Sua sabah alarm çalmadan uyandı.
Bir süre tavana baktı.
Odanın tavanı Türkiye’deki odasının tavanına benzemiyordu. Bu düşünce saçmaydı çünkü tavanların birbirine benzemesi ya da benzememesi üzerine düşünmek, yeni bir hayata başlamış bir insanın sabah ilk işi olmamalıydı. Ama Sua’nın zihni bazen en gereksiz ayrıntıya takılır, sonra o ayrıntıdan kocaman anlamlar çıkarırdı.
Perdenin arasından ince bir yaz ışığı içeri sızıyordu. Camın dışından uzakta bir araba sesi, daha yakından bir apartman kapısının kapanışı, sonra birinin merdivenlerden aceleyle inişi duyuldu.
Seul uyanmıştı.
Sua da bugün ilk kez gerçekten okula gidecekti.
Henüz dersler başlamamıştı. Diğerleri için tatilin son günleri sayılırdı. Mina hâlâ uyuyordu; hatta dün gece yatmadan önce “Ben senin için manevi destek olurum ama fiziksel olarak sabah sekizde uyanmam mümkün değil,” demişti. Sua da buna itiraz etmemişti. Zaten oryantasyon yeni öğrenciler içindi. Mina’nın gelmesine gerek yoktu.
Ama bu sabah, yatağın içinde doğrulurken, keşke gerek olsaydı diye düşündü.
Hemen sonra bu düşünceden rahatsız oldu.
Hayır.
Tek başına gidebilirdi.
Havalimanından eve tek başına gelmişti.
Bozuk valize, yokuşa ve gereğinden fazla sakin bir çocuğa rağmen gelmişti.
Okula da gidebilirdi.
Telefonunu eline aldı. Mina’dan gece üçte atılmış bir mesaj vardı.
Mina: Sabah korkarsan beni uyandır.
Mina: Ama yavaşça uyandır.
Mina: Çünkü ani uyanınca kişiliğim değişiyor.
Sua istemeden gülümsedi.
Cevap yazmadı. Mina’yı uyandırmak istemedi. Onun yerine yataktan kalktı, yüzünü yıkadı, saçlarını taradı. Kahverengi dalgalar omuzlarının biraz üstünde dağıldı. Birkaç tutamı kulağının arkasına sıkıştırdı ama hemen geri düştüler.
Aynada kendine baktı.
Bugün çok Koreli görünmeye çalışmayacaktı.
Bu cümle aklına gelir gelmez yüzünü buruşturdu.
Çünkü insanın sabah aynaya bakıp “bugün ne kadar bir yere ait görünüyorum?” diye düşünmesi yorucuydu.
Üzerine açık renk bir bluz ve rahat bir pantolon giydi. Çantasına defterini, cüzdanını, kulaklığını ve pasaportunu koydu. Pasaportu artık yanında taşımasına gerek olup olmadığını bilmiyordu ama ilk gün olduğu için içi rahat etsin istedi.
Mutfakta su içerken dolabın üst rafına baktı.
Dün sakladığı çikolatalardan biri oradaydı. Mina’nın erişemeyeceği kadar yüksek değildi aslında; sadece Mina’nın sabah sabah uğraşmayacağı kadar yüksekti.
Sua kendi kendine, “Güvende kal,” diye fısıldadı.
Tam kapıya yönelmişti ki Mina’nın odasından boğuk bir ses geldi.
“Gidiyor musun?”
Sua durdu.
“Uyandırdım mı?”
Kapı aralandı. Mina’nın yüzünün yarısı göründü. Saçları her yöne dağılmıştı.
“Hayır. Ben ruhsal olarak hep uyanığım.”
“Gözlerin açık değil.”
“Ruhumun gözleri açık.”
Sua güldü.
Mina kapıya yaslandı.
“Konumunu at.”
“Okulu biliyorum.”
“At.”
“Mina.”
“Ben abartmayı sevgi dili olarak seçtim, bunu daha önce konuşmuştuk.”
Sua telefonunu çıkarıp konumunu paylaştı.
Mina memnuniyetle başını salladı.
“Güzel. Kaybolursan seni bulurum.”
“Kaybolmayacağım.”
“Bunu valizin de söylemişti.”
Sua ona baktı.
“Valiz üzerinden vurman çok alçakça.”
“Etkili ama.”
Mina uykulu gözlerle gülümsedi.
Sonra sesi biraz yumuşadı.
“Cidden iyi misin?”
Sua çantasının askısını omzuna düzeltti.
“İyiyim.”
Mina birkaç saniye ona baktı. O bakış “inanmadım” demiyordu. Daha çok “tamam, şimdilik böyle diyelim” diyordu.
