İçeriğe geç

Fallacia

Bölüm 2 · 7 dk okuma

Fallacia

Bölüm 2

Sokaklara Ait Çocuk - B2

Soğuk ve rutubetli sabah havası, ciğerlerime birer bıçak gibi saplanırken yine o tanıdık, ağır çaresizlik hissiyle gözlerimi açmıştım. Yatağın içinde birkaç saniye sadece tavanı izlemek bile ruhumu yormaya yetiyordu. Her sabah aynı bitmek bilmeyen kabusa uyanmak, o kabusun adını ezbere bilmek… Üstelik her günün bir öncekinden daha acımasız olacağını bile bile o yataktan kalkmak. Yüzümü yıkarken aynadaki yansımama bakamadım bile. Ağlamaktan şişmiş, rengi solmuş gözlerimin çevresindeki morluklar, içimde büyüyen o devasa nefretin sessiz şahitleriydi. Ağlıyordum. Her gün, her saat, her dakika… İçimde patlamaya hazır bir yanardağ gibi biriken nefretimi ve öfkemi duyurabilmemin, dışarı vurabilmemin tek yolu bu çaresiz gözyaşlarıydı. Ezikçe, acizce, sessizce dökülen yaşlar… Kimse sesimi duymuyordu; daha doğrusu etrafımdaki o sağır edici kalabalık, çığlıklarımı duymamak için kulaklarını tıkamayı seçiyordu.

​Kendi kendime sorup duruyordum: Ben ne yapmış olabilirdim ki? Evden okula, okuldan işe gidip gelen, kimsenin işine karışmayan silik bir gölgeden farksızdım. Suçum neydi? Ancak Minho’ya ve onun o zalim çetesine göre dünyadaki en büyük kusurum, gülüşümdü. "Gülüşün çok çirkin," demişti bir kere. Sırf bu cümlesiyle hayatımdaki tek sığınağı, beni hayata bağlayan tek ipi koparıp atmıştı. Ben bir tek kendimi gerçekten gülümserken iyi hissediyordum; o anlarda dünya biraz olsun katlanılabilir oluyordu. Ama işte… Zorba her zaman zorba kalıyordu, aptal da her zaman aptal. Kendinden zayıf olanın yaşam enerjisini emerek beslenen bir parazitti onlar.

​Anannemin odasından sessizce geçip evden ayrılırken, kapı eşiğinde fısıltıyla haber verdim. Sokakların o tekinsiz sessizliğine adım attığımda, ruhumu kaplayan bu karanlık bulutları dağıtabilmek için tek sığınağıma sarılmak istedim. Kulaklığımı kablosuna dolanmış halinden çıkarıp telefona taktım. Hayatta yanımda kalan, beni gerçekten anlayan ve asla yarı yolda bırakmayan tek bir dostum vardı: Müzik. Fakat telefonun ekranını açıp uygulamaya dokunduğum an, ekranın ortasında beliren soğuk, ruhsuz yazı zihnimde adeta bir şimşek çaktırdı:

​“Bu sayfa erişime engellenmiştir. Lütfen tekrar deneyiniz.”

​Gözlerime inanamadım. Ekranı defalarca yeniledim, parmaklarım ekrana hırsla vurdu ama o lanet yazı değişmedi. Nevrim dönmüştü. Kim, neden kastederdi bir insanın müziğine? Şu küçücük, zaten yıkılmış, darmadağın olmuş hayatımdaki şarkılardan, melodilerden ne isterlerdi? Hayattaki tek gerçek arkadaşımı da elimden almışlardı işte. Zaten her şey elimizden yavaş yavaş, sessizce kayıp gidiyordu. Ülke, şehir, sokaklar, haklarımız, özgürlüklerimiz… Her şey birer birer kararırken, insanların tek yaptığı şey internette bunlarla ilgili espriler üretmek, mizah yapmaktı. Kimse ayağa kalkıp "Yeter artık!" dememişti zamanında. Herkes işin makarasında, geyiğindeydi. Sonunda ne mi oldu? Sonunda hayatımız zifiri karanlığa büründü işte.

