Karhan Arsen Kunter'den
Öldürmek her zaman kolaydı, fiilen değil. Bir insanı sevmeyerekte onu öldürebilirdik. Ama sevgi vermek her zaman zordu. Devir ilerledikçe insanlara sevgi vermek daha da zorlaşıyordu. Bazı insanların duyguları öyle bir noktaya varıyordu ki o insanlar sevmedikleri kişiyi öldürmek için kiralık katiller tutuyorlardı. Böyle dediğime bakmayın ben de bir kiralık katilim ve görevim süresinde bunları öğrenmiştim. Görevim son derece zor ama ben kolayların adamı değilim, zorların adamıydım. Görev; işi bul, parayı al ve nefretten öte duygu duydukları insanları öldür. Kolaylıkla anlatıyorum ama dediğim gibi her zaman zorların adamıyım. Aslında iş bulmak zordu, geri kalanı çorap söküğü gibi geliyordu. Bana çoğunlukla iş insanları, CEO, masum görünümlü şeytan insanlar, kaymakamlar, devlet başkanları, savcılar, hakimler bunlar her zaman bana başvuran insanlardı. Gelmelerinin en büyük sebebi dünya yüzeyinde tanınan bir kimse ama yüzü kimse tarafından bilinmeyen bir seri katildim. Adım haberlerde ya Karaltı diye, ya da kusursuz adam öldüren olarak çıkmıştı. Dünya beni yüzü görülmeyen, adı sanı bilinmeyen Karaltı lakabıyla tanıdı. Aslında Karhan Arsen Kunter olarak asıl işim bu değildi, benim mesleğim polislikti. Bu iki mesleği yaparken şuana kadar zorlanmadım ama şuanda saklanmak benim için zor geliyordu.
Bundan bir hafta önce dış ülkede bir eyalet valisinin ölmesiyle, önceden o eyalette yaşamış sonrasında Türkiye de yaşamaya karar vermiş insanlar ayaklanmıştı. Ayaklanmasının sebebi Türkiye de bulunan bir kiralık katilin o şahsı öldürmüş olmasıydı. Önümde beş yüz kişiye yakın insan topluluğu büyükelçilik önünde toplanıp Karaltı lakaplı kişiyi protesto ediyorlardı. Ben de bir polis olarak büyükelçiliğin önünde durup kalkanım önümde diğer elimde silahım bekliyordum. Neredeyse bir gündür buradaydım artık biraz yorgun düşmüştüm.
Benim devrem yani Fuat Selim kulağıma yakınlaştı "Bu katil kimse onu ne bu ülke de, ne de başka ülkede yaşatmayacaklar." bunları fısıldayıp önüne döndü. Devrem haklıydı. Bu dediği kişi bendim ve beni burada yaşatmayacaklardı. Gerçekten çok komik oldu, ben istediğim yerde yaşar, istediğim yer de durmazdım. Dudaklarım alaylıca kıvrılırken bu mikro ifademi düzeltip düz ifade ile takındım. Kafamı onun sözlerine olumlu sallamakla yetindim. Bu cinayeti kiralık katil olarak ben işlemiştim ve bunu kimseye belli etmemem gerekiyordu. İnsanların yüzlerini tek tek incelemeye koyuldum. Hepsinin de tek bir ifade vardı o da Karaltı'ya karşı nefret. Bu karşımda duran insanların bu nefretlerine karşı korkuyor muydum? Hayır, aksine şuanda hepsini aynı anda öldürecek güce sahibim.
"Mason Ren için adalet." Sürekli bunları söylüyorlar bir kargaşa çıkarmıyorlardı. Bizim amacımız kargaşa olursa kargaşayı engellemekti. Bazılarının elinde pankartlar vardı birinde "Kahrolsun Karaltı." Yazıyordu. En çok bu pankartı tutan kişiyi inceledim. Erkekti ama kız gibi hareketleri vardı. "Karaltı için iade." Diye karşımdaki insanlar bunları bana haykırıyorlardı. Önlerimizde bulunan birkaç haberci bunları kamera kayıdına alıp akşam haberlerinde meze olarak önümüze sunacaktı.
