İçeriğe geç

EV

Bölüm 21 · 7 dk okuma

EV

Bölüm 21

21.BÖLÜM

Çocuk kendisinde gibi görünmüyordu. Sanki bambaşka birisi olmuştu. Çökmüş gözlerinin altı mosmor, yüzü hasta gibi sapsarıydı. Beyaz hastane duvarlarına olan boş bakışları Ahmet’i korkuttu. Çocuğun dikkatini çekmek ister gibi, baktığı duvara yaslanıp bakışlarını çocuğun gözlerine kenetledi. Ne diyeceğini bilmiyordu. Zaten böyle bir şeye ne denirdi ki? Aldığı telefonla bütün vücudu titremiş, buraya gelesiye kadar olanlara inanmayı içten içe reddetmişti. Ama şu an görüyordu. Yaşanmışlıkların acısının, başka hayatları nasıl mahvedebileceğine ilk kez bu kadar yakından şahit oluyordu. Mürşide Hanım gecenin kalan bütün yarısı Mete’yi düşündü. Annesi oğlunu almak, oğlu onunla gitmek isterken o ne yapabilirdi ki? Yanlış olduğunu bilse bile elinden hiçbir şey gelmiyordu. Sonra bir anda aklına gelen dehşet verici bir düşünceyle yatağında sarsıldı: Ya kadın yalan söylediyse? Bu ihtimal onu ne kadar korkutsa da işin böyle olmadığı belliydi. O sırada gördüğü bir annenin yüzüydü, dokunuşu bir annenin şefkatiyle doluydu, gözlerindeki mutluluk ancak bir anneye ait olabilirdi. Onun gibi birisi bile bunu anlayabilirdi. Ahmet’i düşündü, yavrum ne kadar da üzülmüş olmalıydı. Kendisini onun yerine koymaya bile gönlü razı olmadı, kalbi cız etti. Gece bir yerlere gidip saklanmış, elbette ki bir vakit odasına dönmüştü. Uyku saati geçmiş de olsa Mürşide Hanım kızmayacak, onu bir süre alttan alacaktı. Bütün gece yatakta bir o tarafa bir tarafa döndü durdu en sonunda sabahı etmeyi başardı. Gözlerine dün üzerine geçirdiği gömlek oldukça kirli göründü bu yüzden ahşap küçük dolaba daha temiz kıyafetler giyinmek için uzandı. Ellerinin titrediğini fark edip bir süre hemen dolabın karşısındaki tek kişilik yatağına yavaşça oturdu, başını sıvazlayıp ağrıyı savuşturmaya uğraştı. Dün geceyi hatırlamak bile başına ağrılar girmesine sebep oluyordu. Biraz kendine gelmek için oturduktan sonra bu hareketlerini kendisine yakıştıramadı ve dimdik durmak, yıkılmamak için ayaklandı. Gömleğindeki kırışıkları düzeltmek ve kendi deyimiyle, bir yurt müdürüne yakışır biçimde giyinmek üzere ütü masasını dikkatle açtı. Beyaz gömleği yavaşça ütülerken gözünden akan birkaç damla gömleğinin üzerine düşüverdi. Kendi oğlunu bile koruyamayan bir anne… Kimden koruyacaktı, annesinden mi? Acıyla dolu gülümsemesi yanaklarına ulaştığında gözlerindeki yaşlar durdurulamaz olmuşlardı. Odasının kapısı yavaşça çalındığında panikle sıçrayıp gözyaşlarını hemencecik silmeye çalıştı. İçeri giren hizmetlilerden Halime’ydi. Kadının yüzü Mürşide Hanım’ınkini görünce bir anlığına hayretle değişmiş olsa da hemen gözlerini kaçırıp ne için geldiğini aceleyle açıklamaya uğraştı. Ahmet’in yoklamada olmadığını, arkadaşlarının hasta olduğunu söylediklerini haber vermeye gelmişti. Mürşide Hanım çok uğraşsa da hakim olamadığı sesindeki titremeyle anladığını söyledi. Birkaç dakika sonra hazırlanması bitmişti. Üzerine kar beyaz bir gömlek ve kalın siyah bir ceket, altına ise düz siyah bir keten pantolon giyinmişti. Aynaya bakmadan odasından çıktı ve Ahmet’in odasına uğramak için uzun birkaç koridoru topuklularından çıkan tak tak sesleri kulağına dolarken ağır ağır yürüdü. Ahmet’in odasının kapısını birkaç kere tıklattığında içeriden ses gelmedi. Çocukların çok küçükken kırmış oldukları kilit yüzünden anahtarsız