrümü ölüm kalım arasındaki savaşın savaşçısı olarak ömrümü yürütüm. Bir savaşçı verdiği savaşta güçlü olmazsa ölmeye mahkûm olur. Ben de ömrümü güçlü durmakla geçirdim. Güçlü durmak sadece insanın fiziki özelliği değildi. Asıl güçlülük duygularına hâkim olup kontrol ettirmekti. Duygularına hükmeden bir kadını kimse yıkamazdı. Benim hayattaki felsefem buydu; canım yandığın da ağlayamadım, güldüm. Kesik bir yaranın içindeki kanların boşaldığı gibi benim de olmayan hayatım da kesikler çok oldu, kanlar çok aktı ve ben yine fütursuzca güldüm. Kanayan yarama gülerek yara bandı yapıştırdım. Ama bir süre sonra o banttan kanlar yine boşalmaya başladı. Gülmeye çalışarak herkesi ve en önemlisi kendimi kandırdım. Herkes mutlu mesut sandığı hayatım bir çaresizlikten ibaretti. O çaresizliği içinde bir çare üredi ve Ferimah doğdu.

Kendimi asla güçlü bir kız görmedim aksine sıska ve korkak biriydim. Hiç sevgi görmeyen, küçük bir çocukken ruhu büyüyüp kadın olan biriydi Afşin. Sevgi vermeyip küçük sevgiye muhtaç eden babama karşı intikam oluştu içimde. Bu intikam sadece beni hep küçümseyen babama karşıydı. Bir kişiye de yeniliyordum o da Rasim Erdağ'dı. Hem yeniliyordum, hem güçleniyordum. Yüreğime gecenin şafağının kızıllığı ve gecenin soğuk havası ince ince sızan öfkenin alevi bir intikam doğurdu. İntikama ışık saçan Ay sayesinde Ferimah doğdu.

Ferimah geceleri uyumaz çalışır, Afşin sabahları deli gibi uyurdu. Geceleri adam öldüren Ferimah, sabahları masum kız olarak yaşamıma devam ederdi Afşin. Afşin olarak eziktim, Ferimah olarak güçlü. Olumlu muydum? Hayır, her şeyi ince düşünürdüm. Hata yapar mıydım? Hayat hatalara izin vermezdi. En ufak hata da vazgeçer miydim? Hayat benden vazgeçmeyecek kadar uzundu. İnatçı mıydım? Sonu kadar evet. Ben buyum. Tüm güçlü duran kadınların ismi Ferimah olmuştu ve ben de bir Ferimah'ım. Afşin her şeye boynun büken kızken, Ferimah öyle değildi! Ona boyun büktürenin boynunu kırardı.

Gece beni güçlü kız yapmaya itti. Gece beni yaşamın soğuk savaşına itti. Gece beni kendine ait olan Ay'ın ışığı yapmaya itti. Tek beden, iki karakterdim. Afşin ve Ferimah'ım.

Bu benim hikâyem, bu yaşamda güçlü durup kadınların ismi olan Ferimah'ın hikâyesiydi.

***

Bazı yollar vardır, altında gül yaprakları serilidir. Bazı yollar vardır, güllerin dikelenleriyle serilidir. Bence benim yolum her zaman güllerin dikenleri ile döşenmiştir. Hepimiz bir hayat yolundayız. Yürürüz, yürürüz ve hayatımızın çoğunu yollarda geçiriyoruz. Kimi zaman rüzgârlı, kimi zaman fırtınalı, kimi zaman ise güneşlidir. O kadar seçeneğin içinde benim hayatımın yolu fırtınalı olmuştu. O yüzden bu hayatın kıldan ince ve uzun yolunu ne olursa olsun güçlü ve anlımızın akı ile bitirmeliyiz. Biz bu hayat yolunda tökezleyip dursak bile saliseler, saniyeler, dakikalar ve saatler hiçbir zaman durmaz. Hayat bu yüzden duraksamalara yer vermez. Bir kum tanesi gibi avuçlarımızın arasında akıp gider durduramayız.

Herkesin yaşamak için amacı vardır. Kimi hayali için, kimi sevdiği için, kimin ise intikamı için dimdik durarak yürür bu zorlu hayat yolunu. Benim yürüme amacım sıska bedenimi yakıp kavuran, güçlü kalbimi sevgisizlikle ezen ve dizlerimi sürte sürte kanatıp bu intikama sürükleyen babamdan intikam almaktı. Şu anda ise benim bir deli olduğumu kanıtlayıp ruh sağlığı merkezine yatırmaktı amacı.

Suçum neydi de beni yatırmak istiyordu?

Ben bu kâinattın en büyük günahkârı ve en masum olan kızı bendim. Babamın beni deli olarak kabul ettirdiği şeyse; onun istediği ama benim iki cihan bir araya gelse istemeyeceğim bir adamla evlendirmekti. Küçük bir et parçasından oluşan kalbimi en çok yakanda bu olmuştu. Evlendirmek istediği adam, psikopat Garfield denilecek kadar sarı ve psikopattı. Bu da benim kadersiz başımdı.

Beyaz rengin biraz daha koyu rengi olan krem rengiyle döşenmiş arabanın koltuğunda oturuyordum. Hayatımın kara bir lekesi gibi görülen siyahın en siyahı olan bir camın kenarına düşen yağmur damlalarını izlemekten başka bir şey yapamıyordum. İnce ve az çiselenen yağmur, hayatım gibi simsiyah bir cama tutunuyor sonrasında kendisinin buraya ait olmadığını bildiği için düşüyordu. Hafif bir esinti camın aralığında giriyor ve öğrenci tipi kesimi olan siyah boya ile boyalı saçlarımın tellerinin arasında küçük bir seyre çıkıyordu. İçime Haziran'ın ortasında çiselenen yağmurun topraklara buluştuğundan bu kokuyu içime çekip ciğerlerimin bayram etmesi lazımdı. Küçük bir heyecanla içime nefes çektim. Ama ciğerlerim sevinç yaşayacağı yer de bu trafikte mazot ve benzin karışımıyla ızdırap çekiyordu. Bilakis bu kokular ile midemin bulantısı arttırıyordu.

Neredeyim? Bilmiyorum. Ama bunu cevabını az evvel kendime vermiştim. Yoğun stres vücuduma negatif sonuç olarak geri dönmüştü.

Hayır, Afşin kendini bırakma, sen çok güçlü bir kızsın.