​Müziğin de kesildiğini, o tek sığınağımın da kapandığını anlayınca dizlerimdeki derman tamamen çekildi. Okul zilinin çalmasına daha epey vakit vardı; hem biraz vakit öldürmek hem de içimde patlayan o kontrolsüz siniri dışarı atabilmek için kaldırımın kenarına çöktüm. Taşın soğukluğu pantolonumdan kalçama doğru yayıldı. Dizlerimi göğsüme doğru çektim, kollarımı bacaklarıma sımsıkı sardım ve başımı dizlerimin arasına gömüp hüngür hüngür ağlamaya başladım. Hıçkırıklarım boğazımı yakıyordu. Her şey, ama yeryüzündeki her bir dert üzerime geliyordu. Çatısı çöken bir ev gibi altındaydım her şeyin.

​Ne kadar süre öylece, omuzlarım sarsılarak sessizce ağladığımı bilmiyorum. Bir süre sonra üzerime bir gölge düştü. Etraftaki ışık kesildi, önümde birinin dikildiğini hissettim. Bedenim reflex olarak kasıldı; yine o malum gruptan biri gelmişti kesin. Yine itilip kakılacak, aşağılanacaktım. Kendimi daha da küçülterek, adeta bir top haline gelip kapandım. Darbeyi bekledim. Ama o el bana vurmadı. Ne üstüme yürüdü, ne cebimdeki parayı istemek için yakamdan tuttu. Sadece başımda dikildi ve o soğuk, umursamaz sesiyle sordu:

​"Neyin var?"

​Başımı yavaşça, korkuyla yukarı kaldırdım. Islak kirpiklerimin arasından bakan kişi, Stray Kids denilen o okul çetesinin lideri Bang Chan’dı. Onu karşımda görmek, içimdeki sinir harabesini daha da büyüttü. Hayatımı cehenneme çeviren, her günümü zehir eden adamların başındaki herif, gelmiş bana tam bir pişkinlikle "Neyin var?" diye soruyordu. Dalga geçer gibi, hiçbir şey olmamış gibi…

​"İyiyim ben, yok bir şeyim," dedim bir anda. Ağzımdan refleksle, savunma mekanizmasıyla öyle çıkıvermişti.

​Chan tabii ki bu saçma yalana inanmadı. Okul saatinde, yol kenarında bir kaldırım taşına çökmüş, üstü başı perişan halde ağlayan bir çocuğun "keyfi" ağlamadığını anlayacak kadar zekiydi. Bu yaşlar, yaşanan tüm o baskıların, zorbalıkların birikip dışarı taşmasıydı. Ama işte… Kimin umurundaydı ki? Kim dinliyordu ki bizi bu dünyada?

​"İstersen giderim," dedi Chan, duruşunu hafifçe dikleştirip ellerini rahat bir tavırla ceplerine sokarken. Umursamazlığı gözlerinden okunuyordu.

​"Bilmiyorum..." diye fısıldadım. Başımı biraz daha kaldırıp yaşlarla dolu gözlerimi yüzüne diktim.

​"Tamam, ben giderim fakat sen gelecek misin? Bence gelme, üniversite sınavında rakibim azalmış olur, sence?" dedi yüzünde alaycı bir kıvrımla.

​Aptal… Gerçek bir aptal. Karşısında ruhen çökmüş biri varken bile dalga geçmeye, alay etmeye devam ediyordu. Demek ki gerçekten hayatımı sonlandıracak radikal bir şey yapsam, gözünün önünde eriyip gitsem yine umursamayacaktı. Sadece bir rakibin elenmesine sevinecekti. Ama zaten ben kimin umurundaydım ki bu hayatta? Annesinin hastalığıyla boğuşan, babasız, parasız, çirkin bulunan silik bir çocuk…

​Gözlerindeki o soğuk alayı görünce içimdeki korku tavan yaptı. Beklediğim o şiddet anının yaklaştığını hissederek, "Vurma, lütfen.." dedim. Ağzımdan kaçıvermişti işte! Yalvarır gibi çıkan o ezik sesim sokakta yankılandı. Söylememem gerekiyordu, kendimi bu kadar alçaltmamalıydım ama panik aklımı başımdan almıştı.

​"Neden vurayım ya? Zorba mıyım ben?" dedi hafifçe sırıtarak.

​O an midem bulandı. Yüzündeki o yalancı masumiyet ve pişkin sırıtış karşısında sinirden sokak ortasına kusacak seviyeye gelmiştim. Bu kadar ikiyüzlülük fazla geliyordu. İçimdeki o bastırılmış öfke bir anlığına korkumu bastırdı.

​"Ayrıca komik olmayan şakalar da yapma!" diye bağırdım bir anda, boş bulunup.