“Bittiğinde yaz.”
“Yazarım.”
“Ve kimse sana garip davranırsa isimlerini al.”
Sua kaşlarını kaldırdı.
“Ne yapacaksın?”
“Şimdilik bilmiyorum ama liste tutmak iyi başlangıç.”
Sua kapıyı açarken gülümsedi.
“Görüşürüz.”
“Hoşça kal, üniversiteli çocuk.”
“Sen benden sadece bir sınıf büyüksün.”
“Tecrübe farkı.”
Mina kapıyı kapatmadan önce dilini çıkardı.
Sua apartmandan çıktığında hava çoktan ısınmaya başlamıştı. Yaz sonu olmasına rağmen şehir hâlâ kendini bırakmamıştı; kaldırımlar sıcak, gölgeler kısa, insanların adımları aceleciydi.
Metroya bindiğinde etrafındaki herkes bir yere yetişiyor gibiydi. Sua da bir yere yetişiyordu ama içinde onlarınki gibi alışılmış bir telaş yoktu. Daha çok, yanlış kapıdan girmemeye çalışan birinin dikkati vardı.
Okulun kampüs kapısından geçtiğinde birkaç saniye durdu.
Burası fotoğraflarda gördüğünden daha büyüktü.
Ağaçlarla çevrili geniş bir yol, iki yanda binalar, yön tabelaları, üstünde fakülte isimleri yazan afişler, elinde dosyalarla gezen öğrenciler… Her şey hem düzenli hem de fazla hareketliydi.
Sua telefonundaki oryantasyon programına baktı.
Yeni öğrenciler için kayıt masası, ana konferans salonunun girişindeydi.
Sorun şu ki, ana konferans salonunun nerede olduğunu bilmiyordu.
Bir tabelaya yaklaştı. Tabelada yönler vardı ama aynı anda çok fazla şey yazıyordu. Sosyal Bilimler Binası, Öğrenci Merkezi, Kütüphane, İdari Ofisler, Konferans Salonu…
Konferans Salonu oku sağa dönüyordu.
Sua sağa döndü.
Beş dakika sonra kendini kütüphanenin önünde buldu.
“Harika,” diye mırıldandı Türkçe.
Yanından geçen iki kız ona baktı. Sua hemen sustu.
Kızlardan biri tereddütle yaklaştı.
“Excuse me, are you lost?”
Sua kısa bir an gözlerini kapatmak istedi.
İkinci gün.
Hayır, teknik olarak okulda ilk gün.
Yeni rekor.
Korece cevap verdi.
“Konferans salonunu arıyorum.”
Kızın yüzünde şaşkınlıkla rahatlama arası bir ifade belirdi.
“Ah, Korece biliyorsun.”
Sua gülümsedi. Gülümsemesi nazikti ama biraz yorulmuştu.
“Evet.”
“Pardon, ben… yani…”
“Sorun değil,” dedi Sua.
Sorundu.
Ama bunu sabah dokuzda bir kampüs yolunun ortasında anlatacak hâli yoktu.
Kız eliyle geldiği yönü gösterdi.
“Şuradan geri dönüp soldaki merdivenlerden çıkınca görürsün. Bugün herkes oraya gidiyor zaten.”
“Teşekkür ederim.”
“Yeni öğrenci misin?”
“Evet.”
“Ben de.” Kız biraz rahatlamış gibi gülümsedi. “Adım Nari.”
“Sua.”
“Nerelisin?”
İşte geldi, diye düşündü Sua.
Bazen insanlar bu soruyu gerçekten meraktan sorardı. Bazen konuşma açmak için. Bazen de kafalarındaki belirsizliği çözmek için. Sua artık aradaki farkı ayırt edebiliyordu ama bu ayırt etme becerisi onu daha az yormuyordu.
“Türkiye’de büyüdüm,” dedi. “Annem Koreli.”
Nari’nin yüzü aydınlandı.
“Gerçekten mi? Çok iyi Korece konuşuyorsun.”
Sua bu cümleyi hayatında kaç kere duyduğunu düşündü.
Sonra gülümsedi.
“Teşekkürler.”
Nari kötü niyetli değildi. Hatta tatlı görünüyordu. Ama Sua bazen kötü niyet olmayan şeylerden de yorulabiliyordu.
İkisi birlikte konferans salonuna yürüdüler. Nari yol boyunca heyecanla programdan, fakülte binasının karışıklığından, sabah kahvesiz çıktığı için başının ağrıdığından bahsetti. Sua onu dinledi. Ara sıra cevap verdi. Nari çok konuşuyordu ama Mina gibi değildi. Mina’nın cümleleri Sua’nın üstüne battaniye gibi örtülürdü; Nari’nin cümleleri ise henüz nereye koyacağını bilmediği yeni eşyalar gibiydi.