İç sesim benim ruhuma güç verirken, bedenim ise beni güçsüzlüğe teşvik ediyordu. İşte bazen yaşadıklarım beni böyle bir sona getiriyordu ki aklımı ve mantığımı kullanmama engel oluyordu. Beynim bilincimi son derece bulandırıyordu. Galiba bu arabanın ruh bulantıcı havası benim bedenimi boğuyordu. Gözlerimi ve beynimi dışarıya odaklarsam benim bedenim de rahatlardı. Zihnimi dışarıya yönlendirdiğimde zifiri siyah olan cam filmleri dışarıyı gece gibi gösteriyordu. Gece gelince aklıma tek bir şey gelirdi; o da pervasız ve cesur olan Ferimah. Benim bir tarafım güçsüz, çelimsiz, duygusaldı. Diğer tarafım ise pervasız, cesur ve son derece de güçlüydü.

Konsantremi dışarıya vermeye çabalıyorum ama bedenime yüklü olan stres mide bulantımı daha çok tetiklemeye başlamıştı. Göz kapaklarıma kapatıp büyük bir nefes çektiğimde ağzıma acı bir tat gelerek gözlerimi açtım.

Kendinle konuş rahatla.

Beynime yer eden tek konu vardı. Doktora gitsem, doktor bana son derece de mental sağlığın yerin de dese bile babamın dediğini uygulamadım diye beni ruh sağlığı merkezine yatırtmaya mahkûm edecekti. Bunu düşündükçe bedenimin buz kütlesi halini alması kısa zamanlı olmuştu. Haziran ayının başındayız ve yağmurlu olsa bile sıcak bir esintiliydi hava. Bu yüzden vücudumun böyle olması normal değildi. Kulaklarıma eziyetten farksız olan arabanın korna ve gidişlerinin ses dalgaları kulağıma ulaşarak paramparça ediyordu. Gözlerimi sesi biraz dindirmek için kapattım.

Tamam, kızım en mantıklısı senin hastaneye yatman. Sen bir Ferimah'sın. Asıl evlenirsen hayatın mahvolur. Hastaneden rahatça kaçabilirsin ama evlenip o evden kaçamazsın. Biraz gevşe. Sen neler gördün neler. Bunlar sana vız gelir tırıs gider. Biraz dışarıda kendin yürü.

Şu can sıkıcı trafikten kurtulup kendim kliniğe doğru ilerleyebilirdim. Önümdeki krem rengi masanın üstünde duran süt köpüğü rengindeki orta boy çantamı alıp kucağıma yerleştirdim. İçimdeki sakinliğimi koruyarak telefonu çıkardım. Hemen arabayı kullanan Gizay şoförün numarasını bulup ara seçeneğine tıkladım ve anında kulağıma yasladım telefonu. Çalıyordu...

Size biraz da şimdilik şoförüm olan ama eskiden can dostum Gizay'dan bahsedeyim. Gizay'ın seciyesinde mütevazılık, komiklik ve en önemlisi insanı terk etmeyen seciyesi vardı. Onunla lise üçte tanışmıştık. Ama dostluğumuz benim yanımda işe başladı başlayalı medeni bir şekilde bitmişti. Araba aniden trafiği riske atmayacak bölgeye çekildi ve çalan telefonum açıldı.

"Buyurun Afşin Hanım, bir emriniz mi vardı?" dedi Gizay. Bu kelimeler son derece samimiyetsiz kokan sözcüklerdi. Onun benimle böyle mesafeli konuşması boğazımda acı düğümle düğümlüyordu. Onunla mazi de kalan anılarımız yakıyordu bu içtensiz kelimeler. Duraksayan beynim iyice allak bulak olmuştu.

Gözlerimi kapatıp derin nefes verirken "Bana bir daha Hanım kelimesini deme!" dedim. Umarım kimseyi mazeret etmez. Ben ona her defasında böyle dediğim de o ise babamı mazeret etmişti. Bari babam yokken söyleme dediğim de beni pek kaile almamıştı. "Ben senin en yakın arkadaşın Afşin." Diyerek ona kırgınlığımı ve matemimi göstererek sitem ettim.

"Tamam, Afil ateşi." Sondaki dediği kelime bana taktığı takma isimdi. Bana arkadaşlığımız süresinde bunu söylerdi. Onun için bu takma adın yeri hep manidardı. Dudaklarımın kenarı memnuniyetle yukarı doğru kalkıp tebessüme ulaştı. Son yaşadıklarımın yüzünden alışkın olmayan dudaklar bu durumu yadırgarken Gizay "Şuanda yüzünde bir tebessüm oluştu değil mi?" dedi Etrafıma usulca baktım ama benden habersizce takılan kamera yoktu.

"Kamera mı taktırdın arabanın içine?" dedim tebessüme alışık olmayan dudaklarıma bir şok yaşatarak kahkaha fırlattım. Bu kadar içten güldüğümü uzun zamanadır hatırlamıyorum. Sadece Gizay ile bu kadar gülüyordum.

"Hayır, Afil ateşi unuttun mu? Biz seninle dostuz." Dedi arkadaşlığımıza yine vurgulama yaptı. Kafamı aşırı memnuniyetle omzuma doğru yasladım. "Emrin mi vardı?" deyince yüzümü buruşturup kafamı kaldırdım.

"Emir değil canım, rica." Dedim ciddiyetle vurguladım "Şimdi arabanın kapısını aç, ben kendim inip gideceğim." Dediğimde emre itaatsizlik yapmayıp otomatik kapı kendiliğinde açıldı. Oturduğum rahat deri koltuktan kalkıp açılan kapının eşiğine vardım. Arkamı dönüp mazimde kalan şeylere bakmak istedim ama yapamadım. Çünkü zehir gibi anılar insanı zehirlemekten başka bir işe yaramazlardı. Önümde bulunan birkaç merdiven basamaklarını inip ayaklarım sonunda kaldırım taşına bastı.

Kafamı özgürlüğün bir simgesi olan gökyüzüne doğru kaldırdım. Biraz önce yağmur yağarken şimdi ise gülük güneşlik olmuştu. Gökyüzünün temiz havasını içime çekmek için derin nefes aldım. Ciğerlerime temiz hava yerine arabaların bıraktığı kalıntılar kokuyordu. Kusmamak için elimi ağzımla kapatıp başımı yere doğru eğdim. Midemin bulantısı biraz azalınca başımı dikleştirip arabanın dış dikiz aynasında beni gözeten Gizay'a baktım. Gizay hızla kapıyı açtı ve yanıma doğru geldi. Tam karşımda durdu ve aramızda üç adımlık sınırı korudu.

