Kameraların boş kayıtları ve evdeki küçük değişiklikler, Helena'nın kalbindeki korkuyu derinleştirdi. Artık sadece izlenmekle kalmıyordu, kişisel alanı ihlal ediliyordu. Kimdi bu kişi? Neden değerli hiçbir şeyi çalmadan, sadece onun psikolojisiyle oynuyordu? Eski sevgilisi bu kadar zekice ve sessizce hareket edemezdi, onun yöntemleri daha açıktı, daha öfkeliydi. Bu, bambaşka bir şeydi.
Bir akşam, saatler sonra, telefonu aniden titredi. Helena sıçradı. Telefonu eline aldığında şaşkınlıkla ekrana baktı: Bir mesaj. Çekmeyen telefon nasıl mesaj alabilirdi? Mesaj bilinmeyen bir numaradan gelmişti ve sadece tek bir kelime yazıyordu: "Yakın."
Helena'nın kanı dondu. "Yakın" ne anlama geliyordu? Ona mı yakındı? Yoksa tehlike mi yakındı? Cevaplamak için denedi ama telefon tekrar sinyal vermemeye başladı. Sanki o mesajı yollamak için anlık bir boşluk bulmuş, sonra tekrar kapanmıştı.
Bu mesaj, Helena'nın son kalan aklını da paramparça etti. Kendini kandırmayı bıraktı. Bu bir paranoya değildi. Gerçekti. Biri buradaydı. Evdeydi. Ya da eve girip çıkıyordu. Ve ona korkunç bir oyun oynuyordu.
Ertesi gün, Helena kasabaya gitmeye karar verdi. Bu sefer, sadece internet kafeye değil, polis karakoluna da uğrayacaktı. Ne olursa olsun, bu durumu bildirmeliydi. Belki de birileri ona inanacaktı.
Karakola vardığında, genç bir memur onu dinledi. Helena, titreyen elleriyle olayı anlattı: isimsiz zarf, güvenlik kameralarındaki gölge, evin içindeki değişiklikler, kesilen internet ve telefon bağlantısı, ve en sonunda o korkunç "Yakın" mesajı. Memur başını sallayarak notlar alıyordu. Ancak Helena'nın gözlerinin içine baktığında, o tanıdık şüpheyi gördü.
"Helena Hanım," dedi memur nazikçe. "Sizi anlıyorum. Geçmişinizde yaşadıklarınız nedeniyle böyle hissetmeniz çok doğal. Ancak sunduğunuz kanıtlar… Oldukça zayıf. Kamera kayıtları net değil. Telefonunuzun sinyal sorununu tamir ekibi onayladı. Ve o mesaj… Tek bir kelime. Bir yanlışlık olabilir. Maalesef, somut bir kanıt olmadan bir soruşturma başlatamıyoruz."
Helena'nın hayalleri yıkıldı. Kimse ona inanmıyordu. Kendini daha da çaresiz hissetti. Karakoldan ayrılırken, memurun ona acıyarak bakan gözlerini arkasında bıraktı.
Eve dönüş yolu, hiç bitmeyecekmiş gibi geldi. Kasabadan çıktıktan kısa bir süre sonra, yolu kesen bir ağaç gördü. Ağaç, son fırtınada devrilmiş gibi görünüyordu ve yolu tamamen kapatmıştı. Mecburen geri dönüp, başka bir yoldan gitmesi gerekiyordu. Bu ek, yarım saatlik bir yolculuk demekti.
Yorgunluk ve umutsuzlukla dolu bir şekilde eve ulaştı. Arabayı park etti ve dışarı çıktı. Tam kapıya doğru yürürken, arabanın içinden bir tıkırtı duydu. Dondurucu bir soğukluk tüm vücuduna yayıldı. Helena yavaşça döndü.
Arabanın arka koltuğunda, normalde orada olmayan bir şey vardı. Büyük, eski, kahverengi bir oyuncak ayı. Gözleri ise… Gözleri tamamen sökülmüştü. Ve tam o gözlerin olduğu yerde, belirgin bir şekilde yazıyordu: "Görüyorum."