“Bazen en büyük ihanet, bir sözle değil, bir sessizlikle başlar.”
Zeynep'in sesi telefonda heyecanlıydı. "Anlatsana, ne konuştunuz? Ne dedi sana?" diye ısrar etti. Onu daha fazla oyalamak istemiyordum. O anın derinliğini anlatamazdım ama bir şeyler söylemeliydim.
"Hiçbir şey," diye fısıldadım. "Sadece biraz yürüdük. Sonra 'gitmem lazım' dedi ve gitti." Sesimdeki hayal kırıklığı, o kadar belirgindi ki Zeynep hemen fark etti.
"Anladım, yine o ruh haline girmiş demek ki," dedi. "Neyse boş ver. Ne de olsa o... ne derler, gönlü çaylak biri."
"Ne demek istiyorsun?" diye sordum. Kalbim hızla atmaya başlamıştı.
Zeynep'in sesi biraz daha alçaldı. "Duymadın mı? Aslı'dan bahsediyordum. Yani... biliyorsun işte. O da Emir'e aşık. Hatta birkaç gündür araları çok iyiymiş. Sanırım sevgili olmuşlar."
Telefon elimden kaydı, düşmek üzereydi. Başımın içinde yankılanan tek bir kelime vardı: "Sevgili." Onu ben tanımıyordum, bilse bilse Zeynep bilirdi, ben de tam tersine o beni tanıyor sanıyordum. Benden bir adım sonra yanımdan uzaklaştı ve kimsenin bilmediği birine sığındı. En çok da bu canımı yakıyordu, ben bir deryaydım ve o bir avuç suya sığınmıştı. Hira'nın şakası, artık canımı yakmıştı. O an, Emir'in bana olan ilgisinin sadece bir oyun, içindeki boşluğu doldurmak için bir kaçış olduğunu anladım. O, her zaman başka birine aitti. O, benim için imkansızdı.