Bu insanlara bakıp O Karaltı benim. Demek içimden çok geliyordu ama bunları söyleyemedim. Etrafıma baktığımda bir Allah'ın kulu bile bana şüpheyle bakmıyordu. Aksine daha çok polis olduğum için bana güveniyorlardı. Herhalde burada büyükelçi bir açıklama yapmadan bu eylemciler gitmeyeceklerdi.
Kiralık katil olduğum için hiçbir zaman pişmanlık duymadım. Hem baya iyi paralar kazanıp, kendime lüks bir yaşam kurdum. Ama bu yaşamda yaşamasam bile kendime ait küçük servetin olması güzeldi. İşte polisliğin kötü bir yanı maaşı azdı ve kendime kurduğum yaşamı polis maaşı ile kurmayacağımı herkes çok iyi biliyordu. Bazı polisler karakol da bu Karaltı lakaplı kişi kim olduğu konusunda istişare ediyorlardı. Tabii benim devrem Fuat Selim'le ben de bu konuda çok istişare ettim ama kendi kendimi yakalatmamak için sonuç bulamadım. Aynı şekilde diğer polislerde bulamadı. Yanımda Fuat Selim'e baktığımda gerçekten çok iyi ve saf çocuktu, yani herkese çok çabuk güveniyordu. Fuat Selim şöyle arayışçı gözlerle etrafına bakındı bir hengâme göremeyince benim kulağıma yaklaştı.
"Bence bu Karaltı lakaplı kişi." Dedi devrem gözlerini kıstı.
"Karhan Arsen Kunter." Diye başkomiserim bana seslendi. Doğru tahmin de bulunmuştu başkomiserim ama bana bu sesleniş biçimiydi. Başkomiserim Yücel Karabaş arkamda kaldığı için ona hafifçe yüzümü döndüm. Benimle beraber devrem de döndü. Tehlikeli bakıyordu acaba biliyor muydu? Ama bu saçmalık olurdu. Şaşırmama sebep kolumu sıkıca sarılı olan polis görev kalkanım sarsıntıya uğradı. Saçında bir tane bile siyahlık olmayan, uzun boylu, beyaz tenli ve esmer gözlü biriydi. Yaşlılıktan kırışan elini havaya kaldırdı gel diye bana işaret ediyordu. Arkamda kişiye görev kalkanını emanet edip biraz uzaklığımızda duran başkomiserimizin yanına vardım.
"Beni emrettiniz komiserim." Dedim düz ifadeyle.
Komiserin o yaşlılıktan küçülen gözlerini protestoculara bakarken gözünü onlardan alıp komiser dememden rahatsız olmuş gibi bana baktı "Başkomiserim." diye kelimeyi bastırarak söyledi.
Bu kelimeyi benim tekrar etmem için söylediğin de bende "Başkomiserim, beni emrettiniz." Yüzünü tamamen bana döndü. Elçilik binasından bir şeyler oluyordu çünkü herkes oraya bakıyordu. Başkomiserimde benden gözünü alıp elçilik binasına baktı. Başkomiserim bakışlarını benden çektiyse bende bakabilirdim. Büyükelçi ve yanında bir ton adam büyükelçilik binasının balkonuna çıkmışlardı. Basına açıklama yapacaklardı. Tüm basım arkadaşlar kameralarını büyükelçiliğe çevirdi. Orta yaşlarda olan büyükelçi saçları hafif kırlaşmıştı. Yüzü hala genç duruyordu. Gözündeki gözlüğü iki defa dokunup basıma gözünü dikti. Basımı görünce yüzünde küçük gülümseme oluştu.
"Sayın değerli arkadaşlar öncelikle belirtmeliyim ki Mason Ren'in ölmesi bizi derinden sarstı." deyince içimden kahkaha atmak geldi çünkü yalanın fiyaskosunu söylüyordu. "Bu üzücü olay burada bulunan her vatandaşımızı da derinden sarstığına eminim. Sayın vatandaşlarım Türk polisi bu katil zanlı, Karaltı lakaplı kişiyi tutukladılar ve iadesi için ülkemize gönderiyorlar. Her yer de bulunan Türk polisine teşekkürlerimi sunarım." Dedi. Büyükelçi içeriye girerken protestocular tarafından alkışlara tutuldu.