Kayıt masasında görevli öğrenci kartları dağıtıyordu. Sua sıraya girdi. Önündekiler birbirleriyle lise, kurs, bölüm, sınav puanı gibi şeylerden konuşuyordu. Bazıları zaten tanışıyor gibiydi. Bazıları aynı hazırlık kursundan gelmişti.
Sua kartını aldı.
Üzerinde adı yazıyordu.
Kang Sua.
Bir an parmağıyla adının üstünden geçti.
Türkiye’de bu soyadını kullanmıyordu. Orada babasının soyadıyla çağrılmış, okul listelerinde, kimliklerde, arkadaşlarının telefon rehberlerinde hep o isimle yer almıştı. Kang, daha çok annesinin tarafına, Kore’ye geldiklerinde doldurulan formlara, akrabalarının onu çağırırken seslerindeki tanıdıklığa aitti.
Buraya taşınırken Kang soyadını kullanmayı kendisi istemişti.
Kolay olur, diye düşünmüştü.
Telaffuzu kolay olur. Evraklarda daha az açıklama ister. Belki insanlar adını okuduklarında yüzüne ikinci kez bakmaz. Belki bir sınıf listesinde göze çarpmaz. Belki en azından kâğıt üstünde, buraya biraz daha ait görünür.
Ama kartı elinde tutarken bunun garip bir ağırlığı vardı.
Sanki bir soyadını seçerek sadece okul sistemine değil, kendine de küçük bir söz vermişti.
Burada kalacağım.
Burada deneyeceğim.
Burada adımı tekrar öğreneceğim.
Ama sonra kayıt masasındaki görevli öğrenci ona gülümsedi.
“Kang Sua?”
Sua başını salladı.
“Evet.”
Görevli kartı uzatırken kısa bir an yüzüne baktı. Çok kısa. Belki sadece kontrol etmek içindi.
Yine de Sua o bakışı fark etti.
İsmi Koreliydi.
Yüzü, sesi, hikâyesi ise hâlâ açıklama istiyordu.
Konferans salonuna girdiklerinde Nari hemen yan yana oturmayı teklif etti. Sua kabul etti. Salon yavaş yavaş doldu. Sahnede üniversite logosu, arkada hoş geldiniz yazısı, ön sırada görevli öğrenciler vardı.
Oryantasyon konuşmaları başladı.
İlk yarım saat, Sua’nın tahmin ettiği gibiydi. Kampüs kuralları, öğrenci işleri, kulüpler, danışman hocalar, kütüphane sistemi. Her şey önemliydi ama bir süre sonra tüm bilgiler birbirine karışmaya başladı.
Sua not aldı.
Sonra notlarının fazla düzenli olduğunu fark etti.
Yanındaki Nari kâğıdına sadece “kulüp fuarı cuma” yazmıştı ve yanına küçük bir yıldız çizmişti.
Bir ara görevli öğrenci mikrofona eğildi.
“Şimdi kısa bir tanışma etkinliği yapacağız. Herkes yanındaki üç kişiyle konuşup kendini tanıtsın. Sonra küçük gruplara ayrılacağız.”
Sua kalemini durdurdu.
Tanışma etkinliği.
Bu iki kelimeyi kim icat ettiyse, büyük ihtimalle hiçbir zaman yeni bir ortama girmek zorunda kalmamıştı.
Nari hemen döndü.
“Biz zaten tanıştık ama tekrar tanışabiliriz.”
Sua güldü.
“Daha yaratıcı bir versiyonunu yapalım.”
Yanlarına oturan iki kişi daha döndü. Biri gözlüklü, sessiz görünümlü bir çocuktu; adının Jaehyun olduğunu söyledi. Diğeri ise kısa saçlı, neşeli bir kızdı: Eunbi.
“Ben psikoloji bölümündeyim,” dedi Nari.
Sua kısa bir an ona baktı.
“Ben de.”
Nari’nin gözleri büyüdü.
“Gerçekten mi? O zaman aynı bölümdeyiz!”
Eunbi hemen araya girdi.
“Ben sosyoloji. Ama ilk yıl bazı dersler ortak olabilir.”
Jaehyun sessizce, “Ben de psikoloji,” dedi.
Nari heyecanla ellerini birleştirdi.
“Harika. Şimdiden grubumuz oldu.”
Sua gülümsedi ama içinde küçük bir çekilme hissetti. Grup olmak kulağa güzel geliyordu. Ama “şimdiden” kelimesi ona hep biraz hızlı gelirdi. İnsanlar nasıl bu kadar çabuk birbirine yer buluyordu?