​Sözler ağzımdan çıkar çıkmaz pişmanlık tüm bedenimi sardı. Ne yapmıştım ben? Şimdi beni sokağın ortasında evire çevire dövebilirdi. Üstelik okul yönetimi ya da polisle başı da derde girmezdi; ne de olsa okul müdürünün oğlu da onların bu ayrıcalıklı, dokunulmaz grubunun bir üyesiydi. Kanun da kural da onlar için işlemiyordu.

​Chan’ın yüzündeki o alaycı gülüş bir anda dondu. Yüzü sertleşti, gözleri tehlikeli bir biçimde kısıldı.

​"Ne dedin sen, küçük aptal?" dedi, üzerime doğru bir adım atarak.

​Bana her zaman böyle seslenirdi: Küçük Aptal. Dünyada hiçbir kelimeden, hiçbir lakaptan bu derece nefret etmemiştim. Bütün varlığımı, gururumu tek bir sentezde aşağılayan o kelime…

​"Ben.. Ben özür dilerim, öyle demek istememiştim!" diyerek panikle ayağa fırladım. Bedenim tir tir titriyordu. Başımı öne eğip bakışlarımı ayakkabılarıma sabitledim. Hızla cebime uzandım ve bu haftaki tüm yaşam kaynağımı, harçlığımı çıkardım. Titreyen elimle ona doğru uzattım. "Al, ama lütfen dövme, lütfen.."

​Chan’ın gözlerindeki o karanlık tatmin duygusunu görebiliyordum. Benim bu çaresizliğimden, bu diz çöküşümden derin, hastalıklı bir zevk alıyordu. Hatta o an duyduğu haz o kadar büyüktü ki cebinden telefonunu çıkarıp bu ezik halimi videoya çekse, gruba atıp günlerce eğlense hiç şaşırmazdım. Çünkü onlar için ben bir insandan ziyade, sadece eğlence malzemesi olan bir hiçtim. Biliyordum ki, eğer bir gün cesaret edip karşılık verirsem beni öldüresiye döverlerdi. Ama ben bırakın karşılık vermeyi, yanlarında nefes alırken bile korkudan ecel terleri döküyordum.

​"Aferin, sonunda kendi başına para vermeyi öğrendin," dedi Chan. Uzanıp elimdeki parayı kabaca çekti ve kendi cebine attı. "Bir dahakine daha fazla getir, yirmi beş dolar çok az!" dedi, diğer eliyle cebinden çıkardığı sigarayı yakarken. Dumanı yüzüme doğru üfledi.

​"Ö-özür dilerim.. Annem bu ay ameliyat oldu," dedim, sesim titreyerek. Neden açıklama yapıyordum ki? Neden ona kendimi acındırmaya çalışıyordum? "Benim hem bir yandan çalışmam, bir yandan da okumam gerekiyor. Yani.. Çoğu sorumluluk bende. Eğer abim olmasa-"

​"Kes çeneni artık, kim neden seninle dertleşmek istesin?" diye sözümü hiddetle kesti. Sigarasından derin bir nefes daha çekti. "Ayrıca senin baban nerede?"

​Hiç beklemediğim bir anda, pat diye sormuştu bu soruyu. Bu konu benim en kanayan yarama, en büyük hassasiyetime dokunuyordu. Onların bile bir sınırı olduğunu, bu konuyu kurcalamayacaklarını sanıyordum ama yanılmışım. Zorbalığın sınırı, merhameti ya da etiği yoktu.

​"Birkaç yıl önce öldü," dedim. Sesimdeki tüm duygu çekilmişti; sanki havadan sudan, sıradan bir şeyden bahseder gibi soğuk bir sohbet havasında çıkmıştı sözlerim.

​Chan bana tiksintiyle karışık bir umursamazlıkla baktı. "Pekâlâ, şimdi işe git."

​O kadar ağır, o kadar yaralayıcı gelmişti ki bu muamele… Gururum yerle bir olmuştu. Daha fazla orada duramadım. Çantamı kaldırımın üzerinden hızla kaptığım gibi, okula giden yolun tam tersi yönüne doğru var gücümle koşmaya başladım. Gözyaşlarım rüzgarla birlikte şakaklarıma doğru süzülüyordu.

​"Sen sokağa aitsin!" diye bağırdı arkamdan, gür sesli bir kahkaha atarak.

​O ses sokağın duvarlarında yankılandı, zihnime kazındı. Utançtan, aşağılanmışlıktan ciğerlerim sıkışıyor, nefet bile alamıyordun. Sadece koşuyordum; o sesten, o insandan ve kendimden kaçmak istercesine…

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.