Beni yakaladılar da benim mi haberim yoktu. Hayır, ben polis kıyafetlerin içinde başkomiserin önünde duruyordum. Yalandan başka bir şey söylemedi. Belki de artık burada protestocuların durmasını istemiyorlardı. Protestoculara baktığımda hepsinin yüzü intikamdan arınmış neşe ile aydınlanmaştı. Bazıları dağılırken bazıları hala duruyor çevresindeki kişilere konuşuyorlardı. Başkomiserim bana dönüp "Artık sen ve diğer arkadaşların evinize gidebilirsiniz buradaki görev bitti."
Başımı saygıyla eğip "Tamam, komiserim." Bir nevi gıcık etmek içinde komiserim diyordum.
"Başkomiserim." diye dişlerinin arasında konuştu.
***
Sonunda bu saçma protestodan kurtulup eve gelmiştim. Eve gelir gelmez ilk yaptığım kendimi açık gri L koltuğun üstüne bırakmak oldu. Üstümde resmen bir ton ağırlık vardı. Bu bir ton ağırlık ağır gelmiyordu ama aklıma takılan deli sorular yorgunluğuma yorgunluk ekliyordu. Bugün kendim öldürdüğüm kişinin protestosunda bulunmak da çok acayipti. Zaten tüm dünyadaki polisler tarafından aranıyor olabilirim. Bu düşüncelere dalmaktansa güzel bir uykuya dalmak en güzeli olabilirdi. Üstümdeki yorgunluğu atmak için öncelikle bu kıyafetlerden kurtulmam lazımdı. Oturduğum koltuğun üstünden kalktım ve oturma odasından çıktım. Tüm odacıkların bir yere baktığı loş ışıklı koridora çıkınca bana cezaevindeki koğuşlara ulaşmak için yürüdüğümüz koridoru anımsatıyordu. Bu sıralar sürekli aklımda hep karakol vardı belki de ondan anımsıyordum. Odamın beyaz kapısına varınca gümüş renkteki kapı kolunu tutup içeriye doğru ittim. Beyaz kapının ardında kahverengi eski gardırop, aynı renkte eski küçük bir baza vardı. Başka bir şey yoktu. Zaten vaktimin çoğunu bilgisayar odasında geçirirdim. İçeriye girip kendime gardıroptan siyah renkte tişört ve aynı renkte eşofman altı çıkardım. Üstümde bulunan çelik yeleği çıkardım. Bunun ağırlığı hepsininden daha fazlaydı. Sonrasında üstümde polis yazılı uzun kollu tişörtü çıkarıp siyah kısa kollu tişorttü giydim. Altıma da rahat eşofmanı giydikten sonra üstüme keyif yüklendi. Tekrar oturma odasına gidip elime siyah kumandayı alıp kırmız tuşa bastım ve tekrar koltuğuma rahatça yayıldım.
Kiralık katil olduğumda üstüme şüphe çekmemek için bu evi kredi çekip aldım. Ve ev alınca eve yiyecek ve içecekten başka bir şey almazdım. Bence şüphe çekmeme konusunda başardığımı da düşünüyorum çünkü karakoldaki herkes beni salak, sakar ve komik bir polis sanıyordu. Aksine kurnaz, dakik, refleksleri kuvvetli biriyim.
Televizyonda önceden açık kalan bir haber kalanın sesi geliyordu "Ünlü eyaletin valisi Mason Ren evinde ölü şekilde bulunca Türkiye'deki sevenleri büyükelçiliğin önünde toplandı." Sesin gelmesiyle bakışlarımı o yöne çevirdim. Görüntüler büyükelçiliğin önümde toplanan insan grubunu gösteriyordu. Bugün ne yaşadıysam görüntüler de onu gösteriyordu. Biraz daha dikkatli bakarak kendimi buldum. Yüzüm kar maskesiyle kaplıydı, sadece ela renkteki gözlerim yeşil gibi gözükerek kendini belli ediyordu. Görüntülerin arkasında konuşan spiker görüntülere sesi eşlik ediyordu "Büyükelçiliğin önünde toplanan insanlar Karaltı lakaplı kişinin iadesini istediler." Spikerin sesi kesilip orada bulunan insanların sesleri gelmeye başladı. Onlar benim iademi istiyorlardı ama polisler dahi beni bulamıyorlardu.
