Keskin bir bıçağın üçü kadar sivri ve yaralayıcı sözleri , dudaklarından koptuğu anda hızla sol yanıma saplandı. Hissediyordum. Beni nasıl paramparça ettiğini hissediyordum. Ufaldığımı, karşısında nasıl küçücük kaldığımı... Tüm nefretimle yüzüne tükürdüğümde dişlerim bir birine kenetlenmişti. “Siktir git, piç herif!” dudaklarını birbirine bastırarak dişlerini tıpkı benim gibi sıktı. Tek kaşını kaldırdı ,çenemi kavrayarak kendine çektiğinde konuştu. “Siktim zaten! Ama gitmeye hiç niyetim!” Midemi bulandırıyordu. Yüzüne kusmak istiyorum ,o derece sapkın geliyor gözüme. “İğrençsin! Şerefsiz pislik!” Pusat sadece canımı yakmamıştı. Benim canım kendimi bildim bile hep yanmıştı zaten. Pusat'ın tek yaptığı bozuk bir oyuncağı un ufak etmekti. Ondan kurtulabilir miyim ? Yada bu kabus bir gün biter mi? Yeniden nefes alabilir miyim? Hiçbirinin cevaplarını merak etmiyorum. Hiçbir sorunun değeri yok artık. Neden bunları yaşamış olabileceğimi bilmiyorum. Binlerce parçaya ayrılmış, birleşemez durumdayım. Aslında onun tek yaptığı vahşi bir hayvanın pençesinden farksız soğuk parmaklarıyla ince narin boynumu kavrayıp , bedenimi yok etmekti. Ben eskiden de nefes alamıyordum. Şimdiyse sesim , soluğum zerre kadar acıması olmayan bir adamın insafına kalmıştı. Yanlış olan ben miyim , yoksa O mu? Cevabını biliyorum ama söyleyecek cesaretim yok. Çünkü ikimizde suçluyuz! Oysa o biliyor, bir yerde aynı olduğumuzu... belki biraz daha vicdanlıydım. Bir açıklamayı bile hak etmiyormuşum. Kabuğum çok inceymiş , ona göre. Beni parçalarken zevk alacakmış! Peki ya ben! Bu Yaşadıklarımın bedelini er yada geç ödeyecek! İçimde tarifi imkansız acı var , hiçbir ilaç onu dindiremez. Bu acı öyle keskin bir bıçakla açılmış ki, hiç bir merhemin yararı olmaz. Çünkü unutamam. Unutmam. Aslında haklı. Benim için gözyaşı dökecek yufka yürekli bir annem yok. Önceden de yoktu. Şimdi de yok. Beni ondan koruyacak cesur bir babamda öyle. Ve Mete hiçbir zaman önümdeki zırh olmadı. O şuan nerde bilmiyorum. Onunda beni şimdilik kurtaramayacağı çok aşikar. Belki de hiç kurtarmaz. Pusat'ın beni kaçıracağını yada onu tabiri ile alacağını biliyordu. Bilerek yaptı. Dışarı çıkmamı istemesi , beni evden yolladıktan hemen sonra ortadan kaybolması... Her şey önceden planlanmıştı. Hayatımın en yürek parçalayan kısmı bu bile değil. Benim için ağlayacak bir anne, baba , hiçbir işe yaramayan pislik bir abi istemiyorum. Beni koruyacak bir erkekte istemiyorum! Sadece uyanmak istiyorum. Bedenimi, ruhumu bu acının içinde yapayalnız bırakan her pisliğe rağmen uyanmak. Bir anlığıma benimde bu kirli ve iğrenç dünyadaki bir pislik olmadığımı hissetmek istiyorum. Yada sadece vicdanımın biraz olsun susmasını...