açılabilen kapıdan içeri başını yavaşça uzattı. Ahmet’i yatağının içinde, yorganı, başı da dahil bütün vücudunu örtmüş halde buldu. Yavaşça yatağına yaklaşıp örtüyü usulca başından yukarı kaldırdı. Tahmin ettiği gibi Ahmet’in gözleri açıktı. Koyu kahve gözleri duvara kenetlenmişti, öyle ki duvarla bir derdinin olduğunu bile sanabilirdiniz. Bu ciddi ve sert bakışlarıyla gözlerini bir saniye olsun duvardan ayırmıyor, tepesinde dikilen kadını görmezden geliyordu. Mürşide Hanım gerek olmadığını bilse de adettendir diyerek çocuğun ateşini eliyle kontrol etti. Tahmin ettiği gibi hiçbir şeyi yoktu. “Ahmet?” İsmi ağızından istemese de sert bir tondan dökülmüştü. Bu sefer daha nazik olmaya çalıştı. “Ahmet?” “Hımm?” Çocuk kıpırdamadan biraz sinirli biraz yorgun bir sesle mırıldandı. Mürşide Hanım kalkmasını rica edince birkaç saniye kadının yüzüne yorgun yorgun baktı ve oflayarak yatağında doğrulup sırtını duvara yasladı, boyu uzun geldiği için boynunu hafifçe eğmişti. Mürşide Hanımda eğilerek çocuğun yatağına usulca oturdu. “Oğlum.” dedi. Ses gelmedi. “Ahmet, bak canım…” Bir elini omuzuna yerleştirdi, tepki alamayınca da dümdüz karşıya bakan bakışları yakalamak için başını çenesinden nazikçe kendisine çevirdi. Çocuk gözlerini kaçırdı. “Seni asla yalnız bırakmayacağım tamam mı?” Cümlenin sonuna ‘oğlum’ getirmek istedi ama cesaret edemedi, korktu. Ahmet bakışlarını kadının gözlerinin içine kenetledi, ellerini dizlerinin üzerinde yumruk yaptı. İnanmadığını vücut diliyle belli etmek istiyor ama bunu dillendiriyor olmak istemiyor gibiydi. Mürşide Hanım Mete’ye yetemediği gibi Ahmet’e de yetememişti. Bu düşünce kalbine batıp gözlerini yaşartmaya başlayınca boğazındaki büyük yumruyu yutkundu ve hızlıca yataktan kalkıp odadan çıktı. Koridorda dakikalarca bir yere gitmeden dolaştı. O gün Senem ve Sinem için gün geçmek bilmedi. İkisi de her teneffüs bir araya geliyor neredeyse hiçbir şey ya da en azından dikkate değer pek bir şey konuşmadan sınıflarına dönüyorlardı. Azra’nın okula gelmediğini fark ettiğinde Senem rahatlamış olsa da birkaç sefer Sude’nin ters bakışlarını yakaladığında Azra’nın neden gelmediğini düşünmeye başlar olmuştu. Dünkü olay için olmadığını umuyordu. Tarih dersi birazdan başlayacaktı. Yapmadığı ödevinin boş sayfalarını dalgın dalgın karıştırdı. Ödevlerini çok eskilerden beri hep Ahmet ile beraber yaparlardı. İkisi de sessizce kütüphanede ayrı ayrı ödevlerini yapar bazen de gerekli yerlerde birbirlerine danışırlardı. Senem Ahmet’in çok başarılı olmak istediğini çocukların arasında en iyi bilen kişiydi. Ahmet’in sınav haftalarında nasıl stres ve panikle çalıştığını ikisi beraber çalıştıkları için en iyi o biliyordu. Yalnız sebebini anlayamıyordu. Neden dersleri onun için bu kadar önemliydi? Sürekli ağzından şakayla karışık Azra’yı asla geçemeyeceğini söylediğini hatırladı. O kızı geçmek neden bu kadar önemliydi hiç anlayamıyordu. Tarih hocaları ellerini sırtında birleştirmiş bir halde kundura ayakkabılarının yankılanan sesiyle ağır ağır sınıfa girdi. Sınıfa kocaman içten bir şekilde gülümseyip çocukları selamladı. Kalın siyah paltosunu ve koyu kahverengi kasket şapkasını sınıfın girişindeki askılığa astı. Hocalarının her hareketi o kadar yavaştı ki çocuklar hocaları sınıfa girer girmez sıkılıyorlardı. Kitaplarını ve beyaz büyük çantasını masaya sakince dizdi ve çantadan üç tane siyah