"Afşin, Rasim Beyin emri var, seni yalnız bırakamam." Deyince yüzümü buruşturdum. Sözlerine bir ehemmiyet vermeyerek kıyafetlerini incelemeye aldım. Üstündeki siyah ceket, siyah pantolon, siyah gömlekle ve siyah ayakkabıyla tam bir babamın adamı olmuştu. Yüzüne baktığımda gözlerinde babamın adamlarının baktığı gibi bir ifade yoktu. Amber renginde gözleri hala büyük dostluk ve merhametle bakıyordu. İnsanın her şeyini değiştirsin ama o bakışları hiçbir zaman değişmez. Gizay'ın bakışları da değişmemişti. Saçları sıfıra vurulmuştu. Keloğlan gibi orta da geziyordu. Gerçi onun saçına laf etmek bana düşmezdi çünkü benim de saçım onun saçları gibi kısaydı. Uzun boyu, ortalama omuzları ve ortalama kiloya sahip biriydi. Göz süzmem bitince Gizay kendi kıyafetlerine bakarak "Beğenmedin mi?"

Uzun, ince ve siyaha boyalı olan kaşlarımı olumsuz anlamda havaya diktim "Hayır, beğenmedim." dedim dudaklarımı büzerek "Tam anlamıyla babamın adamı olmuşsun." Cümlemi bitirdim. Gizay sözlerimi beğenmeyerek bana karşı bir adım attı. Birinin bana dokunmasından ve fazla yakın olmasından çok büyük rahatsızlık duyuyorum. Hemencecik geriye doğru bir adım attım. "Ben yalnız gitmek istiyorum." Bastıra bastıra söyledim. Söyleyince ağzına kilit vurup bacaklarının bağını çözmüş gibi bir adım daha attı, ben de geri gittim. Ürkek bir ceylan yavrusu misaliyle gözlerimi sıkıca kapatıp "Üstüme gelme çok rahatsız oluyorum." Diye haykırdım.

"Tamam." Dedi Gizay. O sırada gözleri rahatlaştırıp açtım. İki adım geriye gitmiş ellerini cebine yerleştirmiş benim bu acayip hareketlerimi izliyordu. O solgun, kalın dudaklarını aşağıya sarkıtmış "Önceden benim sana yaklaşmamdan rahatsız olmazdın." Yukarıya doğru kaldırılmış çenesi aynı zamanda titrekleşmişti. "Sen bana sarılır, bir sıkıntın olsa bana anlatırdın. Şimdi öyle değilsin." Diye o da bana sitem etti "Bana karşı suskunsun, bana ve başkalarına karşı dokunamıyorsun."

"Sen." Dedim boğazıma dikenli tellerin en acısı batmış kanatıyordu boğazımı "onun adamısın." Zoraki söylediğim kelimeler yüreğime iz bırakıyordu. Boğazımda oluşan kanlı teller sesimi titreştirmişti "Sana güvenemem."

Gizay kızgınlıkla bir adım attı. Rahatsız olduğumu daha yeni söylemiştim ama yine de atmıştı "Bak işsiz kaldığımda beni işe aldı."

"Ama şartı şuydu;" diyerek onun sözünü balla kestim "kızımla görüşüp aklını çelmeyeceksin." Dediğimde uzun siyah kaşlarını çatmış benim söylediklerimi dinliyordu. Bu dediğim onunla babamın arasında kalacaktı ama Yüce Rab'im bana duyurmuştu. Sağ elini öfkeyle yumruk yaptı "Tamam, bunu geçelim. Ben ne olursa olsun seni hala arkadaşım olarak çok seviyorum." Dediğimde sağ elinin yumruğu biraz daha gevşetti "Ama o adam her türlü hayatımı mahvetti." Alçak olan sesimin biraz daha yükselterek "Sen diyorsun ya dokunamıyorsun diye ben o adamın yandaşçıları yüzünden dokunamıyorum." Sinir hücremin her zerresine ulaşınca ellerimi kıp kısa olan saçlarıma geçirip etrafımdaki arabalara bakarak "Şimdi ben tek gideceğim kliniğe gidince sana fotoğraf atacağım, sen de o adama atacaksın."

Gizay'ın yüzüne mahzun bir ifade çökerken "Tamam, kabul." Diye mırıldandı "ama seninle bizi bağladığına inandığımız inancımız var ya." Dedi amber gözleri benim gözlerimle buluştu. Dediği şey ikimizin inandığı batıl inançtı. Hatırladım anlamında kafamı aşağı ve yukarıya hafifçe salladım "Onu yapalım."

Bana sevecenlikle bir adım attı "Ne olur adım atma." diye ikaz da bulundum "uzaktan da yapabiliriz." Dediğimde Gizay duraksadı. Ben de ilk olarak ufak ellerimi ilk yumruk yaptım ve diğer elimi açıp yaptığım yumruğu içine yerleştirdim. Gizay da benim yaptığımın aynısını yaptı. Üç kere avucumun üstünde vurdum. Devamı yapamadık çünkü benim yüzümden. En sonunda ellerimizi açıp tutuyorduk ve sıkıca sarılıyorduk. "Eskisi gibi olmadığımdan sondaki hareketi yapmayalım." Rica da bulundum. Gizay ise kafasını mahcupça sallanmakla yetindi.

"Şimdi gidebilirsin." Dedi eliyle arkasında kalan yolu gösterdi.

30 dakika sonra

Yürürken fark ettim ki stresten başka duygular bedenime hükmetmişti. Kalbime her gün gelip konan kış çiçekleri bugün uğramamış ve konmamıştı. Hâlbuki ben uyanmadan gelir konardı bu çiçekler. Yaşadığım fırtınalı günleri bugün de yaşıyorum ama acayip bir şekilde kendimi huzurlu hissediyorum. Hiç olmayan sevinç vardı kalbim de.