Zaten yakalansam iade isteseler bile o ülkede beni cezaevine tıktıramazlardı. Çünkü bu adamı on milyon euro karşılığında öldürememi isteyen o ülkenin başbakanıydı. Tabii bu on milyon teklifi bana cazip gelip kabul etmiştim. Ve ilk iki hafta araştırmamı yapıp işten izin almayarak kolaylıkla adamı öldürdüm. Haberde benim de içinde bulunduğum görüntüler kesilip spikere bağlandı "Ülkenin başbakanı Mason Ren'in ailesi ve sevenlerine baş sağlığı dileklerini iletti. Ve katil zanlının en kısa sürede bulup cezasını keseceklerine dair milletine söz verdi."
Bu adama sağlam bir küfür savurdum. Adamı öldürmem için bana para verip öldürten buydu ama kendisi öldürtmek için para vermemiş gibi hareketleri vardı. Aman zaten bu olay beni ilgilendirmezdi, benim işim parayı al, adamı öldür. Bu başbakanla uzaktan anlaşma imzalamıştık. Eğer olur da bir gün beni tutuklarsa ülkesine iademi isteyip beni hükümsüz kılacağına dair.
Zaten bu aralar işler kesattı. Uygulamadan mesaj atan çok oluyordu ama cüzi miktarda para veriyorlardı. Bu cüzi miktar benim küçük servetimin çeyreği kadar değildi. Ben küçük işlere değil, büyük işlerle oynardım. Bu yüzden bilgisayarı açmayı düşünmüyordum.
"Büyükelçi katilin tutuklanıp ülkelerine teslim edileceğini açıkladı." Öğlenki duyduğum açıklamayı şimdi haberlere servis edilmişti. Büyükelçinin sadece uzaktan yaptığı açıklamadan sesi net anlaşılmamıştı. Ses sorunu yüzden ekrana alt yazıda eklemişlerdi. Bu kanalı değiştirip başka haber kanalı açtığımda aynı haberleri sunuyorlardı. Televizyonu aynı haberleri göstermelerinden sıkılarak kapatım.
Uykum fazlasıyla vardı. Başımı usulca kırlentte koyup gözlerimi kapattım. Gözlerim geri kendi kendine açılıyordu. Uykum var uyuyamıyorum. Tabii uykusuzluk ara ara bana oluyordu ama bugün başka bir şey vardı. Aklımdan bin bir türlü şeyler geçiyor ve düşüncelerime engel olamıyordum. Üstümde hiç olmadığım kadar gergin bir hal vardı. Bu işi sürekli yapıyorum ama hiç böyle gergin olmuyordum. Bedenimde olan gerginlik zihnimde de vardı. Bu gerginliği bir duş alarak azaltabilirim. Hemen uzandığım yerden kalktım ve banyoya girdim. Eski beyaz duşa kabin, eski bir klozet ve eski lavabosu olan eski bir evdi. Ev eski olduğu için doğal haliyle banyo da eskiydi. Hızlıca üstümdeki kıyafetlerden kurtulup duşa kabine girdim. Banyo bataryasını sağa çevirip açmamla tenime soğuk su temas etti. Soğuk suyu sevdiğim için hiç kaçınmadım. Su gittikçe ılıklaşıyor ve bedenimi geveşetiyordu. Gözlerimi kapatıp zihinimi yokladım ama zihinsel ve kalpsel bir gerginlik vardı. Kızgın olduğumda soğuk suya, gergin olduğumda ılık suya girer rahatlardım. Bedenim gevşeklik oluştu ama beyinsel bir rahatlama yoktu. Galiba sorun yorgunlukla alakalı değil sorun kalbimdeydi. İlk defa kalbimin bu kadar hızlı çarpıp gerildiğini hissediyorum.
Beş dakika bile sürmeyen su maceramdan çıkıp banyoda olan büyük banyo havlusunu alıp vücudumun alt kısmını sardım. Alelacele banyoya girdiğim için yanıma hiç kıyafet almamıştım. Maalesef ki odamda giyinmek zorundayım. Banyonun kapısını açar açmaz banyoda oluşan buharlar kaçarak dışarının havasına karışıyordu. Kapıyı açar açmaz kulağıma evin zili doldurdu. Bir yandan da telefonunda çalıyor bu iki ses birbirine karışıyor. Bu sesleri umursamayıp karşımda duran odanın kapısının kolunu tutum ama ben giyinene kadar bu sesler beni sinir hastası edeceğini bildiğim için giyinmeyecektim.