Bu kabus bitsin , gebereceksem de gebereyim artık. Yeter! Bunlar bir kabus olsaydı eğer, gerçekten öyle olsaydı, gözlerimi araladığım an her şeyden kaçardım. Cebimde beş param olmasa da , sokaklardan korkuyor da olsam , kaçardım. Ardıma bir kez bile bakmadan gözden kaybolur, zerre kadar umursamazdı. Belki o zaman , onu hiç tanımamış olurdum. Hiçbir zaman tanımamış. Pusat... Adı bile zihnimin içine sönmeyen bir ateş topu gibi yuvarlanıyor, ulaşabildiği her yeri yakıyordu. Onun tek yaptığı bu değil miydi zaten! Söylediği gibi... Canım öyle çok yanıyor ki , nefes alamıyorum. Kendimi kafese kapatılmış ve her dakika işkence edilen zavallı bir sirk hayvanı gibi hissediyorum. Tek fark içinde bulunduğum bir odanın duvarları tuğla, sarı sahte altın süsü verilmiş bir kafes değil. Yaralanınca beni koruyacak bir kürküm olmasa da şuan terbiyecisinin kırbacıyla işkence ettiği bir hayvan kadar bile değerim yok , onun gözlerinde. Bakışları o kadar duru ve ciddi ki, söylediği her bir sözün ardında tüm heybetiyle durduğu orta da. Sert yüzünün aydınlığıyla titreyen ifadem sarsılırken parmağını dudağımdaki yaranın üzerine acı bir sertlikle bastırdı. Acı tüm hücrelerimi kuşatırken , bir anlığına gözlerimi üzerine çöken gölgelerde sadece Mete'nin yüzüme inen tokadı vardı. Sonra gözbebeğim içine sızan bir toz bulutu onun iğrenç öfkesinin nasıl bedenimi savurduğunu gösterdi. Ve yine hep yaptığımı yaptım. Sustum. Hep olduğu gibi....
Boğazımın derinlerinde pençelerini içime geçirmiş bir çığlık, savaşmayı bırakmam için o kadar çok çırpınıyordu ki karşı koymak zordu. Fakat bunu ona bir çok kez olduğu gibi tattıramam. Kaşlarım çatılıp kasıldığında yüzümü geriye çekmeye çalıştım. İzin vermeyerek bir elini yatağa yasladı. Ve iri cüssesi üzerime çok daha büyük bir ağırlıkla çöktü. Yüzü yüzüme bir soluk kadar uzağındayken aldığı her soluk, su damlalarının aktığı saç diplerime savruluyordu. Kirpiklerimin diplerine biriken damlalar göz kırptıkça yanaklarıma akıyordu. onun bedenime bu kadar yaklaşmasını bekliyormuş gibi kalbim hızla akarken , tenimi ıslaklığıyla çizen yaşım onun parmağını üzerine düştü. O an gözlerinde biraz olsun merhamet aradım bir kez daha. Belki beni anlar , bana dokunmaz diye. Sözünün eri yada değil; pislik, acıma duygusu olmayan gaddar bir adam. Ne adı , ne beni her soluğunda aşağılayan sözleri kaldı. Sadece içimi delip geçen o gözleri vardı şuan. Parmağı dudağımı bıraktığında titreyerek irkildim. Ardından parmağı yavaşça çeneme geçti. Obana dokununca kendimi karanlığın içine çökmüş gibi hissediyorum. Bir anda yıkılan duvarlar paramparça toz taneleriyle her bir yanımı kuşatan aynalara dönüşürken boğazım düğüm düğüm oldu. Üzerimdeki havlu yok olduğunda yatağa bağlanmış onun bedenimdeki işkencesini her bir yanımda görüyordum. Ruhuma bulaştırdığı pislik , iğrenç ve aciz hissettirirken çıplaklığı üzerimdeydi. Bileklerime sarılan kemeri acıyla zorlayan kollarım sızlıyor ve her şey gözlerimin önünden yavaş yavaş acıyla aktı. Çığlık çığlığaydım. Paramparça ve çığlık çığlığa...
"O anları düşünüyorsun değil mi?" Tüm o acı bulutunu dağıtan sert sesi beyaz bir Kraliçe'nin içine saplanan hain bir hançer kadar keskindi. Titreyerek sarsıldığımda da , kendimi dipsiz bir boşlukta buldum. Etrafımsa sadece onun benden koparıp aldığı parçaların ölü ve kokuşmuş cesetleriyle kaplıydı. Parmağı ıslak gerdanımdan aşağı kaydığında dudaklarımı acıya rağmen mühürledim. Teninin soğuk hissini ıslak köprücük kemiklerimde hissettiğimde bir anda parmakları üzerimdeki havluyu sıkı sıkı kavradığım yumruğuma ulaştı. Soğuk parmakları küçük yumruğumu kavrarken, "Sana nasıl dokunduğu mu? Canını nasıl yaktığımı mı düşünüyorsun?" dedi. Parmakları bir kelepçe gibi yumruğumu sıktığında avuç içi tenimi eziyordu. Elimi elinden çekip almak istesem de bunun yaparsam , yine çıplak kalacağımı biliyorum. Parmakları kemiklerimi biraz daha sıkarak çıtırdatırken yatağı çukur yapmış eli boştaki kolumu kavrayarak bedenimi iri , ıslak bedenine çekti. Titreyerek gözlerimi yumduğumda geriye çekilmesini bekledim. Fakat hiç istifini bozmadı. Öylece beni yanında tutmaya devam etti. "Korktuğunda hep bunu yapıyorsun. " dedi, sesi şimdi üzerine sinen o derin öfkeden farklıydı.