Nari ona döndü.
“Sen Kore’ye ne zaman geldin?”
“Dün.”
Üçü aynı anda şaşırdı.
“Dün mü?” dedi Eunbi.
Sua başını salladı.
“Evet.”
“Yani gerçekten yeni geldin.”
Sua’nın gülümsemesi çok hafif kaldı.
“Evet. Gerçekten.”
Jaehyun gözlüğünü düzeltti.
“Zor olmalı.”
Bu cümle, beklemediği şekilde iyi geldi.
Çünkü içinde merak vardı ama gösteri yoktu. Ne fazla hayranlık, ne fazla acıma, ne de “Korecen çok iyi” cümlesi.
Sadece basit bir kabul.
Zor olmalı.
Sua ona baktı ve bu kez daha içten gülümsedi.
“Biraz.”
Etkinlik boyunca bölüm, yaş, nerede yaşadıkları, neden bu alanı seçtikleri gibi sorular konuşuldu. Sua çok fazla şey anlatmadı. Türkiye’de büyüdüğünü söylediğinde Eunbi hemen İstanbul’a gidip gitmediğini sordu. Nari Türk dizilerini sevdiğini söyledi. Jaehyun ise sessizce dinledi.
Kötü değildi.
Gerçekten kötü değildi.
Ama Sua kendini sürekli ince bir ipin üstünde yürür gibi hissediyordu. Bir şeyi fazla açıklarsa “yabancı”, hiç açıklamazsa “soğuk” görünecekmiş gibi. Gülümsemesinin ölçüsünü, cümlelerinin uzunluğunu, sesinin tonunu hesaplıyordu.
Öğle arasında öğrenciler kampüs bahçesine dağıldı. Nari, Eunbi ve Jaehyun kantine gitmeyi teklif etti. Sua kabul etti. Kantin kalabalıktı. Menüyü okurken arkasındaki biri hızlıca bir şey sordu. Sua tam anlayamadı.
“Pardon?” dedi.
Çocuk sorusunu bu kez daha yavaş tekrarladı.
Sua anladı. Sıranın ilerleyip ilerlemediğini soruyordu.
“Evet, ilerliyor,” dedi.
Çocuk gülümsedi ama o gülümsemede minicik bir şey vardı. Sanki Sua’nın anlamamasını beklemiş ve beklediğini bulmuş gibiydi.
Belki de Sua fazla alıngandı.
Belki çocuk sadece aceleciydi.
Ama bütün gün küçük küçük biriken şeyler bazen gerçek olup olmadığından bağımsız şekilde insanın içine otururdu.
Yemeğini aldıktan sonra masaya geçti. Nari hâlâ konuşuyordu. Eunbi kulüplerden bahsediyordu. Jaehyun ara sıra başını sallıyordu.
“Sua, sen hangi kulübe girmek istersin?” diye sordu Nari.
Sua pipetini içeceğine batırdı.
“Henüz bilmiyorum.”
“Dans kulübü? Müzik? Fotoğraf?”
“Belki fotoğraf olabilir.”
“Fotoğraf seviyor musun?”
Sua omuz silkti.
“İnsanların fark etmediği şeyleri yakalamayı seviyorum.”
Jaehyun ilk kez doğrudan ona baktı.
“Bu iyi bir cevap.”
Sua şaşırdı.
“Öyle mi?”
“Evet. Çoğu kişi ‘güzel fotoğraf çekmek istiyorum’ der.”
Nari gülümsedi.
“Sen biraz gözlemci gibisin.”
Sua içinden güldü.
Bunu duymaya alışkındı.
Ama ilk kez bugün biri bunu “nerelisin?” sorusundan sonra değil, söylediklerinden sonra fark etmişti.
Öğleden sonra kampüs turu vardı. Görevli öğrenciler grupları binalar arasında gezdirdi. Kütüphane, sağlık merkezi, kulüp odaları, öğrenci merkezi… Sua hepsini aklında tutmaya çalıştı. Ama bir noktadan sonra kampüs bir labirent gibi gelmeye başladı.
Turun sonunda herkes dağıldığında Nari telefonunu salladı.
“Grup sohbeti açalım mı?”
Eunbi hemen kabul etti. Jaehyun başını salladı. Sua da telefonunu çıkardı.
Yeni bir sohbet grubu oluştu.
Nari gruba hemen mesaj attı.
Nari: Psikoloji + sosyoloji kurtarma ekibi
Eunbi: İsim üzerinde çalışmalıyız
Jaehyun: Çok uzun
Sua mesaja baktı. Sonra küçük bir gülümsemeyle yazdı.
