Gece yarısı yaklaştığında, İstanbul’un sessizleşen sokaklarına inat, beş kişilik WhatsApp grubunda tam bir kaos hakimdi. Sanki görünmez bir işaret verilmiş gibi, grubun ekranı 10 saniye içinde aynı mesajla doldu: "Son hafta boyunca okulda eğlence yapalım mı?" Mesajlar peş peşe düşerken hepsinin heyecanı telefonun ekranından taşıyordu.
Hemen görev dağılımı yapıldı. Gizem içecekleri, Ecrin süsleri, Melis ise müzik listesini üstlendi. Ancak Çağan, mutfaktaki ustalığını bir kez daha kanıtlamaya kararlıydı. "Siz sadece kendinizi getirin, gerisini bana bırakın," diyerek gecenin bir yarısı mutfağa girdi. Sabaha kadar fırının başından ayrılmadı. Ortaya çıkan manzara bir pastaneyi kıskandıracak türdendi: Kat kat dizilmiş, kahve kokusuyla büyüleyen bir tiramisu, ağızda dağılan kıyır kıyır elmalı ve çikolatalı kurabiyeler ve Kütahya usulü, tam kıvamında acısıyla yoğurulmuş dev bir tepsi mercimek köftesi.
Ertesi sabah okula vardıklarında, sınıftaki kızlar Çağan’ın çantalar dolusu hazırlığını görünce şaşkınlıktan küçük dillerini yuttular. Hemen harekete geçtiler. Sınıfın en huzurlu köşesini; o cam kenarı, duvar kenarı ve orta sıranın en arkasındaki 4 sırayı birleştirerek devasa bir masa haline getirdiler. Üzerine bembeyaz bir örtü serip, Çağan’ın şaheserlerini özenle dizdiler. Masanın köşesine ise kocaman bir deste plastik çatal, kaşık ve tabak koydular. Çağan, "Öğretmenlerimizin de canı çeker, kapımız onlara her zaman açık," diyerek asil bir duruş sergiledi.
Gün boyu sınıfta derslerden çok hayaller konuşuldu. YKS stresi, hangi üniversitelerin kazanılacağı, ileride hangi şehirlerde yaşayacakları... Çağan, profesyonel kariyerine başlamış olsa da arkadaşlarının akademik heyecanına ortak oluyor, onlara destek veriyordu.
Beden eğitimi dersi saati geldiğinde bahçeye çıktılar. Beden eğitimi öğretmeni, okulun en koyu Fenerbahçe Beko taraftarıydı. Dersin başında çocukları toplayıp hafta sonundaki Madrid maçını anlatmaya başladı. "Çocuklar, o gece bir mucizeye tanıklık ettik! O 8 numaralı çocuk... İspanyolları sahasına gömdü resmen. Hırsı, hızı, şutları... Ömrümde böyle bir yetenek görmedim," diyerek övgü dolu bir nutuk çekti.
Çağan, arkada arkadaşlarıyla kıkırdaşırken öne çıktı ve ciddi bir yüz ifadesiyle sordu: "Hocam, çok beğendiniz galiba, o oyuncunun bir fotoğrafını ister misiniz?"
Hoca şaşırarak, "Evladım dalga mı geçiyorsun? Odama posterini asarım be!" dedi.
Çağan cebinden telefonunu çıkardı ve hocaya yaklaştı. "Gelin hocam, posterden daha iyisini yapalım, beraber fotoğraf çekinelim."
Hoca kaşlarını çatarak, "İyi de niye seninle çekiniyorum ki?" diye sordu.
Çağan o meşhur gülümsemesini takındı: "Hocam, o çok övdüğünüz oyuncu benim de ondan."
Hoca önce bir kahkahayı bastı. "Hadi oradan be! Senin gibi zayıf, çelimsiz... Yani tamam boyun posun var ama o çocuk Madrid'de fırtına gibiydi. İnanmam, kanıt göster!"
Çağan, Madrid'deki maçın bitiş düdüğüyle birlikte çekilen, terler içindeki o zafer fotoğrafını, A takım sözleşmesine imza atarken antrenörle el sıkıştığı kareyi ve kimliğinin fotoğrafını yan yana gösterdi. Hocanın yüzündeki ifade bir saniye içinde alaydan şaşkınlığa, şaşkınlıktan ise büyük bir hayranlığa dönüştü. "Aaaa! Çağan... Gerçekten sensin! Evladım sen bizim okuldaymışsın da haberimiz yokmuş! Gururumuzsun be!" diyerek Çağan’a sarıldı. Tüm okul bahçesi bir anda bu haberi duyup Çağan’ın etrafını sardı.
O akşamın önemi ise hepsinden başkaydı. Çağan’ın doğum günüydü.
Evin o devasa, lüks salonunda sadece beş arkadaş vardı. Çağan’ın sosyal çevresi basketbol dünyasındaki başarısından sonra hızla büyümüştü ama o, popülerlikten nefret ediyordu. Kimseyle pek konuşmuyor, sadece bu dört kızla kendini güvende ve mutlu hissediyordu.
Kızlar, Çağan’ın haftalarca süren "Sakın hediye almayın, sadece yanımda olun yeter" uyarılarına harfiyen uymuşlardı. Ellerinde paketler yoktu ama kalplerinde kocaman bir sevgiyle gelmişlerdi. Çağan, kendi elleriyle yaptığı devasa çikolatalı pastayı salonun ortasına getirdiğinde alkışlar koptu.
Mumlar yanarken Çağan etrafındaki dostlarına baktı. Birkaç hafta önce Kütahya'dan tek başına bavuluyla İstanbul'a gelen o çocuk; şimdi hem Fenerbahçe'nin as oyuncusu olmuştu, hem de parayla satın alınamayacak bir dostluk grubu kurmuştu. Mumları üflerken içinden geçirdiği dilek basitti: "Hep böyle kalalım."
Gece boyunca müzik eşliğinde dans ettiler, eski günlerden ve Kütahya’daki o küçük sahadan buralara nasıl geldiğinden konuştular. Dışarıda İstanbul’un gürültüsü akıp giderken, malikanenin içinde samimiyetten örülmüş, yıkılmaz bir kale vardı. Çağan, 18 yaşına girerken sadece bir basketbolcu değil, gerçek bir "ev" sahibi olduğunu hissetmişti.