Korkusuz ve kurnaz...
Kolumu kavrayan parmakları çözülüp kemikleri ezen elinin bedenimden tamamen uzaklaştığını hissettim. Karanlığın içine saklanan irislerim titreyerek buldukları her kuytuya saklanıyordu. "Gözlerini kapatman seni benden kurtarmaz..." Derken soğuk parmak uçları titreyen gözlerimin üzerine kondu. Yavaşca okşayarak onları görünmez bir zorlukla araladığında irkilerek geriye kaçtım. Tüm ihtişamı, azabı, acımasızlığı ile dururken bedenime küçük bir fareye bakar gibi bakıyordu. Ezilmesi gereken bir böceğe bakar gibi... "Sakın böyle bir umuda kapılma. Bundan böyle bu mümkün olmayacak! Yine de, Mete görememiş olabilir ama ben o değilim. Seni sahtekar! Sakın bana onda kullandığın oyunları çevirme! O oyunların küllerini gırtlağına kadar sokarım." Ezim ezilen bedenim parmaklarının arasında unufak olup, parçalanırken söylediklerini düşündüm! Akıllanacak mıyım? Hayır! 8 yaşındayken de ben buydum, 21 yaşında hala aynıyım. Bu asla değişmeyecek! Aptalı oynamak, rol yapmak işime geliyordu. Çünkü artık hayatımdan bıkmıştım ve Mete pes ettiğimi sanarak bana yumuşak davranıyor ,sonrada onu çileden çıkartıyordum. Düşününce tek istediğim onun kafayı yemesiydi. Çıldırması, ancak o zaman içim soğuyacaktı. Böylece ben de özgür olacaktım. Şimdi ise rol yapamıyorum. Zaten yaptıklarıma büründüm.
“Gel de sok o zaman piç!” gözlerimin içine memnun bir ifadeyle baktı. Sesli bir şekilde güldü. “En bayıldığım rolün bu! Asi ,güçlü kız oynaman!” Alaylı sesinin altın da yatan öfkesi parlak buzullarından okuyordu. Gözlerinde görüyordum onun ne kadar kin ve nefretle büründüğünü... Kırılan bir vazonun yerine yenisi alınır , eskiyen bir boyanın yenisi sürülür, ve oyuncak bir bebek eskidiğinde atılır ... Fakat parçalanan bir bedenin yedeği yoktur. Yıpranan, hınca hınç yaralanan ruhun yarası kapanmaz. İlk kez tüm benliğim ile isyan ediyorum açık açık! Oysa Pusat rol yaptığımı sanıyordu. Yalancı çoban hesabına dönmüştü. Bir kere başladın mı ölmeye, hep ölürsün...
Geriye doğru bir adım atarak beline sardığı havluyu sağ eliyle düğümünden sıkarak kavradı. Bakışları kızarık olduğuna emin olduğum gözlerimdeyken, çenesiyle bedenimi göstererek "Kalk" dedi. Ona itaat etmek şöyle dursun kılımı bile kımıldatmadım. Bunu onun istediği şekilde zorla olsa da yapacağımı bilsem, yine de kafa tutmaya devam edeceğim. Koyu lacivertte dönüşen parlak irisleri üzerime bir ok gibi saplanırken , kollarımı kendime sarmak istedim. Fakat ne elim havlunun düğümünü bıraktı. Ne de kollarım bunu yapacak kadar cesurdu. Öylece durdum. Parmakları havluyu bırakıp bedenime sarıldığında , kollarımdan kavrayarak beni kendine bir kez daha çekti. Yataktan kayıp kendisine yükselen bedenim sızlarken yumruğumu sıkı sıkı kavradığım havlu bedenimden kayarak ayak uçumu buldu. Çığlık atarak sızlayan avuçlarımı göğsüme ve kanımın hafiften kirlettiği bacaklarıma kapatsam da ellerim çok küçüktü. Ondan her şeyi gizleyemezdim. Acı tüm şiddeti ve sancılarıyla kasıklarımı saplandığında kollarıma geçirdiği parmak boğumları bembeyaz, uçlarıysa hafif pembeydi. "Bu dik başın..." Dedi devamının geleceğini haber eden bir sesle. Yüzü ölü bir adamın solgunluğu ve şeytanlığına bürünmüş, kaskatıydı. "Giderek bükülecek. Ben bükeceğim. Zaman senin için tek çare. Bana alışmayı öğren!" Canım yanıyor sadece. Onun bana fısıldadığı her sözde olduğu gibi canım yanıyor. Bu kadar aşağılanan , hor görülen bir insan olmak istemiyorum. Keşke şuan göğsümü saklayan küçük avuçlarım, onu itse. Ve ardıma bakmadan koşup kaçsam buradan... Pusat etrafındaki kirli duvarlarını öyle bir örmüş ki , ondan hiçbir zaman kurtulamayacakmışım gibi geliyor.