Sua: Ama açıklayıcı
Nari kahkaha attı.
“Tamam, Sua onayladı. Kalıyor.”
Bu kadar basit bir şeydi.
Bir grup sohbetine eklenmek.
Ama Sua’nın içindeki gerginlik çok az gevşedi.
Okuldan çıktığında hava hâlâ sıcaktı ama sabahki gibi keskin değildi. Kampüs kapısından dışarı adım attığında telefonuna Mina’dan mesaj geldi.
Mina: Hayatta mısın?
Sua: Sayılır.
Mina: Bu cevap beni tatmin etmedi.
Mina: Eve gelince detaylı rapor istiyorum.
Sua: Rapor ücretli.
Mina: Sana yemek ısmarlarım.
Sua: Kabul.
Mina: Ucuz atlattım.
Sua metroya yürürken arkasına bir kez baktı. Kampüs kapısı öğrencilerle doluydu. Bazıları arkadaşlarıyla gülerek çıkıyor, bazıları telefonla konuşuyor, bazıları tek başına yürüyordu.
Sua tek başına olanlara daha çok dikkat etti.
Belki de yalnız hissetmemek için yalnız olan başkalarını bulmaya çalışıyordu.
Eve vardığında Mina kapıyı daha zil çalmadan açtı.
“Ben seni hissediyorum,” dedi ciddi bir ifadeyle.
Sua ayakkabılarını çıkarırken ona baktı.
“Kapının önündeki ayak seslerimi duydun.”
“Bu da bir tür his.”
Mina onu içeri aldı. Salonda dün geceden kalma birkaç süs hâlâ duruyordu. Masanın üstü temizlenmişti ama köşede unutulmuş bir balon vardı. Sua çantasını kanepeye bıraktı ve kendini hemen yanına attı.
Mina mutfaktan iki bardak soğuk çay getirdi.
“Anlat.”
Sua bardağı aldı.
“Nereden başlayayım?”
“Dramatik girişten.”
“Sabah kampüste kayboldum.”
“Bekliyordum.”
“Teşekkürler.”
“Devam.”
“Bir kız bana İngilizce sordu.”
Mina’nın yüzü hemen değişti.
“Ne sordu?”
“Kayboldun mu diye.”
Mina dudağını büzdü.
“Kaybolmuştun.”
“Evet ama mesele o değil.”
“Biliyorum.”
Sua bardağı iki eliyle tuttu.
“Sonra Korece cevap verdim. Kız kötü biri değildi. Hatta sonra birlikte yürüdük. Aynı bölümdeyiz. Adı Nari. Tatlı biri.”
“Ama?”
Sua birkaç saniye sustu.
Mina bekledi.
Sua bunu seviyordu. Mina bazen çok konuşurdu ama gerektiğinde beklemeyi bilirdi.
“Ama bütün gün kendimi açıklıyormuş gibi hissettim,” dedi Sua. “Nereden geldin, ne zaman geldin, Korecen ne kadar iyi, annen Koreli mi, Türkiye nasıl bir yer… Hepsi normal sorular aslında. Kimse kötü davranmadı. Sadece…”
“Çok fazlaydı,” dedi Mina.
Sua başını salladı.
“Evet. Çok fazlaydı.”
Mina dizlerini karnına çekip koltuğa yerleşti.
“Ben senin yerinde olsam çoktan birine ters cevap vermiştim.”
“Verdim sayılır.”
Mina’nın gözleri parladı.
“Kime?”
Sua dün yokuşta karşılaştığı çocuğu hatırladı. Daha sonra partide öğrendiği ismiyle Kibum’u.
“Okulda değil.”
Mina hemen anladı.
“Kibum?”
Sua bardağından bir yudum aldı.
“Onun adı Kibum, değil mi?”
“Evet.”
“İsmi de sinir bozucu.”
Mina kahkaha attı.
“İsim ne yaptı?”
“Taşıyıcısıyla bağlantılı.”
“Bence o kadar kötü değil.”
Sua ona baktı.
“Mina.”
“Tamam, bazen biraz… ifadesiz.”
“İfadesiz değil. Fazla sakin. İnsan sinir olduğunu belli eder. O etmiyor. Bu da daha sinir bozucu.”
Mina keyifle gülümsedi.
“Dünkü yokuş meselesi beklediğimden daha derin iz bırakmış.”
“İz değil. Çizik.”
“Demek çizik bıraktı.”
Sua yastığı alıp Mina’ya attı. Mina gülerek yakaladı.
Sonra ortam biraz sakinleşti. Mina daha yumuşak bir sesle sordu:
“Yeni tanıştığın insanlar nasıldı?”