Kapı da duran sabırsız kişiye homurdanarak koyu kahverengi dış kapının oraya vardım. Kapının önünde durup açmak yerine belime sarılı olan havluyu iyice sıkıştırdım. Sonuçta kapının ardında kim varsa kötü bir manzara ile karşılaşmasını istemezdim. Küçük delikten baktığımda kimsecikler görünmüyordu, tek karşıdaki kapı görünüyordu. Kapı kolunu tutup kendime çekip kapıyı sinirlilikle sonuna kadar açtım. Kapıyı açmamla merdivenlerin orada biri sesli şekilde yürüyerek karşıma bir anda çıktım.
"Süpriz." Diye bana elinde beyaz çikolata kutusu olan devrem bana misafir olarak gelmişti. Fuat benim misafirlerden çok haz etmediğimi biliyordu ama yine gelmişti. Fuat karşımda durmuş kahverengi gözleriyle vücudumu inceliyordu. Fuat'ın kalın dudakları, kaşları, fit vücudu ve yeni tıraş olunmuş kemikli yüz yapısı vardı. Onun gözleri yüzümde olmak yerine yarı çıplak olan bedenime bakıyordu. Ben de rahatsızlık duymuyorum. Sonunda o kahverengi, badem biçimli gözleri benim gözlerimle buluştu. Eliyle benim vücudumu göstererek "Devrem bu ne?" Şaşırmıştı beni böyle görmeyi hiç beklemeyen ses tınısı vardı.
Kendi bedenime bakıp ona döndüm "Tanıştırayım karın kası halk dilinde baklava kası da diyorlar." Fuat dediğim komiğine gitmiş gibi sırıttı.
"Tanıştığıma memnun oldum ama onu demiyorum. Neden yarı çıplaksın onu diyorum?" derken de ayakkabılarını çıkarıp içeriye doğru adım attı. Karşımda durup vücuduma bakmayı men edip cevap beklercesine yüzüme bakıyordu. Orta uzunluktaki açık kahverengi saçlarımdan damlayan su damlacıkları her şeyi açıklıyordu ama anlamıyorsa yuh artık.
"Gördüğün gibi." Dedim saçlarımdan damlayıp yere bulaşan su damlacıklarını göstererek "duşa girdim, çıktım, sen geldin, devrem." Bu açıklamam ona makul gelince tekrar uzun bacaklarıyla koridorda yürümeye başladı. O giderken onu yanlız bırakmayacağım için ben de onun peşinden gidiyordum. Oturma odasına varıp koltuğa oturdu ve elindeki çikolata kutusunu koltuğun koluna yerleştirdi.
Bana dik dik bedenime bakarak "Umarım böyle durmayı hedeflemiyorsun." Dedi oraya on beş dakika önce bıraktığım kumandayı alarak "Hadi git giyin!" Bana uyarıda bulundu.
"Tamam devrem, benimde zaten evimin salonunda yarı çıplak durmak gibi bir hedefim yok." Dedim gidecekken evimde tehlikeli bir bilgisayar olduğunu fark edince "Sen burada dur ben üstümü giyip hemen geliyorum." Uyarımı yaptım ama umarım evi karıştırmaya kalkışmaz. Seri şekilde odama gidip dolaptan siyah renkte tişört ve aynı renkte kargo pantolunu alıp üstüme geçirdim. Gardıropta siyah renkten başka bir renk yoktu, almazdım. Her neyse evimde tehlikeli misafirim vardı ve benim de onun yanına gitmem lazımdı. Geldiğim hızın aynı süratiyle salona gittim. Fuat Selim tabakta şeftali ve meyve bıçağı alıp oturmuş magazin programı izliyordu. Benim buraya varmam iki dakika sürmüştü ve iki dakikada Fuat Selim nasıl onların yerini bulup alıp koydu anlamıyorum. Hız konusunda polislerle yarışılmazdı ama ben Fuat'an daha hızlıydım bugün onu geçememiştim. Şeftalinin kokusunu on kilometreden mi almış gelmişti?