Parmakları kollumdan kopup omzumun üzerine çıkarken köprücük kemiğime değen parmak uçumu kavrayarak sıktı. Yüzüm kasılsa da ona bir tek tepki vermemeye çalıştım. Kollarını çözüp bedenimden bir adım uzaklaştığında yatağın üzerindeki kıyafetlere uzandı. Elleri yumuşak kumaşları kavradığında giysileri yüzüme fırlatarak "Giyin!" Dedi sadece. Ve ardına dönmeyerek geriye doğru bir kaç adım atıp gözlerini üzerime sabitlediğinde tiksinen bir ifadeyle yüzüne baktım. Onu karşısında eğilip bükülerek daha fazla mutlu edemezdim. Fakat ayakta bile duramazken bunu nasıl yapacağımı, bilmiyorum. Göz çukurlarımın ardında deli bir kaos giderek şiddetlenirken nasıl nefessiz kaldığımı hissettiğimi görmemek elde değildi. Gözlerimin üzerinde derin bir toz bulutunun varlığı karanlık gölgelerin içine hapis olmuştu. Bulanıklaşan ve kararan gözlerimi ben ayakta durdukça biraz daha kötü oluyor. Avuçlarımı göğsümden ve bacaklarından çözerek yere saçılan elbiselere eğildiğimde tüm o toz bulutu yüzüme savruldu. "Sen pislik, gebereceksin..." Dedim ayakta durmaya çalışan uyuşuk halimle. Sesim titriyordu. Kül rengi tozlar saçlarıma ve tenime işlenirken karanlık gidişi, sonu olmayan bir boşluğa düştü. Bomboş, simsiyah bir girdapta yana döne parçalandım. Ve uzun bile süren bu bir kaç saniye sadece bir ömür gibi gelse de yerin sert zemini çıplak avuçlarımı bulduğunda , anne karnında çıkan bir bebeğin çığlıklarını içimde hissediyor ve başka ses duymuyordum. Parmakları koparılan bir mahkum gibi gecenin karanlığına sığınan gölgelere battığında yere saçılan elbiseleri elime almak çok zordu. Parmaklarımın beş tane olduğunu bilsem de şuan bir elimin parmakları beş değil, on'du. Çift görmeye başladığımı fark ettiğim an artık dengemi sağlamadığımı anladım. Gözlerim kapanırken nefesimin giderek kesildiğini hissettim. Ve o an gözlerimin gerisindeki kaos bir fırtınayla tüm dünyamı kuşattı. Taki o sözcükler dudaklarımdan dökülene kadar.
"Korkunçsun, sen de en az babam kadar iğrensin. Hatta ondan bile daha korkunç!" dedim öfkeli ve yorgun bir sesle. Artık kendimi tutacak kadar güçlü değilim. Yer ayaklarımın altından kayıp, ayaklarım kayarken elimden gözlerimi sıkı sıkı yummak dışında hiçbir şey gelmiyordu. Kirpiklerim birbirine kitlendiğinde , gözlerimi mühürleyebileceğim kadar mühürledim. Nefesim ciğerlerimde tıkanırken ateşi ayak uçumdan bedenime yayılarak tüm zerrelerim yok olan ince kağıt parçaları gibi yaktı. Kül etti. Yıpranmış ve paramparçaydı her şey, her yanım...
Ilık parkelerin sertliğini çıplak bedenimde hissetmeyi beklerken kollarımın altından belimi kavrayan soğuk parmak uçları içimi titretti. Beni bir kez daha yere düşmeden tutmuş , ona göre kurtarmıştı. Kimi kandırıyor? Beni soğuk bir buz dağının içine böyle çırılçıplak hapsetse de onun hiçbir şeyini istemiyorum. Başım bedenimin üzerinde ağırlaşırken iri , kaslı kolu belimi tek seferde sıkı sıkı kavrayarak bedenimi kucakladı. "Düşündüğümden daha dayanıklısın. Doğrusu, bunu gösterecek bir tipin yok." Sesi kulaklarıma ulaştığında inanmayan gözlerle gözlerine baktım. Ciddiydi. Bedenim beni taşıyamıyor, kanamam var , berbattan daha beter durumdayım, fakat bunu görmek yerine dayanıklılığımı test ediyor. Bilerek yaptı. Benim onun karşısında ezilip büzüldüğümü görmek onu mutlu ediyor. Sırf gücünü kanıtlamak , beni nasıl güçsüz ve zavallı haline düşürdüğünü göstermek için bedenimi bu hale getirdi. Onun yere saçtığı giysileri alamayacağım, alsam da giyemeyeceğimi, o kadar güçlü olmadığımı, biliyordu. Yine bir oyun oynadı ve kazananın aynı kalmasını sağladı.