Sua düşündü.
“Nari çok konuşuyor ama iyi biri. Eunbi enerjik. Jaehyun sessiz. Ama kötü anlamda değil.”
“Sevdin mi?”
“Bilmiyorum.”
“Bu senin ‘evet ama söylemek istemiyorum’ cevabın mı, yoksa gerçek bilmiyorum mu?”
Sua gülümsedi.
“Gerçek bilmiyorum.”
Mina başını salladı.
“Zamanın var.”
Sua tavana baktı.
“Herkesin zamanı var gibi görünmüyor ama.”
Mina cevap vermedi.
Sua devam etti.
“Bugün okulda herkes bir yerden gelmiş ama sanki hepsi nasıl öğrenci olunacağını zaten biliyor gibiydi. Hangi binaya gidilir, kulüpler nasıl seçilir, nasıl hızlıca arkadaş olunur… Ben sürekli bir adım geriden izliyor gibiydim.”
Mina onu dikkatle dinledi.
“Ben de ilk gün öyle hissetmiştim,” dedi sonra.
Sua başını ona çevirdi.
“Gerçekten mi?”
“Evet. Sadece ben bunu çok konuşarak sakladım.”
“Sen her şeyi çok konuşarak saklıyorsun.”
“Başarılı bir yöntem.”
Sua hafifçe güldü.
Mina bardağını masaya bıraktı.
“Bak, sen buraya sonradan gelmedin gibi davranmak zorunda değilsin. Evet, bazı şeylere sonradan dahil oluyorsun. Bu kötü değil. İnsan bazen sonradan geldiği yerde daha dikkatli bakar. Sen de öylesin.”
Sua sessiz kaldı.
Mina’nın bunu bilerek mi söylediğini anlamadı. Ama cümle içindeki bir yere oturdu.
Sonradan geldiği yerde daha dikkatli bakar.
Belki de.
Mina birden ayağa kalktı.
“Neyse. Bu kadar duygusallık yeter. Yemek sözüm vardı.”
Sua kaşlarını kaldırdı.
“Yemek mi?”
“Evet ama küçük bir değişiklik yapıyorum.”
“Bu cümleden korktum.”
“Önce kahve içmeye gidelim. Sonra yemek.”
“Sen yemek ısmarlayacağım dedin.”
“Kahve de sıvı yemek.”
“Hayır.”
“Bilimsel olarak tartışılır.”
“Tartışılmaz.”
Mina çoktan odasına doğru yürüyordu.
“Hazırlan. Seni güzel bir yere götüreceğim.”
Sua yerinden kalkmadı.
“Bu güzel yerin senin arkadaşlarından biriyle bağlantısı var mı?”
Mina kapıdan başını uzattı.
“Belki.”
“Mina.”
“Ne var? Kafe güzel.”
“Kim çalışıyor orada?”
Mina gülümsedi.
“Kibum.”
Sua birkaç saniye ona baktı.
“Gitmiyorum.”
“Gidiyorsun.”
“Gitmiyorum.”
“Bugün travmatik oryantasyon geçirdin, iyi kahveye ihtiyacın var.”
“Başka kafe yok mu?”
“Var ama bunda eğlence de var.”
Sua ayağa kalktı.
“Ben senin eğlencen değilim.”
“Bazen öylesin.”
“Mina.”
“Tamam, tamam. Gerçekten kahvesi güzel. Ayrıca Kibum part-time çalışıyor diye gitmemezlik yapacak değiliz. Çocuk zaten haftada birkaç gün orada. Mahalle küçük.”
Sua gözlerini kıstı.
“O cümleyi kullanma.”
Mina sırıttı.
“Hangisini?”
“Biliyorsun.”
“Küçük mahalle?”
Sua yastığı tekrar ona fırlattı ama Mina bu kez kaçtı.
Yarım saat sonra evden çıktılar.
Kafe, Mina’nın evinden yürüyerek on dakika kadardı. Dar bir sokağın köşesinde, geniş camlı, önünde iki küçük masa olan sıcak görünümlü bir yerdi. Kapısının üstünde sade bir tabela vardı. İçeriden kahve kokusu ve düşük sesli bir müzik geliyordu.
Sua kapının önünde durdu.
“Buraya sık mı geliyorsunuz?”
Mina kapıyı açarken omuz silkti.
“Bazen. Ders çalışmak için iyi. Ayrıca kahvesi güzel.”
“Bu cümlenin devamında bir şey saklıyorsun.”
“Ben mi?”
“Mina.”
Mina masum görünmeye çalıştı.
“Tamam, Kibum da burada çalışıyor olabilir.”
