Uyandığımda ilk başta kendimi evimde, annemin tepemde terlikle beklediği herhangi günden birisi sandım ama resmen klozetin birine sarılmış bir halde yerde iki büklüm yattığımı anlayınca en son İtalyan bir kadın tarafından ikinci kez tuzağa düştüğümü hatırladım.
Oflayıp puflayarak kabinden çıktığımda uçağın çoktan inmiş olduğunu ve bomboş olduğunu gördüm. Utanmasa tekrar havalanıp beni bir başıma Bodrum'a bırakacaktı. Nasıl bu vakte kadar baygın kalmıştım anlamamıştım.
Hemen apar topar uçaktan indim ve etrafa bakındım. Miraç'a dair tek bir iz bile yoktu ve ben üstümdeki paçavralar dışında hiçbir şeye sahip değildim.
Koştura koştura havalimanına geçtim. İkinci bir kontrol noktası görünce yakalanırım diye korkup yönümü değiştirdim ve havaalanının dışına koştum. Miraç'a dair bir iz göremesem de onu Büron Otele götüreceklerini biliyordum. Acilen oraya gitmeli ve o öldürülmeden –ya da amaçları neyse artık- onu kurtarmalıydım. İlk işim dolandırıcı gibi duran taksicilerden birinin taksisine atlamak oldu. İtalyanca ve çat pat İngilizcesiyle bana nereye gitmek istediğimi sırıtarak soruyordu. "Büton Otel!" diyerek gitmek istediğim oteli tarif ettim. Ellerimle "10" yapıp "Ten Star Hotel!" diyerek adamı zengin olduğuma dair şevke getiriyordum. Tabii koluma taktığım çantanın o sıra yanımda olmadığını da yeni fark ettim. Kesin uçak tuvaletinde unutmuştum.
Adam dediğimi anladı ama yine de telefondan görselini gösterip onaylattı. Otelin fotoğrafını görünce şaşkına uğradım çünkü gerçekten denize sıfır bir uçurumun tepesinde duruyordu.
Taksici şarkılar söyleye söyleye beni İtalya'nın tam tatillik noktalarından geçirip dağ başındaki otele kadar getirdi.
"Allah razı olsun, hadi eyvallah!" deyip tam taksiden iniyordum ki adam "Money! Money!" diye bağırdı. Yanımda paramın olmadığını hatırlayınca ne yapsam diye etrafıma bakındım. Otele giren adamlardan birine kur yapıp taksi paramı ödetmek bir aklıma geldi ama şu anki yaşlı ve yarı baygın tipimle otele giren lüks araç sahiplerini pek kafesleyebileceğimi sanmıyordum.
Adam kaçacağım sanarak hemen arabadan indi ve kapımın önünde durup "Money lady, Money!" deyip durdu. "Anandır leydi, vereceğim paranı, bir dur."
Etrafıma bakınırken benim uçakta başında şişe kırarak bayılttığım adamı kapıda kendi başına sigara içerken gördüm. Başına bir bant yapıştırmış ve kanla kaplı elleri arasına bir tütün tutuşturmuştu.
Demek ki çoktan içeridelerdi, onu gözden kaybetmemem gerekiyordu.
"Money!" diye bağıran adama "Deliy, bir dur!" deyip ayağa kalktım. Normalde göğüs bankımda mutlaka biraz para bırakırdım ama elin İtalya'sında benim paranın pek bir değeri olacağını sanmıyordum. Derken benim başını yardığım casus sigarasını söndürüp içeriye girince hemen toparlandım ve karşımdaki taksiciye de "Al paranı!" dedim.
O an aklıma gelen tek şey ağzımda bir fazlalık olarak duran altın dişlerimdi. Aslında çeyizime saklamayı düşünmüştüm ama yapacak bir şey yoktu. "Yeterli mi?"
Adam bir tiksinerek elimdeki dişlere baktı, sonra nasıl hala konuşabiliyorum diye tekrar ağzıma baktı. "Yedek taşıyorum yedek. Hadi beni oyalama!"
Taksiciyi ardımda bıraktığım gibi otele doğru koştum. Otele girdikten sonra adamın asansörlerin önünde durduğunu gördüm. Görevliler hemen başıma üşüştüğü için daha ileriye gidemedim ama asansörle kaçıncı kata çıktığına dikkatle bakacaktım.
Yedinci kat.
Görevlileri başımdan salamadığım için otelin lobi kısmında bir arkadaşımı bekleyeceğimi söyleyerek lobiye ilerledim. Etrafta yukarı kata çıkmak için alternatif bir yol olup olmadığını görmeye çalışıyordum.
Ama sanırım yoktu.
Bir görevli kılığında girmek en mantıklı fikir gibi göründüğünden görevlilerden birini gözümle takip ettim. İtalyanların temizlikçileri bile güzeldi ve bu biraz gurur kırıcıydı. Yerine geçebileceğim kiloda kimse yoktu. Ne yapsam diye düşünürken yukarıda Miraç'ı kıtır kıtır kesecekler diye lobiden çıkıp otelin girişindeki araçları takip ettim.
Yaklaşık on dakika içinde de içinde boyum kadar valizleri olan bir araç yaklaştı ve sapsarı giyinmiş, epey güzel bir kadın arabadan indi. Kendisi gibi valizleri de sarıydı lakin altın kaplama gibi parlak ve ağır duruyorlardı.
İçine sığabileceğim boyutta valizleri vardı ancak görevliler o kadar hızlı bir şekilde valizleri yüklemeye başlamıştı ki nasıl vakit bulacağımı şaşırdım.
Kadın arabasının anahtarını valeye verdiği sırada vale, çantalar indirilene dek aracın yanında dikeldi.
İşte fırsat.
Hemen valeye doğru koştum ve tüm valizler arabadan indirilmeden önce valenin üstüne atlayarak onu nakavt ettim. Planım, resmen altın kaplama gibi duran bu lüks aracı kaçırıp, bir sokak aşağıda durdurup boyum kadar olan valizlerin içine girerek beni geri götürmelerini beklemekti. Kadın valizler yukarı çıktığında mecburen içini açıp bacaktı ve ben o sırada çoktan Miraç'ı bulmuş olacaktım.
Yedinci kattaki tüm odaları tek tek gezmem ve valizin yukarıya çıkarılana kadar açılmayacağını ummam gerekiyordu ama yakalanırsam da başka bir yol düşünürdüm.
Valenin elinden anahtarı kaparken yanlışlıkla bileğini de kırmış olabilirdim ama ucunda yıldız simgesi olan anahtarla hemen aracın ön koltuğuna bindim.
Daha doğrusu binmek için kendimi resmen balon balığını dürter arsız balinalar gibi zoraki içeri kaktırmam gerekmişti. Bu sırada başka bir vale yardıma koşmuş ama tekme atarak onu da etkisiz hale getirmiştim.
Kadın resmen koltuğu direksiyona yapışık bir hale getirmişti ve sığmam zorlaşmıştı. Sonunda doğru kolu bulup arabaya yerleşmem ve kapıyı kapatıp gaza köklemem bir oldu.
Araba o kadar gösterişliydi ki bir drift atmadan girmeyeyim diyerek olduğum yerde bir yarım tur halka atıp yola doğru çevirdim ve gaza kökledim.
Hay köklemez olaydım.
Birine çarpmıştım.
Ve çarptığım kişi Miraç'tı.