Bedenimi biraz önce bıraktığı yere tekrar bırakırken bacaklarımdaki kanım artık ilk anları kadar şiddetli almadığını gördüm. Titreyen avuç içlerim sızladı. O sırada göğsümü ve kasıklarımı kapatmaya çalıştım. Kan bacaklarımı çok kirletmemiş ama orada olduğunu yine de hissettiriyordu. Pusat bedenimden bir adım uzaklaşarak yerdeki elbiseleri aldığında geriye düşmemek için kendimi zor tuttum. Ayak uçumda eğilerek bir kez daha diz çöktüğünde elini ince dantel bir iç çamaşırı alarak parmaklarıyla çekiştirdi, yüzü buruşturduğunda dudakları dışarı çıkmak için yalvarıyorlar. "Siktiğimin beceriksizleri..." Tıslar gibi konuşurken parmak uçları tenime sürtünüyordu. Yüzünü buruşturarak elinde çekiştirdiğinde çamaşıra baktığımda "Ben... Hallederim." dedim. Fakat beni hiç duymuyormuş gibi elindekiyle ayak bileklerimden kavradığında çırpınmak istedim , o kadar uyuşmuştu ki bunu yapamadım. Bulanık bakışlarımla gözlerimi sımsıkı kapattım. Bunu görmek istemiyorum çünkü. Kapanan gözlerimden sızan kabuslar çıkmak için beni zorluyorlar. Yine seslerini duymaya başladım. Kulaklarım uğulduyordu. Aynı anda bir kolunu belimde hissettim. Bedenimi yükselttiğini görmesem de, çamaşırı bacaklarından çıkardığını hissediyordum. Soğuk parmak uçları tenimden yukarı kayarken parmaklarım göğsüme biraz daha sert kapandı. Ve o sırada bacaklarından yukarı kayan bir çamaşırın yumuşak ince dokusunu hissettim. Kalçalarıma oturan ince kumaşla titrediğimde "Kanaman durmuş , sadece kasılmaların var." dedi ve ardında soğuk parmak uçları tenimin üzerinde yukarı çıktı. Parmakları göğüslerimi kapatan küçük avuçlarımı kavradığında dişlerimi sıktı. Yanaklarımdaki ince kaslar gerilmişti.. Çok soğuktu. Teni, parmakları ,nefesi bile soğuktu. Ellerimi göğsümden çözmeye çalıştı. İnatla , tırnaklarımı derimde iz bırakacak kadar kendime bastırdım. "Parmaklarını çöz. Bunu söylemekten artık sıkıldım. Beni sürekli ikiletmeden hoşuma gitmiyor. Küçük göğüslerin daha önce görmediğim şeyler değil. " derken , sesi eğlenir gibi değil fakat buz gibiydi.
İçimden bir ses ona karşı bu kadar zayıf olduğunu, onun canını yaktığını kabullenme, kendine güven diyor. Fakat bu sözcükler şimdi konuşmak için boş sözcüklerden başkası değil. Kaşlarımı çatarak gözlerimin etrafı kırışacak kadar yüzümü sıktığımda "Çek ellerini üzerimden. Kendim giyinirim. Yardımını istemiyorum!" dedim. Parmakları yavaş ama bir o kadar sert bir dokunuşla bileklerimi kavrayıp avuçlarımı göğsünden sertçe çekti. Canımın acısıyla kısık ince bir ıslıktan farksız çığlığım dudaklarımdan kaçarken, öfkeyle yaralı dudağımı dişlerimin arasına sıkıştırdım. “Yavaş ol pislik!” Serbest kalan göğsüm kıvrılarak belimde sızladığında parmakları bileğinden omuzlarımı buldu. Bir eli bileklerimi tek bir kelepçe gibi sarmışken onları çekiştirerek onun kıskacından kurtulmaya çalıştım. Fakat bu sadece boş bir uğraştı. Çünkü o kadar güçlü ve baskındı ki , ona karşı koymaya yetecek güçlü değilim...