Sua kapının kolunda durdu.
“Dönüyoruz.”
“Abartma.”
“Ben abartmıyorum. Sen beni bilerek düşman bölgesine getiriyorsun.”
“Düşman bölgesi değil. Kafe.”
“İçinde düşman varsa bölge değişir.”
Mina kapıyı açtı. Küçük zil çaldı.
Sua içeri girmemek için bir saniye geç kaldı ama Mina çoktan kolundan tutup onu içeri çekmişti.
Kafe fazla kalabalık değildi. Cam kenarında iki öğrenci bilgisayarlarına bakıyordu. Arka tarafta yaşlı bir adam gazete okuyordu. Tezgâhın arkasında biri kahve makinesiyle uğraşıyordu.
Sonra başını kaldırdı.
Dünkü yokuş.
Dünkü valiz.
Dünkü İngilizce.
Kibum.
Sua içinden çok derin bir iç çekti ama dışarıdan sadece yüzünü biraz daha ifadesiz hâle getirdi.
Kibum’un bakışı önce Mina’ya, sonra Sua’ya kaydı. Yüzünde şaşkınlık yoktu ama ağzının kenarında fazla tanıdık bir kıpırtı belirdi.
“Hoş geldiniz,” dedi. Sonra özellikle Sua’ya bakarak ekledi: “Korece mi yardımcı olayım, İngilizce mi?”
Mina’nın ağzı hafifçe açıldı.
Sua birkaç saniye Kibum’a baktı.
“Komik olmaya mı çalıştın?”
“Bir seçenek sundum.”
“Ben de sana seçenek sunayım. Sessiz kalabilirsin.”
Kibum’un kaşı çok hafif kalktı.
“Dünkü kadar hassas bir konu olduğunu bilmiyordum.”
Sua’nın yüzündeki ifade değişti.
Mina hemen araya girecek gibi oldu ama Sua ondan önce konuştu.
“Hassas değilim. Sadece insanların bana bakıp ne olduğuma karar vermesinden sıkılıyorum.”
Kibum bir an durdu.
Bu kez gülmedi.
Ama özür de dilemedi.
“Ben sadece şaka yaptım.”
“Evet,” dedi Sua. “Sorun da bazen insanların sadece şaka yaptığını sanması.”
Kafenin içindeki müzik o anda biraz daha duyulur hâle geldi. Mina boğazını temizledi.
“Ben buzlu latte alayım.”
Kibum bakışını Mina’ya çevirdi. Siparişi ekrana girdi.
“Sua?”
Sua menüye baktı.
“Buzlu americano.”
Kibum bardağı aldı.
“Şekersiz?”
Sua ona baktı.
“Neden? Yüzüm çok mu acı duruyor?”
“Biraz.”
Mina gözlerini kapattı.
“Kibum.”
Sua gülümsedi ama gülümsemesi tatlı değildi.
“Sen de şaşırtıcı derecede cesursun. Müşteri kaybetmekten korkmuyor musun?”
“Sen zaten gelmek istemiyordun.”
“Doğru. Ama şimdi kötü yorum bırakmak için kalabilirim.”
Kibum siparişi hazırlamaya başladı.
“İlk günden kampüste kaybolup ikinci günden kafe eleştirmeni olmana hızlı bir geçiş.”
Sua’nın gözleri kısıldı.
“Mina sana okulda kaybolduğumu mu söyledi?”
Mina hemen başka tarafa baktı.
“Ben çok az şey söyledim.”
Kibum kahve makinesinin yanından cevap verdi.
“Gruba yazdı.”
Sua başını yavaşça Mina’ya çevirdi.
“Gruba mı?”
Mina iki elini kaldırdı.
“Manevi destek için.”
“Benim kampüste kaybolmam neden toplumsal bir mesele oldu?”
Kibum bardağa buz koyarken sakince konuştu.
“Çünkü Mina dramatik anlatıyor.”
Mina itiraz etti.
“Ben olayları hak ettiği duygusal yoğunlukta anlatıyorum.”
Sua parmağıyla onu işaret etti.
“Bunu sonra konuşacağız.”
Kibum bardağı tezgâha koydu.
“Oryantasyon nasıldı?”
Sua ona şüpheyle baktı.
“Gerçekten mi soruyorsun, yoksa yeni bir saldırı hazırlığı mı?”
“Henüz karar vermedim.”
“Dürüstlüğün rahatsız edici.”
“Senin savunma mekanizman da yorucu.”
Sua bir an sustu.
Mina iki kahve arasında bakışlarını gezdirdi.
“Ben masa buluyorum,” dedi hızla.
Sua hemen ona döndü.