Size biraz da dünyanın beni nişanlım olarak tanıdığı benim için sözde nişanlım olan Toygar Kızıltan'dan bahsedeyim. Toygar'la üç yıl sevgili olarak ismim anıldı magazinler de ama bu haberleri ben kendi ağzımla yalanladım. Gerçekten de benim kalbim onun için atmıyordu. Üç yılın sonunda ise bir magazin programına konuşan babam nişanlı olduğumu tüm dünyaya duyurmuştu. Hatta bana benzeyen sahte bir dublör bile tutulmuş yüzük fotoğrafları bile vardı. Ben nişanlı olduğumu magazin programından öğrenmiştim. Toygar'a ben seninle evlenmek istemiyorum dediğimde bana çektirmediği işkence, şiddet, tehdit ve şantaj kalmamıştı. Şimdi ise nikâh masasına sıra gelmişti. Bana rızamın olup olmadığımı tek orada soruyorlardı ve şimdi ise tehditleri akıl ve ruh sağlığı hastanesine yatırmaktı. Hastaneye yatmak o mazoşist, sadistle evlenmekten daha iyidir.

Neredeyse yolu yarılamıştım. Ama bir şahıs tarafından takip ediliyordum. Kimdi ki bu? İhtimaller doğrultusunda bu kişin Gizay olma olasılığı yüksekti. Takip eden kişiyi öğrenmek için sağa dönüp uzun karmaşık yola giriş yaptım. Burası eski binaların çoğunlukta olduğu mahalleydi. Dört sokak sonra harabe, kimsenin yaşamadığı sokağa giriş yapacağım. Beni takip eden kişiyi orada rahatça kendi gücümü gösterebilirdim. Bir de kliniğe kısa yol buydu. Beni takip eden kişiyi bu süratle yakalayamazdım. Hızımı artırıp gittiğim yolda sola doğru dolambacı bulunan yola döndüm. Koşar adımlarla yürüyüp yolda geçen insanların dikkatini çekmeye başarmıştım. Zaten bu değişik gözlerimle dikkat çekmek için yeteri oluyordu. Ardından tekrar sola döndüm ve karşıma çatalı yol çıktı. Sağ yol hem ıssız, hem de daha çok yakındı. Sağdan hemen dönüp ıssız sokağa onu çekmeyi başaracaktım. Eğer ıssız yere çekersem kimse olmaz ve gücümü ona gösterip onu öldürebilirdim. Kimse de masum bir kızdan şüphelenmezdi. Harabe bir binaya sırtımı yasladım. Çantamda taşıdığım biber gazı ve küçük bıçak vardı, hemen onları çıkardım. Bunlarla onu öldürmesem de yarayabilirdim. Bana yaklaşmasına son on adım vardı. Adımlarının sıcaklığı yüzüme vuruyordu. Bir ses daha geldi ve bana yaklaşmasına son dokuz adım. Bir tane daha adım attı sekiz, bir tane daha adım attı son yedi. Altı ve beş. Bir adım daha attı ve son dört. Adımlar artık tedirginlik ve yavaşlıkla atıyordu. Katlanabilir bıçağı beyaz geniş pantolonum bel kısmına sıkıştırdım. Bu kimse üçüncü adımı atmaya yanaşmıyordu. Ve beklediğim adım, bana yaklaşmasına son üç adım. Benim sınırım üç adımdı. Bir erkek benimle üç adımı korumayıp iki adım kalsa kalbime korkuyla atıyordu. Bir adım kalsa korkan kalbime nefes darlığı ve sıcaklar basıyor. Bana dokununca ise bunlara ek titreme krizine giriyordum. Bu yüzden üç adım kalmışken onun karşısına çıkmalıyım. İşte tam zamanı gelmişti. Harabe binanın arkasından çıkıp karşımdaki kişiye biber gazını ilk doğrulttum.

Bu kişi Gizay'dı. Ben ona gelme demiştim ama o gene gelmişti. Acaba arabayı nereye park etmişti? Gizay elimdeki biber gazına amber gözlerini afallayarak çevirdi "Senin bu kadar güçlü ve tedbirli olduğu bilmiyordum." Dediğinde alaylıca dudaklarım havaya doğru kıvrıldı. Gizay asıl beni geceleri adam öldüren kız imajımı görse benimle aynı yer de bir dakika durmazdı. Hızla yüz ifademi silip düz bir ifade takındım.

"Hani gelmeyecektin." Kızgın bir tınıyla. Ondan bir cevap beklerken biber gazını çantama yerleştirdim.

"Seni merak ettim." Dedi yalan söylediğini hemencecik anladım. Babam ona emretmişti ve o da emre itaatsizlik yapmayıp emri uyguluyordu. Son günlerde evden kaçma girişimlerim çok fazla olduğundan o da peşime takılıyordu. Aslında kendim istemesem beni kimse yakalayamazdı, kendi kendimi ele veriyordum.

"Gizay bana yalan söyleme, hiç hoşlanmam!" dedim ve arkamı dönüp yürümeye devam ettim. Gizay da bana yetişerek benim sınırlarımın içinde yürüyordu. Bir şey söyleyeceğini umarken o ise dudaklarını birbirine kenetleyip yürümeyi tercih etmişti. Oldukça dalgın ve çok ehemmiyetli bir şey düşünüyor gibiydi. "Sen bir şoförsün benim yanımda yürümen yanlış olur." Dediğimde Gizay amber gözlerini alıp bana yönetti. Yürekleri soğutan kelimeleri kırılması için demiyordum. Gizay bana bunları söylüyordu. Onun ağzından ben senin arkadaşınım, yanındayım demesini istiyordum.

Gizay benim söylediklerimi mazide kalan anılardan olduğunu anladı. Kaşlarını havaya dikip anlındaki kırışıklar çıktı "Bugün ben arkadaşımın yanındayım." Kelimesi kalbimi pamuk gibi etmişti. Yumuşayan kalbim yüzüme tebessümler kondurdu. Gizay'ın dertleri başını sarmış gibi ve büyük çaresizliğin içine düşmüş bir havası vardı. Gizay adımların hızlandırıp tam karşıma geçti. "Seninle dertleşmeyen ihtiyacım var Afil ateşi." Sınırı korumak adına üç adımlık yerde durdum. Kaşlarım şaşkınlıkla havaya kalkarken gözlerinin içine merak kıpırtısı ile baktım.

"Konu o şerefsiz Toygar'a gelmeyecekse dinlerim tabii." Kollarımı bileştirip göğsümün altına yerleştirdim.

"Hayır, onunla ilgili değil benimle ilgili." Dedi Gizay. Büyük bir ateşin içinde yanmışta ateşin enkazında kalmış gibi bir hal vardı gözlerinde.

"Dinlerim." Diye yineledim gözlerine onun acısını hafifletmek amaçlı gülümsedim. "Biliyor musun? Sen benim tatlı bir baş belamsın."