Omzumda parmaklarını biraz önceki kabalığına rağmen usulca tenimde gezdirdiğinde nefesinin yüzümün bir kaç santim ötesinde hissediyordum. "Gözlerime bak Adal." Gözlerimi daha sıkı yumarak sordum. "İstemiyorum." Beni umursamadığını gösterir gibi omzumu sıktı. "Senin ne istediğini umursadığımı söyledim mi, hatırlamıyorum. Burada önemli olan benim ne istediğim. Aç gözlerini , bana bak!" Sona doğru yükselen sesiyle dişlerimi sızlayan dudağıma geçirip omzumu parmaklarından kurtarmak istedim. İzin vermeyerek soğuk parmak uçları ılık tenime battığında tırnaklarımı avuç içlerime geçirdim. Kirpiklerim birlerinden koparken ılık nefesim dişlerimin dudaklarımda oluşturduğu boşlukların arasında onun yüze çarptı. Gözlerim gözlerini buldu ve ne kadar cesur olduğumu , her şeye rağmen dik başlı yanımın savaşmadan asla durmayacağını gösterdim. İçimde bir ateş topu dolanıyor demiştim ya aslında o ateş topu sadece aklımda değilmiş. O her yerde... Her yerimi ateşe veriyor. Pusat, beni Mete'nin korkuttuğundan çok daha fazla korkutuyor. Mete beni parçalasa da ona başkaldırmak hiçbir zaman bu kadar korkunç ve ürpertici olmadı. Belki de o ağabeyim olduğu içindi. Oysa Pusat, en başından beri evimin içindeki bir yabancı. Kim olduğunu bilmediğim bir adamdı...
Gözlerim buğulandığında maviliklerim onun buzullarıyla buluştu. Mavinin en açık tonundaki gözleri gözlerimi vahşi bir aslanın kükreyişiyle unufak ederken, ona engel olamadım. Göz bebeğinin etrafını saran açık griler benim gözlerindeki ince hakları andırıyordu. "Söz dinliyorsun aslında. Sadece alışmışsın, canını yanmasına..." Dediğinde Pusat'ın yüzündeki sertliği görmüyor olsam , gözlerim karanlıktan başkasını görmüyor olsaydı , ne şefkatli diye düşünürdüm. Bir adam nasıl hem hüzünlü, hem şefkatli, hem de ölüm gibi kötü olabilirdi. Pusat ölüm gibi. Şefkatini sesinde hissetsem de bu onun oynadığı küçük bir oyundan ibaret. Beni kısık bir ses ve yumuşak bir kaç sözcükle dizginleyebileceğini sanıyor. Aptal! Asla olmayacak bir şey için boşuna uğraşıyor. Asla direnmekten vazgeçmem. "Ne görüyorsun Adal? Gözlerimde gördüğünü söyle." Parmaklarımı bükerek tırnaklarımın etimi kızartacak derine batmasını sağladım. Kaşlarım çatılıp gözlerim kısıldığında bileğimi kavrayan parmakları çözüldü. Sağ elini bileğinde kavrayarak sıktığı yeri ovduğunda "Gebermeyi bekleyen bir şerefsiz görüyorum!” Eğlenen bir kahkaha attı . Ardında ciddileşerek devam etti. “Şakan bittiyse şimdi gerçeği söyle.” Asık suratımı buruşturarak tek kaşımı kaldırdım. Canını öyle bir yakmak istiyorum ,en az benim ki kadar yansın. “Terk edilmiş bir fahişinin piçi görüyorum. Kimse onu sevmemiş , pezevenk dölü , değersiz bir hayvan görüyorum. Zavallı acınası bir oğlan çocuğu..." sözcükler dudaklarımda son bulmadan önce çıplak sırtı yatağın üzerine sertçe çarptı. Çenemi kavrayan parmakları yanaklarımın içine batacak gibiydiler. Bedeni tüm ağırlığı ile üzerime bıraktı. Beline sardığı havlunun ayrılan iki yanında tek dizi kalçamın hemen yanındaydı, diğeri ise bacaklarımın arasında dizlerimin hizasındaydı. Ellerim çenemdeki ve omzumdaki ellerini çekmeye çalıştı. Fakat tüm gücüyle kendini üzerime bırakmıştı. “Kapat çeneni! Gebermek istemiyorsan kes!” gözlerimin içine bu sever ben memnun bir ifade ile baktım. İstediği aldım. O sırada sadece derin bir nefes aldığımda devam ettim. "Ve ölüm görüyorum...” zorlukla konuşuyordum hatta sesim boğuk çıkıyordu. “Gözlerine baktığımda yanıyorum. Çünkü içleri cehennem gibi. Ölüm gibi..."
