EVDE BİRİ DAHA VAR
Bölüm 1 — Dedemin Evi
Gökçe, arabanın bagajındaki son koliyi de çıkardığında derin bir nefes aldı.
“Tamam,” dedi kendi kendine. “Artık gerçekten taşındım.”
Karşısında duran ev, çocukluğundan beri bildiği halde yıllardır uğramadığı dedesinin eviydi. Bahçedeki erik ağacı hâlâ yerindeydi. Pencerenin kenarındaki sarmaşıklar biraz daha büyümüş, dış kapının boyası ise iyice solmuştu.
Evin eski olması Gökçe’yi rahatsız etmiyordu. Hatta seviyordu.
Yeni işinin bulunduğu yayınevine yürüyerek on beş dakika uzaklıktaydı. İstanbul’da bu mesafe neredeyse piyango sayılırdı.
“En azından sabahları otobüste ezilmeyeceğim,” diye söylendi.
Gökçe bir yayınevinde editör olarak çalışıyordu. Gününün büyük kısmı başkalarının yazdığı hikâyeleri okumakla geçiyordu. Kendi kitabını yazmaya çalışsa da son birkaç aydır tek bir bölüm bile ilerletememişti.
Tam kapıyı açacakken yan evden bir kadın seslendi.
“Gökçe kızım!”
Gökçe arkasını döndü.
“Sevim teyze!”
Kadın elinde bir tabakla bahçeden çıktı.
“Annen aradı beni. Sen bugün taşınacakmışsın. Açsındır diye börek yaptım.”
Gökçe gülerek tabağı aldı.
“Daha eve girmeden doyuruluyorum.”
“Senin annen de küçükken böyleydi. Bu evde kalırken doğru düzgün yemek yemezdin.”
Gökçe bir an durdu.
“Ben burada çok mu kalırdım?”
“Kalırdın tabii. Dedene bayılırdın.”
Gökçe gülümsedi. Çocukluğundan kalan anılar bulanıktı ama dedesinin salonundaki büyük aynayı çok net hatırlıyordu.
O ayna hâlâ salondaydı.
Akşamüstü eşyalarını yerleştirirken Gökçe salona geçti.
Ayna gerçekten de düşündüğünden daha güzeldi. Eski, işlemeli ahşap çerçevesi ışığın altında parlıyordu.
Elini çerçevesine sürdü.
“Sen hâlâ buradasın demek.”
Aynadaki yansımasına baktı.
Kendi yüzü ona biraz yorgun görünüyordu.
Telefonu çaldı.
Annesiydi.
“Yerleştin mi?”
“Daha bitmedi. Ama ev güzel.”
“Gece ilk gün diye korkarsan bizi ara.”
Gökçe güldü.
“Anne, ben yirmi beş yaşındayım.”
“Ben de senin annenim. Korkarsan ara.”
Telefon kapandıktan sonra Gökçe salona tekrar baktı.
Bir süre aynayı izledi.
Sonra odasına geçti.
O gece saatler ilerledi.
Ev sessizdi.
Gökçe yatağına uzanıp telefonunu komodinin üzerine bıraktı.
Saat 02.41 olduğunda gözlerini açtı.
Neden uyandığını bilmiyordu.
Bir süre tavana baktı.
Sonra salondan çok hafif bir ses geldi.
Tık.
Gökçe doğruldu.
Bir saniye sonra tekrar duyuldu.
Tık… tık.
Sanki biri, bir camın üzerine parmağıyla vuruyordu.
Gökçe yatağından indi.
Koridora çıktı.
Salona baktı.
Kimse yoktu.
Ama salonun karanlığında duran aynanın camında, belli belirsiz bir gölge hareket etti.
Gökçe olduğu yerde dondu.
Gölge kayboldu.
Bir süre sonra kendi kendine fısıldadı:
“Rüzgârdır.”
Fakat bütün pencereler kapalıydı.