"Öyleyse gideyim." Dedi o da şaka yaptığımı bildiği için gülümsedi.

"Şaka yaptım. Hem ben seni gerçekten çok seviyorum." dedim işaret parmağımı ona doğrulttum "zaten hastaneye yatarsam ömrü billâh görüşemeyiz" benim sözcüklerimi demem onun amber gözlerini doldurmuştu. Galiba Gizay beni benden daha çok düşünüyordu. İşte biz de birbirimize böylelikle dost oluyorduk.

"Tamam." Dedi yüzüne hızla sahte bir gülümseme kondu. Bana ne diyecekse onun yanaklarını hafif pembeleştirmişti. "Ben birine âşık oldum." Hızla bir nefeste demişti.

İyi halt yedin.

İç sesimin fesatlıkla kokan sesini kesip ona yalandan gülümsedim "Kime?" diyebildim. Gizay gözleriyle bana bakmayı kesti ve sokakta duran sokak lambasının direğine bakmaya başladı. Gözleri hiç olmadığı kadar büyük bir parıltıyla parıldıyordu.

"İsmi Feyza. Babanın yanında çalışan Murat amcanın kızı." Dedi bir nefes çekti "Kız da beni seviyor hatta sevgiliyiz."

"Evet, Murat amcayı biliyorum." Dedim bir kere çok aç kaldığımda bana sadece bir kuru ekmek vermişti ama o kuru ekmeğin tadı bambaşkaydı. "Sevgiliymişsiniz daha ne istiyorum Gizay kuzum?"

"İşte sıkıntılar orada başlıyor." Dedi yüzünü umutsuzluğa kaptırarak bana çevirdi "Murat amcaya konuyu izah ettim 'ben kızımı şoför birine vermem' dedi, şimdi ben ne yapıyım?"

"Eee sen şoför değilsin ki atanamayan Türkçe öğretmenisin." Gizay ve ben lisenin iki senesini ve aynı üniversitenin başka bölümlerinde okumuştuk. Ben hukuk okuyup savcılık kazanmıştım, Gizay ise Türkçe öğretmeni olmuştu ama malum atanamama sıkıntı doğmuştu.

"Ben de öyle dedim ama 'ben atanamamış öğretmene hiç kız vermem' dedi." İçimde takılan kahkaha tufanına ben de düştüm ve kahkaha atmaya başladım "İşte böyle trajikomik olay geldi başıma."

"Ne diyeyim? Seni Allah kavuştursun, beni Allah kurtar..." Çantamın içinde yayılan telefonun sesinin dalgaları kulaklarımı patlamıştı. "Bir dakika." Deyip elimdeki çantadan telefonu çıkarıp ekrandaki yazıya baktım. Şerefsizliğin markası yazıyordu, bu Toygar'ın numarasıydı. Ekran yazısını görmemle beraber yüzümde açan tebessümler soldu. Açmayacaktım. Açarsam onun lanet sesini duyacağım ve kendi ruh halim iyice bozulacak. Telefonu meşgule atıp gülümseyerek Gizay'a döndüm.

"Kim aradı da açan çiçekleri soldurdu?" bana sorarken onun da telefonu çalmaya başladı. Siyah ceketini iç cebinden telefonu çıkarttı ve kaşlarını çatıp telefonun ekranını bana doğru gösterdi Toygar Bey yazıyordu. "Toygar arıyor."

"Açma."

"Açmazsam işimden olur bu sefer Feyza'ma hiç kavuşamam." Dedi telefonu kendine çevirdi ve açıp kulağına yasladı. "Bir emriniz mi vardı Toygar Bey?" deyince yüzümü ekşitip onun taklidini yapmaya başladım. Gizay benim hareketlerime bakıp tebessüm etti ama ben hiç tebessüm etmedim. Niye Toygar'a 'bey' diyordu ki Toygar'dan koskocaman bir şerefsiz olurdu ancak. İçime dolan şedide ile hızla adımlar atıp Gizay'dan uzaklaşmaya başladım. Gizay benden uzak durmayarak peşimden geliyordu. "Evet, Afşin Hanım yanımda onu kliniğe götürüyorum."

"Lan o zaman niye beni boşa konuşturuyorsun?" diye bağırmasının sesi lanet olsun ki kulaklarıma geliyordu "ver müstakbel karıma."

Gizay telefonu kulaklarından uzaklaştırıp bana doğru uzattı "Seni istiyor."

"Ben onu istemiyorum." Dişlerimin arasında tıslayarak çıktı sesim. Bu kızgınlığım Gizay'a asla değildi, aksine bu kızgınlığım telefonda olan saplantı, takıntılı ve sadomazoşist olan Toygar'aydı. Gizay bıkkın bir bakışla gözüme baktı. Onun bu bakışına omuzlarımı silkeleyip kollarımı birleştirdim ve göğsümün altında yerleştirerek ret ettim. Gizay gözlerime n'olur al bakışı atınca dayanamadım. Çünkü zaten o sevmek gibi bir hata yapmıştı ve başında şedide vardı. Elindeki telefonu onun parmağının uçlarına dokunmamak adına ucundan tutarak elime aldım. "Ne istiyorsun?" sesimin tınısını oldukça yükselttim.

"Afşin'im seni istiyorum." Bu dediği romantik kelimeler ancak midemi bulandırıyordu. Oldukça yalancı kelimelerdi. Vücudumun kanları çekildi yalancı sözcükler yüzünden. Bu kelimeler kesinlikle beni çıldırtmak için söylemiş olmalıydı.

"İsteğin kabul edilmedi." dedim "bir de bana Afşin Hanım diyeceksin. Ben senin şuanda resim olarak hiçbir şeyin değilim."

"O da olur yakında... yakında resmi olarak karım da olacaksın." Dedi damağını cıklatıp devam etti "Bu arada bana sunduğun 'Afşin Hanım' de teklifin kabul edilmedi."

"Bu teklif değil emir." Dedim ve Gizay'ın yanında biraz uzaklaşmaya başladım. Giderken konuşmayı ihmal etmeyip "Sen bunu ayırt edemeyecek kadar geri zekâlısın." Telefonun diğer ucunda gülmeye başladı.

"Canım istedi sana bugün müstakbel karım diyeceğim, sevgilim." Onun sevgili vs diyen ağzını yırtmak istiyorum. Onun gülmesine inat olarak onun nefret ettiği ret cevabını yiyeceğini duyunca gerçek yüzü ortaya çıkacaktı.