"İzleye izleye magazin programı mı izliyorsun?" Dedim onun yanına oturdum. O izlediği programa göz gezdirdim ama pek bir şey anlamadım. Bu boş programı görünce saçma gözlerle ona baktım.
Devrem kafasını iki yana sallayıp "Birazdan çıkacak güzel kızı izleyeceğim." Deyince daha dikkatlice televizyona baktım. Eğer Fuat bana yanlış yaparsa onun zaafları ile onu yok edebilirdim. Sonunda dediği kız çıkmıştı. Kızın öğrenci tip kesimi siyah saçları ve çok değişik gözleri vardı. Gözleri ne maviydi, ne yeşildi, ne de sarıydı tam olarak bu üç rengin karışımı gibiydi. Böyle güzel bir göz ömrü hayatımda görmemiştim. Gerçekten insanı aşık edecek kadar güzel gözleri vardı. Bana göre bu gözler birçok insanı aklını kullanmayı men edip deli etmiştir. Devrem de bu kızın gözlerine bakıp öyle bir ağzının suyu akıyordu.
"Yavaş ol lan. Kızı görünce ağzının suyu akıyor." Benim dediklerimi duymayıp kızın o gözlerine daldı. Beynim bana televizyondaki kızın gözlerine bakmayı emrediyordu adeta. Tekrar televizyona dönüp gözlerine baktım ama bu sefer ki gördüğüm gözlerinde bir büyü olduğu kadar bir de kırgınlık ve intikam duygusu da vardı. Ama herkes onun güzel gözlerini ardına bakmıyor sadece onun göz rengine odaklanıyordu. "Kız gerçekten çok güzelmiş." Diye küçük bir mırıltı çıktı ağzımdan.
"Adı Afşin Erdağ." Dedi devrem. Benim söylediğim küçük mırıltıyı duymuştu ama sesli söylediğimi duymamıştı. "Herkes bu kıza hayran ama" Derin bir iç çekti "bir sıkıntı var kız nişanlı." Küçük kahkaha patlattım.
Devrem kızdan gözlerini alıp bana döndü "Neden gülüyorsun?" O da tebessüm etti.
"Yani nişanlı olmasa bu kızın gerçekten sana bakacağını mı düşünüyorsun?" deyince devrem kız gibi bana göz devirdi.
Alaylıca onunda dudakları kıvrıldı ve tekrar televizyona dalıp "Bilmiyorum." Dedi derin düşüncelere daldı "Belki bana bakmaz sana bakar." Deyince ona göz devirmemek için kendimi zor tutum. "Bana göre kız nişanlısını sevmiyor onunla hiç adı veya fotoğrafını görmedim. Sadece bir anda nişanlandığını tüm dünya duydu."
Fuat'ın son dediğine aldırmadım ama ilk dediğine aldırdım "Devrem, benim böyle bir sevgilim olmasını istemezdim. Bu gözler herkesi kendine çekici güçlü yapıya sahip. Onu korumak için hep peşinden mi koşacağım?" dedim alaylıca bir kahkaha daha attım "Onun peşinden koşmam da büyük saçmalık olur."
"Zaten bu kızda kimseye yüz vermiyor. Bu kızla tüm ünlü dünyası sevgili olmak istedi de kız yüz vermeyip ret etti." Dedi ve ekrandaki mükemmel gözlere sahip kız kayboldu. Fuat'ın hayranlığı gitti sonunda aklı başına geldi "Sen nasıl bir insansın? Bir insan misafirine sorar. Ne yer? Ne içersin? diye."
"Zaten yiyecek bir şey almışsın." Dedim Fuat eline şeftaliyi alıp ısırdı. "Ne içersin?" Diye dil ucuyla sordum. Umarım bir şey içmem der çünkü ona da güvenmiyorum. Elini çenesinin altına koyup düşündü. Neyi düşünüyordu ki içeceğim olarak su, çay ve kahve vardı. Başka verebilecek bir şeyim yoktu.
"Ben bir white chocolate mocha frappuccino alıyım." Deyince afalladım gerçekten hiç bozulmadan bu yabancı kelimeleri bir ağızdan söyledi. Yüzünde bir ciddiyet vardı. Beni barmen filan mı sanıyordu bu adam? "Ne bakıyorsun oğlum? Ne alabilirim böyle fakir evinde? Sert filtre kahve alabilirim."