“Beni burada bırakma.”
“Üç metre ötedeyim.”
“İhanetin mesafesi olmaz.”
Mina cam kenarındaki masaya kaçtı.
Sua tezgâhın önünde kaldı. Kibum ikinci bardağı hazırlıyordu. Sessizlik birkaç saniye sürdü.
Sua dayanamadı.
“Bu arada savunma mekanizmam yorucu değil. Seçici.”
Kibum kapağı bardağa bastırdı.
“Seçici olarak herkese saldırıyorsun yani.”
“Hayır. Sadece hak edenlere.”
“Daha dün tanıştık.”
“Hızlı değerlendirme yapabiliyorum.”
“Yanılma payı?”
Sua bardağı aldı.
“Sende düşük.”
Kibum’un dudak kenarı yine kıpırdadı.
Sua hemen ekledi:
“Gülme.”
“Gülmedim.”
“Yaklaştın.”
“Bunu sürekli söyleyecek misin?”
“Sen sürekli yaklaşacak mısın?”
Bu kez Kibum cevap vermedi.
Çok kısa bir an bakışları birbirine takıldı.
Bir saniyeden bile az.
Ama ikisi de fark etti.
Sonra Kibum bakışını kasaya çevirdi.
“Ödeme?”
Mina masadan bağırdı.
“Ben ısmarlıyorum!”
Sua arkasına döndü.
“Ben ödeyebilirim.”
“Moral raporu karşılığı anlaşmıştık.”
Kibum kart cihazını Mina’ya doğru çevirdi.
“Mina ödesin. Yoksa bunu akşam da anlatır.”
Mina uzaktan onayladı.
“Doğru.”
Sua tezgâhtan bardakları alırken Kibum’a döndü.
“Sen herkes hakkında böyle kesin konuşur musun?”
“Tanıdıklarım hakkında.”
“Beni tanımıyorsun.”
“Zaten senin hakkında konuşmadım.”
Sua birkaç saniye ona baktı.
Bu cevap sinir bozucu şekilde doğruydu.
“İyi,” dedi sonunda. “Böyle devam et.”
“Kahve yapmaya mı?”
“Az konuşmaya.”
Kibum başını hafifçe eğdi.
“Denemeye değer.”
Sua masaya dönerken kendi kendine mırıldandı:
“Gerçekten dayanılmaz.”
Mina pipetini kahvesine batırırken gülmemeye çalışıyordu.
Sua bardağı önüne koydu.
“Eğleniyor musun?”
“Hayır.”
“Mina.”
“Çok eğleniyorum.”
“Bunu bilerek yaptın.”
“Biraz.”
“Biraz?”
“Tamam, orta düzeyde.”
Sua sandalyesine yaslandı.
“Benim için başka hangi sosyal deneylerin var?”
Mina sırıttı.
“Şimdilik bu kadar.”
Sua kahvesinden bir yudum aldı.
Bir saniye durdu.
Kahve gerçekten güzeldi.
Mina bunu fark etti.
“Güzel, değil mi?”
Sua bardağa baktı.
“Kötü değil.”
Mina’nın gülümsemesi büyüdü.
“Bu senin dilinde ‘çok güzel’ demek.”
“Hayır, benim dilimde ‘kötü değil’ demek.”
Tezgâhın arkasından Kibum’un sesi geldi.
“Yorumu kabul ediyorum.”
Sua başını ona çevirdi.
“Konuşmamızı mı dinliyorsun?”
“Kafe küçük.”
Sua gözlerini kıstı.
“Bu mahalledeki herkes küçük kelimesini tehdit gibi kullanıyor.”
Kibum tezgâhı silerken sakince cevap verdi.
“Gerçek gibi söyledim.”
Sua kahvesini masaya bıraktı.
Mina hemen öne eğildi.
“Bu cümleyi sen de mi söylüyorsun?”
Sua, Mina’ya baktı.
“Sakın.”
Mina gülümsedi.
“Hiçbir şey demedim.”
“Yüzün dedi.”
Mina kahvesinden bir yudum aldı, hâlâ gülüyordu.
Sua camdan dışarı baktı. Gün yavaş yavaş akşama dönüyordu. Kafenin içindeki ışık biraz daha sararmış, sokaktan geçen insanların gölgeleri cama düşmeye başlamıştı.
Kibum sinir bozucuydu.
Bunu değiştiren hiçbir şey olmamıştı.
Hatta bugün, bunu destekleyen yeni kanıtlar elde etmişti.
Ama kahvesi güzeldi.
Ve bazen, ne yazık ki, insanın sinir olduğu birinin yaptığı şeyler de güzel olabiliyordu.