"Ben nereye gidiyorum biliyor musun?" bu herifin benim ile ilgili her bilgi onun şahsı bildiğinden soruyordum.

"Evet, psikiyatri kliniğine gidiyorsun." Dedi Toygar.

"Babam bana iki seçenek sundu; ya seninle evlenmek ya da psikiyatri kliniğine yatmayı..." dedim Gizay'a kısaca baktım. Beni izliyordu. Ona sırtımı döndüm ve sesime tehlikeli bir tını ekleyip tonunu kısarak devam ettim "Ben de seninle evlenmek yerine deli olur hastaneye yatarım daha iyi olur dedim. Şu anda da hastaneye yatışımı yapacağım."

"Biliyorum bana aşkından deli olduğunu biliyordum da bu kadarını beklemiyordum." Dedi psikopat. Çok zeki herifti benim dediğimi çokta iyi anlamıştı "Eğer sen hastaneye yatarsan, sana o hastaneyi dar etmek için ben de yatarım." Dediğinde sesi kesildi ve telefon yüzüme kapandı. Onu ret ettiğimi duyunca büyük bir ihtimalle telefonu duvarda parçalamıştı. Hiçbir zaman ret olunmayı kabul etmedi. Gizay arkada beni dinlerken ona döndüm ve elimdeki telefonu ona uzattım.

"Onu delirttim." Uzattığım telefonu aldı ve cebine yerleştirdi.

***

Bazı insanların sesi insanın yuvası olurken, bazı insanların sesi ise en ölümcül zehir gibi gelirdi. Toygar'ın arayıp konuşması da bana zehirden farksızdı. Onun sesi umutlarımı tüketiyor, enerjim emiyordu. Sonunda psikiyatri kliniğine varmıştık. Gizay'la buraya kadar yürüdük ama birbirimizle muhatap olmadık. Çünkü yüzümdeki tebessüm soldu ve başım önümde eğik bir biçimde yürüyerek derin düşüncelerle varmıştım buraya. Önümdeki limoni sarısı renkteki beş katlı binaya baktım. Limoni sarısının üstünde papatya deseni, her katta beş tane balkon vardı. Arkamda kalan kısımda meşe, mabet ağacı, söğüt ağacı, manolya ağacı ve bin bir türde ağaçlar vardı. Adeta burada kendimi peri kızı gibi hissettim. Seviyordum böyle çeşit çeşit bitkinin olduğu ortamları. Gizay ve ben aynı anda merdivenlerin zirvesinde duran limoni renkte olan kapıya baktık. Belki de bu kapıdan içeriye girecektim ve bir daha bu kış çiçekleri kalbime uğramayacaktı. Umudumun mekânı artık burası olmuştu.

Binanın üstünde Gülsüm Açıkyol Psikiyatri Merkezi yazıyordu. Bu kliniğe başvuru yapan çok olduğu için fiyatı da tuzluydu. Bu yüzden biraz para saçmış olabilirim. Yanımda üç mesafe ardımda duran Gizay'a umutların başlangıcı buraymış gibi baktım. "Ben içeri gireceğim." dedim merdivene bir basamak çıktım ve ardından amber gözlerine baktım "sen burada kal."

Kafasını olumlu anlamda sallayıp "Tamam." Dedi o da bir basamak çıktı. Aynı mesafe olmazı sağladı. Amber gözleri bir yandan dostluk, bir yandan merhamet ile bakıyordu. Ömrümde iki adam bana merhamet etmişti; birincisi Doğan amcaydı, ikincisi Gizay'dı. Umarım Gizay'ın sonu Doğan amcanın ki gibi olmaz. "Emin ol, ben hep senin yanında olacağım."

Sondaki kelime gözlerimi doldurmuştu. Hayatımın da kimse benim yanımda olmamıştı. Annem dahi beni kundakta bir bebekken terk etiyse benim yanımda kim olabilirdi ki? Kimse. Babam bile benim yanımda değildi. Hatta annemin benim yüzümden onu terk ettiği yüzeme karşı matem ile haykırırdı. Durum böyleyken benim yanımda kimse durmazdı; dursalar bile sonları acı ölüm ile son oluyordu. Hatta aklıma ara sıra babamın beni, annemin terk etmesine ötürü sevmediğini düşünürdüm. Küçükken annemin beni korumasına, annemin gücüne ihtiyacım varken, o zamanlar annem yoktu. Gözyaşlarının gözlerimi doldurmasını kalbime akıtarak gözlerime duygusuz bir ifade yükledim. Yalancı tebessüm ederek merdivenlerin basamaklarını çıkmaya başladım. Ağzına kadar açık olan kapının eşiğine vardığımda içeriye gözlemci bakışlarla baktım. İçeriye benim gibi girmek isteyen de vardı, randevusu bitip çıkan insanlarda yoğunluktaydı. O insanların gözlerinde ruhları ağırdı ama bu durumu bedenleri inkâr ediyorlardı. Dıştan bakmak ne kolaymış? Yaşamıyorsun, sadece görüyorsun. Elbette bu kişilerin de hayatını mahvetmiş sonrasında 'sana ne oldu anlamıyorum seni' deyip kenara çekilen insanlar yüzünden buradaydılar.

Kapının eşiğinde durduğumda diğer insanların bana acayip şekilde bakıyorlardı. Burada fazla durup incelemenin anlamı yoktu. İçeriye doğru yürümeye başladım. Girişteki duvarlar sarıydı ve üstünde papatya deseni, yer de sarı renkte uzunca halı seriliydi. Halının uzanan yerlerine kadar takip ettim. Acı kahverengi olan danışma yazan masanın yanında doğru götürdü halı. Ellerimi masanın üstüne koydum. Orada duran kadına bakmaya başladım ama kadın benim yüzüme bile bakmadı.

"Randevunuz varsa isminizi söyleyiniz?" dedi balıketli, acı kahverengi, uzun ve dalgalı saçları omuzlarından dökülen kadın.

"Merhabalar ben Afşin Erdağ." Dedim kadın ismimi duyar duymaz açık kahverengi gözlerini bana çevirdi. Yüzüne tebessüm olmayan kadın beni görünce oturduğu ahşap sandalyeden kalkıp arkasındaki sandalyeyi hafifçe itti. "Benim Doktor Gülsüm Hanım ile randevum vardı." kadın tebessüm etmeye başladı.