"Lan sen nereden biliyorsun what mahat nereden biliyorsun?" Gerçekten merak etmiştim. Biz arada aşağıda duran kahvehanede takılırdık ama devrem galiba bilmediğim kahve dükkanlarına gidiyordu.
"Tamam bu kadar kahve muhabbeti yeter ben kahve yapmaya gidiyorum." Dedim uyarımı yapmadım çünkü devrem bir şey döndüğünü anlardı. Oturma odasının yanımdaki mutfağa gittim. Evde tek filtre kahve olduğu için kahveyi alıp makinenin haznesine boşaltıp tuşlara bastım. Mavi renkte iki kupayı alıp makinenin yanına koydum. O sırada Fuat'ın telefonun zil sesi odanın dört tarafını donatıyordu. Sesi dinlemek için salonun kapısını biraz daha yaklaştım. Sesler geliyordu ama anlaşılmıyordu. Filtre kahve makinesinin uyarı sesi geliyor ve Fuat'ın ayak sesleri ile karışıyordu. Onu dinlediğim anlaşılmasın diye artık geri gitmem lazımdı. Hızlı, sessiz adımlarla mutfağa geçip kahve makinesinin yanında durdum. Demlenen kahveyi kahve haznesinden alıp bardaklara sıvıyı boşalttım. Bardakların kulpundan tutup odaya yürümeye başladım ki oda da Fuat yoktu. Her yerin kapısı kapalı sadece salon, mutfak ve bilgisayar odasının kapısı açıktı. Mutfaktan ben geldim, o ise salondaydı bu da demek ki bilgisayar odasındaydı. Bardaktaki kahveleri dökmemek için verdiğim çabayla kapının eşiğine vardım. Fuat siyah renkte ofis koltuğuna oturmuş masaüstü bilgisayarı düğmesine basıp açıyordu. En büyük sıkıntı bilgisayarda şifre yoktu.
"Kahveleri yaptım." Diye içimde kopan fırtınaları bir kenara bırakıp sakince yanına gittim. Bardağı fare ve klavyenin üstünde tutum.
"Eline sağlık." Dedi. Fuat bana dönüp kalın, uzun parmaklarını bardağa doğru götürürken tutmasına milim kalmıştı ki bardağı bıraktım. Bardak klavyenin üstüne düştü. Klavye ve fareye kahve üstüne boşaldı. Bilgisayarının ekranına da sıçarken bardak gürültüyle yere düştü ve tüm parçalara ayrıldı. Masaüstü bilgisayara bir şey olmamıştı ama klavye ve fare tüm sıvıyı emdiği için bozulmuştu. Fuat sandalyeyi iterek ayağa kalktı. Onun da gri pantolunu kahverengi leke oluşmuştu. Gözlerimi büyüterek Fuat'a dehşet biçimde baktım. Gözlerim onu suçlu damgasını yapıştırıyordum. "Vallahi ben tutuyordum bir anda kaydı düştü."
Başarmıştım. Kendini suçlu görüyordu "Yok sorun değil de." Dedim klavye ve faredeki kahveye bakarak iç çektim "Bunlar artık çalışmazlar."
"Gerçekten mi?" Dedi "Tüh daha yeni başkomiser aradı bana suçlu zanlının dosyasını varmış onu bana gönderecekmiş. Ben de evde değilim dedim siz Karhan'ın bilgisayarına gönderin dedim o da göndermiş ona bakacaktım." Her şeyi ben sormadan tıkır tıkır anlattı. Açılan bilgisayara gözü kayarken bilgisayara mail bildirisi geldi. Fuat'ın gözleri de bildirime kayarken sakinliğimi korumaya çalıştım.
"Ne olacak şimdi?" Diye onun dikkatini bilgisayardan almak istiyordum ama Fuat gözünü bilgisayara dikmiş dikkatlice gelen bildirimi okuyordu.
Fuat kaşlarını çatmış "Bilgisayarda 200 milyon euro mu yazıyordu?" Onun böyle demesiyle görmemiş gibi başımı bilgisayara çevirdim. O yazılı bildirim gitmişti.