"Haklısın. Ve iyi bir gözlemcisin. Beklediğim cevabı verdin. Ama aptalsın da! Dilin Mete itinin yanında çok uzamış, keserim onu , bir daha konuşamazsın!" Sesinin durgunluğuna ürken bedenim onun avucumu sol göğsünün üzerine bırakmasıyla titredi. "Bu beden, benim bedenim, senin için ölüm! Sesim , tenim , gözlerim. Hepsiyle ölüyorsun. Seni öldürüyorum." dediğinde bir kez daha parmak uçlarımdan hissettiğim karıncalar ateşe bürünmüş derimi yakıyordu. "Bak. Kalbim sende dokunduğunda hızlanmıyor. Yada ben sana dokunduğumda..." Bakışlarındaki karanlık giderek arttığında kalbim kalbinin üzerindeki elimle kopmuş korkudan titriyordu. Parmaklarını bileğimden çözüm elimi göğsüne daha sert bastırdı. "Sana yaptıklarım şehvet ve tutku için değil. Ve bundan sonra yapacaklarımda öyle. Seni en başından beri bu konuda uyardım." Parmakları bileğimi okşayarak avuç içimi yakan göğsünü buldu. "Tüm gece , sana sahip olurken, hiçbir zaman arzu ve tutku olmadı." Sesi kulaklarımı tırmalayan iğrenç bir dalgayla yüzüme çarparken "Sus!" dedim çığlık çığlığa. "Neden? Gerçekler seni yaralıyor mu? Ben kindar bir adamım güzelim, bana ne yaparsan misliyle alırsın! Anladın mı?” diye sordu. Pusat, adi bir adam , öyle, bunu biliyorum. Fakat bir şey var ki, bir insanı, belki de sadece beni, nasıl yaralayacağını çok iyi biliyor. Sözleri bıçak gibi keskin çünkü. Sivri ve delici... Harbiden misliyle aldım her lafımın karşılığını. "Sen aşağılık bir adamsın! İğrençsin!" Yüzüme düz bir ifadeyle baktı. Yüzü durgun , katı ve saydamdı. Ne hissettiğini zerre kadar göstermiyordu. Kapalı bir kutudan farkı yok. "Belki , belki de değil. Bunu sana zaman gösterecek. Günü geldiğinde anlayacaksın." Yüzüm öfkeyle kasıldı. Anlamak ? Ah tabi! Yaptığı her şey o kadar yenilir tutulur türden ki , onu anlayacağım! Bana tecavüz eden, ruhumu alan o değilmiş gibi , zamanla anlayacağım ve her şey düzeltecek. Öleceğimi bilsem de unutmam. Unutturmam. Hiçbir zaman dilimi onun benden koparıp aldıklarını geri veremez. Hiç kimse onun , üzerimde bedenime bir hayvan gibi sahip oluşunu unutturamaz. Çünkü gözlerimin önünde gitmiyor onun bana dokunduğu o anlardaki çığlıklarım gitmiyor. Aklımda hala feryatlarım , çıplak ayak gezen bir sokak çocuğu gibi dolanırken hiçbirini unutamam. "Bana yaptığını anlayacağımı mı sanıyorsun?" Dediğimde durgun bir ifadeyle üzerimden çekildi. O sırada hırsla yataktan fırladım. Fakat bacaklarım beni taşıyamayarak bedenini bitkinlikle yatağa bıraktı. Yorgun , yılgın ve bitiktim. Göğsündeki elini bırakmayıp sıktığında kemiklerimin birbirine çarparak gıcırdadığını hissettim. Yutkunarak yüzümü buruştururken parmaklarımı onun pençelerinden koparmaya çalıştım. İzin vermeyip biraz daha sıktı. "Sesini alçalt! Yoksa senin için iyi olmaz!" Elimi şiddetle savurup yatağın üzerindeki yumuşak görünümlü kadife parçayı aldı. Kaşlarımı çatarak sıktığı parmaklarımı boştaki elimle ovduğunda ona inat bir kez daha çığlık attım. . "Umurumda değil!" Omzumu sıkan eli hala orada öylece duruyordu. Saçlarımda yumuşak kadife hissini algılarken gözlerimi bir kez daha kapatmak istesem de bunu yapacak kadar korkak değilim. Ona bunu bir kez daha yaşatmayacağım. Yüzüme cidden mi dercesine bakıyordu. Öğrenmesi gerekecekti. Ne yaşarsam yaşıyım , başım hangi deliğe sıkışırsa sıkışsın asla boyun eğmem. Fakat burada o kadar