"Hoş geldiniz Afşin Hanım." Dedi kadın sesi beni görünce büyülenmiş bir tınısı vardı "Kusura bakmayın. Sizin namınızı çok duydum ama ilk defa kanlı canlı görüyorum." Ben de kendimi buralarda hayal etmiyordum. Hayat zaten hayal etmediklerimizi yaşatır bize. Babamın bana kattığı en iyi şey ve en kötü kattığı şey mankenlik olabilirdi. O zamanlar yalnızca para kazanırken bu değişik gözlerim sayesinde ünlenmiştim. Yüksek meblağlar da paralar da kazanmıştım.

"Ne kusuru?" dedim sabırsızlıkla kadının gözlerine bakmaya başladım.

Kadın bu yüzümden büyülenmiş gibi bakıyordu hala "Gerçekten de dedikleri kadar varmış." Diye küçük bir mırıltı çıktı ağzından. Hızla kendini toparladı "Bir dakika randevu saatinize bakmam gerekiyor." Dedi masanın üstündeki bilgisayarın klavyesine bir şeyler yazdı. Ekrana bakıp "16.40'ta randevunuz var, saat şu an 16.10. doktor hanımın içeri de hastası var. İçerisi boşaldığında sizi alacağız." Eliyle arkamda kalan krem renkte olan üçlü koltuğu gösterip "Sizi o zamana kadar burada misafir edelim."

"Teşekkür ederim." Dedim kadına arkamı dönüp koltuğa oturdum. Kadın hala gözlerini benden alamamıştı. Hâlbuki neye bu kadar bakıyorlardı? Güzel miydim? Hayır. Sadece beni gözlerim insanların üstünde büyü kuruyordu. Zaten herkesin yüzüme bakıp dalmasından da aşırı çok rahatsızlık duyuyordum. Kadından gözlerimi alıp kapıdan girenlere baktım.

Gelenlerin sayısı azalmaya başlamıştı. Şuraya oturalı neredeyse iki dakikacık olmuştu ama benim canım çok sıkılmıştı. Hastaların yüzüne baktığımda sadece şu söz geldi; buraya gerçek hastalar gelmiyor, gerçek hastaların hasta ettikleri geliyor. Sözünü şimdi anladım. Benim hasta eden babam ve Toygar'ken onlar burada değillerdi ama ben buradaydım. Belki arkamda duran dağ gibi annem olsaydı bunların hiçbiri başıma gelmeyecekti. Maalesef ki hayatım da annem yoktu, hayatımı mahveden bir babam vardı. Küçükken annemi daha çok arardım çünkü zayıf, acizdim. Şimdi ise laf söylemekten çekinmiyor, kendimi elimden geldiği kadar koruyordum ama hala acizim. Toygar en büyük ruh hastasıydı. Ben ona beni sevmesin diye elimden gelen tüm kötülükleri yapmıştım ama o bana daha çok bağlanmıştı. Bir de beni deliler gibi sevdiğini iddia ediyordu. Ama bana zarar vermekten çok büyük bir haz alıyordu. Onunla tanıştıktan sonra bana takıntı ve saplantılı âşık olmuştu. İlk zamanlar onu güzelce ret ettiğimde onun şiddetine maruz kalmıştım. Ben de ona kötülük etmekte çareyi bulmuştum ama yine işe yaramamıştı. İşte bu yüzden bazı duygularım tarumar olmuştu. İçimdeki yara o kadar büyüdü ki artık canımı kimse yakamıyordu. Birden Toygar'ın telefonda dediği 'Eğer yatarsan, o hastaneyi sana dar etmek için ben de yatarım' sözler kulağımda yankı yapıyordu.

Burnumdan içime bir nefes çektiğimde mide bulantım yine arttı. Burnumdan nefes almayı kestim. Burnumdan nefes almayı kendime yasakladım. Mide bulantıma dikkatimi vermeyerek tüm konsantremi gelenlere verdim. Bir tane adam içeriye girdi. Gözleri kuzguni renkte, simsiyah gür saçlı, simsiyah sakalları ve simsiyah giyinmiş bir adamdı. Oldukça korkutucu giyinmişti. Danışmanın yanına hiç varmadan benim oturduğum koltuğun ucuna oturdu. Acaba babamın adamı mıydı? Babamın yanındaki korumalar tek bir günlük çalıştığından bir daha onları görmek nasip olmuyordu. Adamın yanımda oturmasından rahatsız olduğundan ayağa kalktım ve orada bulunan tekli koltuğa oturdum. Ayağa kalkınca daha çok tetikledi mide bulantım ve yediklerimi boğazımdan geliyordu. Bir elime çantamı alıp danışmanın yanına vardım.

"Lavabo nerede?" dedim kadın beyaz tendeki elini sola doğrulttu.

"İleriden sola döneceksiniz biraz yürüdükten sonra karşınıza çıkacak."

Kadının dediklerini duyar duymaz koşar adımlarla giderken Gizay içeriye girdi. Ben o sırada sola dönüp dümdüz yürümeye başladım. Karşıma Bayan Wc yazısı çıktı. Yazıyı görünce koşarak koyu gri kapıdan giriş yaptım ve kapıyı sıkıca kapattım. Aşırı aydınlık ışık sistemi, beş tane beyaz renkte el yıkama lavabosu, beş tane yuvarlak büyük ayna, beş tane tuvaleti olan ve bedenimin sığacağı kadar büyüklükte olan penceresi vardı. İçeri de benden başka kimsecikler yoktu. Yere kusmamak için ortada bulunan tuvalette girdim. Kapıyı kapatıp dizlerimin üstüne oturdum ve midemdekilerini boşalttım. Gerçekten aşırı çok rahatladım. Yüzüme huzurlu bir ifade oluştu. Sifonu çektim ve tuvaletin kapısını açtım. Kapıyı açmamla tuvalettin ışıkları söndü. O kadar beş bin lira para vermiştim. Bir faturayı yatırmayı akıl etmiyorlar mı? Birdenbire etrafın kararması iyi şeylere alamet değildi. Her neyse benim için bir sıkıntı yoktu, zaten ellerimi yıkayıp çıkacaktım. Güneşin son demleri olan huzmesi yoluma loş ışık yayıyordu. Karşımda bulunan lavaboya vardım ve elime sıvı sabunu alıp köpürterek yıkadım. Burası oldukça cinli filmler de olan karanlık sahnelere benzemişti. Ürkütücü yerden çıkmak için geldiğim yerleri temkinli yürüyerek kapıya vardım. Kalbim bana iyi şeyler olmayacağını söylüyordu. Ama etrafa baktığımda tuvalette benden başka kimse yoktu, galiba bu benim hüsnükuruntumdu. Elimle kapının kulpunu aramak için yüzeyinde gezdirdim. Birden boynuma bir rüzgâr gibi bir şey dokundu. Etrafta kimse yoktu.