renk tahta kalemi çıkardı. Her birini beyaz tahtada teker teker denedi ve üçüncüde de yazanı bulup tahtanın en yukarısına uzanmak için ayak ucunda yükselerek kocaman eğri büğrü yazısıyla, konularının başlığını ve hemen altlarına alt başlıkları yazmaya başladı. Hocaları, dinlemeyenlere hiç ses etmediği için sınıftaki çoğu çocuk, Senem de dahil olmak üzere, kafalarını sıralarına koymuşlardı bile. Senem tarih sınavından önce Ahmet’in her zaman hocanın neler anlattığını hatırladığını ve aldığı notları düşündü, bu adamı nasıl uyumadan dinleyebildiğine hayret etti. Aklına dün gece yüzünde oluşan ifadesi geldi. Dehşet içinde, yapayalnız. Kimsenin yüzüne bakmıyor, kafasını eğdiği yerden ayırmıyordu ama her nasılsa kısa bir an Senem ile göz gelmişlerdi. Senem okula gelmediğini duyunca şaşırmamıştı. Geçmek bilmeyen tarih dersi en sonunda bittiğinde Senem sınıfın boğucu havasından bir an önce kurtulmak istiyordu. Kapıdan tam çıkacağı sırada Sude de aynı anda çıkmaya çalışmıştı ve ikisi de birbirine çarpmamak için acilen durdu. Senem bir adım geri çekilip kıza yol veriyordu ki geçerken son anda kendisine atılan kısa ama acı verici sert bakışları yakaladı. Sude’nin ayakkabılarından gelen ses koridorda yankılanırken sadece sesler kaybolasıya kadar arkasından onu izlemek istemiyordu. Kızın ismini beklediğinden daha yüksek bir sesle seslendi. Koridordaki kafası karışmış başlar ona döndüğünde yüzü hafifçe kızarmaya başlamıştı. “Konuşabilir miyiz?” Bu sefer kelimeler ağızından beklediğinden daha sessiz çıkmışlardı. Sude’nin kafası birkaç saniye karışmış gibi olsa da bakışlarını yeniden, bütün gün olduğu gibi sertleştirip Senem’e duygusuz bir sesle, onu konuşmak istemesine pişman edecek sözcükleri söyledi. “Azra haklıydı Senem. Seninle konuşmamalıyım.” Arkasına bir kez daha bakmadan ağır adımlarla koridoru izleyip gözden kayboldu. Senem’in gururu ona bakan bakışların altında ezilirken adımlarını hızlandırdı ve bir an önce sınıfı terk etti. Sinem’in sınıfını buldu, derhal kızı ittire kaktıra zorla bahçeye çıkardı ve buldukları boş banka hızlıca oturuverdi. Ayağını durmaksızın sallıyor, bakışlarını bir an olsun bahçeden çekmiyor ama bir yere bakıyor gibi de görünmüyordu. Sinem onun bu fevri hareketlerine anlam verememiş olsa da hiçbir şey sormadı. Onunda kafasını karıştıran birkaç şey vardı. Mete’yi düşünmeden duramıyordu. Okula gelmemişti. Okulu değişecek miydi? Yeni ailesi onlarla konuşmasına izin verecek miydi? Mete hala onunla konuşmak isteyecek miydi? Çocuk apar topar bütün eşyalarını toplamış, herkese kısa kısa sarılıp kadının kırmızı serçesine kendisini hızlıca atıvermişti. Bir an önce gitmek istiyor gibiydi. Sinem’in duyguları kırılmak ve hak vermek arasında gidip gelirken bunlarının hepsinin anlamsız olduğunu fark etti. Çocuğa kırılsa ya da hak verse bir şey değişecek miydi? Çocuğu bir kere daha görüp göremeyeceği bile belli değildi. Gözlerine dolan yaşları aceleyle silip kafasını kantinin içinden dışarıya taşmış çocuklara çevirdiğinde Senem hiçbir şey fark etmemişti. Onunda aklında bir şeyler olduğu belliydi. İkisi de bütün teneffüs çocuk sesleri kulaklarına dolarken sessizce oturdular. Okul o gün iki kızcağıza oldukça uzun gelmişti.

Bölüm sonu

Sonraki bölüm kilitli

22. bölümü 5 jetonla uygulamada açabilir, kaldığın yerden devam edebilirsin.

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.