"Ben görmedim." Dedim dudaklarımı aşağıya sarkıttım "Ama bir oyun oynuyorum sanal parada 200 milyon euro olduysa." Diye yalan söylemiştim. Büyük ihtimalle weeb siteden mesaj gelmişti. İnanması için tebessüm edip "yoksa nerede 200 milyon euro." Sertçe yutkundum. Boğazımı temizleyip devam ettim "Sen en iyisi başkomiserimizi ara haber et."
Fuat kafasını tasdikler şekilde sallayıp elimdeki kahveyi alıp bir yudum aldı, cebinden telefonu çıkarttı. Ben de onunla ilgilenmiyormuş gibi yaparak mutfağa gidip temiz bir bez alıp tekrar odaya gittim. Telefondaki kişi hararetli hararetli konuşuyordu. Fuat konuşmadığına göre azar işitiyordu. İlk olarak yerde paramparça duran cam kırıklarını topladım. Ve odanın bir köşesinde duran siyah çöp kutusunu açıp bu cam kırıklarını attım.
"Fuat o dosyaya hemen bakman gerekiyor. Ben sana şimdi bakmanı emrediyorum." Diye telefonda bağırma sesi benim kulaklarıma geliyordu. Dosya ne konuda olduğunu şimdiden merak etmiştim. "Şimdi Karhan'ın evinden çıkıyorsun o dosyayı inceliyor bana rapor ediyorsun." Emir verdi. Bu güzeldi eğer Fuat giderse bana gelen 200 milyon eurolu mesajı bakabilirdim.
"Tamam başkomiserim." Dedi Fuat. Herhalde telefon yüzüne kapanmıştı yüz ifadesi o yöndeydi. Fuat bana bakıp "Benim gitmem gerek Karhan." Morali bozulmuş, rengi atmıştı. Hızla odadan çıktı arkasından ben de gittim. Solunda kalan koridordan devam edip dış kapıyı açtı. Siyah renkteki spor ayakkabısını giyerken "Çikolatalar sen de kalsın. Bugün bizim devrem Orhan'ın kız istenecekti bunu ona gösterecektim ama nasip olmadı. Sen de kalsın gardaşım ben gidiyorum." Ayakkabısını giymeyi bitirdi ayağa kalktı "Hadi Allah'a emanet ol."
Merdivenleri tek tek inmeye koyuldu. Kapıyı kapatıp hemencecik bilgisayar odasına gittim. Klavye ve fareyi söküp getirdiğim bezle kahve dökülen yerleri temizledim. Arkamda kalan beyaz çekmecelerden en üst rafı açıp yeni klavye ve fare çıkarıp yenisini yerleştirdim. Bilgisayarı hemencecik büyük heyecanla açtım. İşlerimi yürüttüğüm weeb siteye giriş yaptım. Profileme bir ton mesaj yazılmıştı.
Size hayranız.
Benim de sevmediğim akrabalarım var onları 1 lira karşılığında öldür müsün? Fiyat ederi o kadar.
Bu işten ne kadar kazanıyorsun?
Gibi mesajlar yazılmıştı. Benim aradığım bu değil o sırada gelen 200 milyon euro yazan mesaja girmem lazımdı. Aşağıya buna benzer mesajlarla iniyordum. Altlara indiğimde 200 milyon euro yazan mesajı görüp tıkladım.
Afşin Erdağ'ı öldürürsen sana 200 milyon euro vereceğim. Tek şartım o kızın ölmesi.
Yazıyordu kızdan baya nefret ettiği sondaki yazıdan belli oluyordu.
Fiyat son derece cazipti. Euro en son 20 liraydı. 200 milyonla 20'yi çarparsan 4 milyar lira ederdi. Bana valiyi öldürmem için bu kadar para vermemişlerdi. Mesaja detaylı baktığımda altına resim göndermişti. Bu Fuat'ın hayran olduğu güzel kızdı. Beni ilgilendirmezdi. Para çok yüklü miktardı. Bu kızda validen daha büyük şeyler olmalıydı ama ne? Bu parayı kim olsa kabul ederdi.
Kabul, parayı alır işime bakarım. Diye yazıp gönderdim
Artık yeni bir görev ve ölmesi gereken zavallı bir kız vardı.