Tekrar elimi gezdirdim ama kapı kulpu değil bir karın kası buldum. Hem de erkek vücuduna aitti. Büyük bir şoka uğramış vaziyette geri geri gittim. Bu kişinin burada ne işi vardı? Karşımdaki kişinin yüzünü hiç görmedim. Hemen uzaklaşıp girdiğin tuvalete geri girip kapıyı kilitledim. Tuvalette ki yabancı kişi iki kere kilit kısmına vurarak kapıyı açtı. Hızla elime tuvalet fırçasını alıp karşımdaki kişiye doğrulttum. Aramızdaki tek ses benim korku ile atan kalbimin sesiydi. Benimle aynı tuvaletteydi. Sert biçimde adamın vücuduna vurmaya başladım. Bana karşım adım atmıyor, bir adımda geri gitmiyordu. Daha sertçe vurarak onun gitmesini sağladım sonunda. Kenara hafifçe çekilince tuvaletten dışarıya çıktım. Bu pis fırçanın suyu akıp bileklerime bulaşıyordu. Tabii rahatsız oluyordum ama bir adamla aynı ortamda durmaktan daha iğrenç değildi. Kapının yanına koşarak gidip kulpu bulup çevirdim ama açılmıyordu. Elimi kulptan çekip yumruk yaparak kapıya vurmaya başladım.

"Yardım edin." Diye vaveylalar attım. Adamın adımları soğuk ve yavaştı. Yalnızca böyle adımları katiller atardı.

"Benden kaçabileceğini mi sanıyorsun?" dedi robotik ses. Robotikti ama sesinde soğukluk vardı. Kalbimi buz kesmişti. Genelde avına yaklaşan avcının sözleriydi. Kapıya son birkaç kez daha sertçe vurdum ama bir Allah'ın kulu dahi gelip ses vermedi. Bana doğru yaklaşıyordu ve ben avcıya sırtımı dönmüştü. Bu büyük bir aptallıktı. Hemen ona arkamı dönüp elimde tuttuğum tuvalet fırçası silahımı doğrulttum. Tuvalet fırçasını havaya kaldırıp vuracakken fırçayı tutup kendine doğru çekti ve elimden aldı. Ondan bu küçük yerden kaçmam zorlaşıyordu artık. Ölümü kabullenmeliyim. Hayır, bu Azrail değil. Bana yaklaşmasına az bir mesafe kala hemen aradan sıyrılıp kenara geçtim. Koşarak pencere kenarına vardım. Bu kim ise avının çırpınmasını seviyordu. Ellerimi kaldırıp pencerenin kenarını tuttum ve vücudumu yukarıya çektim. Bacağımı kaldırıp tam pencerenin pervazına koyacağım zaman benim belimden tutup aşağıya çekti. Duvara dönük yüzümü kendisine çevirdi. Pencereden sızan ışık onun ela gözlerde olduğunu gösteriyordu.

Beni tutu.

Bana dokundu.

Benim vücuduma dokundu.

Hayır, bu olamaz.

Dünya başımda dönmeye başladı. Kalbime keskin bir acı saplanırken cehennemden bir kor gelip vücuduma döküldü. Yanıyordum bu eller beni yakmayı başarmıştı. Buradaki dönen duvarlar ve karşımdaki adam beni köşeye sıkıştırmıştı. İçimdeki pervayla gözlerimi sıkıca kapattım.

Adeta bu adama hapsolmuştum.

Bu adama hapsolmuştum.

Bu hayata hapsolmuştum.

Akıl ve bilinç beni yavaşça terk ediyordu. "Hayır." dedim oldukça titrek bir sesle "hayır, hayır." Ellerini omuzlarıma yerleştirip ben duvara daha çok itti. Elleri boğazıma yapışık olmadığı halde nefes alamıyordum. Çünkü nefes almamamı beynim emretmişti. Dizlerimi bağı çözülünce titremeye başladı korkudan. "Bana dokunma lütfen." aklım iyiden iyiye beni terk etmişti hıçkırarak gözlerimden yaşlar süzüldü "Sana yalvarırım bana dokunma." çenem titrekleşti "ne istersen yaparım ama bana dokunma." Titreme krizine girmiştim çoktan. Azrail'in verdiği heybetten ecel terlerim anlımdan dökülüp yerle buluşuyordu.

"Sana dokunmayacağım." Dedi ellerini yavaşça omuzlarımdan çekti.

"Yalan söyleme!" dediğimde nefeslerim tükenmişti, zorla nefes çekerek "sen hep yalancıydın... lütfen git... hayatımı karaltın... lütfen git artık." Diye çığlılarla bağırmaya başladım. Vücudum titreme krizine girmeye başladı. Yaptığım hiçbir hareketi bilinçli yapıyordum. Bilinçaltımda babam vardı. "Baba beni bu adama mahkûm etme."

Nefeslerim bana tutsak olmuştu. Nefes almak benim için haram olmuştu. Karnıma bir ayak sayesinde sertçe tekme yedim. Midem sanki boğazımdan çıkacaktı ama yine nefes almayı beceremedim "Baba bana vurma." Diyebildim içimde tutsak olan karbondioksit gazını vererek "Tamam ne istersen yaparım ama yeter ki beni o adama tutsak etme." İkinci defa karnıma tekme yiyince gözlerimi açtım. Gözlerimi açtığımda yerde yan pozisyon yatarak titriyordum. Sanki korkunç bir rüyadan uyanmışım gibi. Bilincimi aklıma toplayıp hemen yerden kalktım. Adam belindeki susturucu takılı silahı bana doğrultu. Artık ölümü gelmiş bir kızdım. Gün ışığı silahı doğrultmasıyla gözlerimize vurmaya başladı.

Gözlerime karşımdaki kişi dikkatle bakarak "Sen." dedi devamını getiremedi. Yüzünü görmesen de gözlerindeki şaşkınlığı okuyabiliyordum. "Sen Ferimah'sın."

Bölüm Sonu

Bölüm sonu

1 yorum