kalmaya niyetim yoktu. Fırsatını bulduğum anda ondan kurtulacağım. "İstersen olmasın! Nasıl olsa artık kurtuluşun yok. Sürte sürte anlatacağım. Bana boyun eğmeyi öğreneceksin!" Dedi Pusat , omuzumdaki elini çözüp kadife dokuyu başından geçirirken. Kollarımı yumuşak giysinin içinden geçirirken dokusu içimi biraz olsun ısıtmıştı. Artık çıplak olmadığım için içten içe mutluyum. Onun beni biraz daha o şekilde görecek olması zaten kırılan kanatlarımı biraz daha ufaltıyor. Şuan o kadar aciz hissediyorum ki, üzerimdeki bu iki parça giysi bile bir silahşorun zırhı kadar güvenilir geliyor. Göğsümden tüm bedenime su gibi akan gecelik bütünüyle beni sarmamış olsa da bu şimdilik yeterdi. Göğsümü saran gecelik göğüslerinin altında bollaşıyordu. Fakat dolgun göğüslerim olmadığı için daha çok mor kadife bir çuvala benziyordu. "Sen'den fırsatını bulduğum ilk anda kurtulacağım." Üzerime eğilerek ellerini kalçalarının biraz uzağında yatağa yasladı. Islak saç telleri tıpkı benimkiler gibi anlına yapış ve benim aksime yüzü öfkeli değildi. Gözlerim onun buzul harelerini bulduğunda yüzündeki ifade bir kez daha beni dumura uğrattı. Neden, biraz önceki o acımasız gaddar adamın bir an geliyor ve gözlerinde hüzünlü bir parıltı oluyor? Ben miyim yanlış anlayan, yoksa O mu çok dengesiz? Gözlerimin içinden akıp giden damlalarda onun gözlerinin üzerine çöken hüzünlü pırıltılara baktım. Bakışlarımı görmüş gibi hemen eski istifini kuşandı. Bakışları benim gördüğüm o parıltılardan çok çok daha uzağı kaçmış yerine yine o soğuk ve acımasız adam almıştı. "Sen kimsin?" Dediğimde bu sefer sorgum kimliği yada adı değildi. Onun soruyordum. Sol yanının içine hapsettiği o adamı. Bana dokunan, yaralayan adam o olsa da kim olduğu daha önemliydi. Çünkü kirlenen sadece bedenim olmadı, ruhumda boğazına kadar kirin içinde. Onu artık hissetmiyorum. Hiçbirini hissetmiyorum. Pusat'ın soğuk parmakları çenemi yavaş ve usulca kavradığında "Beni nerden tanıyorsun?" dedim.
Sorularla dolu bir kutuya dönüşen aklım Allak bullaktı. Şuan o kadar güçsüz ve savunmasızım ki bırak ondan kaçmayı , bir adım atacak gücüm yok. Biraz sabır etmeli ve günü geldiğinde buradan ve ondan kurtulmalıyım. Fakat her şeyden önce cevaplarımı almalıyım. Sorularımın cevaplarını... "Bu neden önemli. Buradasın ve bu artık o kadar da önemli değil." Soğuk sesiyle karşılık verdiğinde çenemi sıkarak yüzümü kendi yüzüne çekti. "Akıllısın Adal, fakat bir şeyi anlamıyorsun." Parmakları bu gün kaçıncı olduğunu bilmediğim bir kez daha tenimi uçlarında ezerken dişlerini sıktığı çöken yanaklarından anlaşılıyordu. "Sorular da , cevaplarda benim. Ve sende ben olmadan hiçbir sorunun cevabını bulamayacaksın. Şimdi şunu kafanın içine sok! Bundan böyle sana benden bir adım uzaklaşmak yasak." Başımı geriye savururken dengemi sağlayamadığı için yatağın üzerine sağ omzuma düştü. Doğrularak tam karşımda , bedenime yine tepeden bakarken çenesiyle yatağı göstererek dişlerinin ardından bir kez daha konuştu. "Ben gelene kadar uyuma!" dediğinde belinde siyah havlusuyla ortadaki kapıya ilerledi. Biraz sonra geleceğini söylese de , ona inat uyumam gerektiği ortadaydı. Buzul hareleri bir an üzerimde durgunlaşsa da bu çok kısa sürdü. Yüzünü buruşturarak kapıdan çıktı. Yüzündeki o tiksinen ifadesi suçsuz olduğum için mi , canımı bu kadar yakıyordu? Yoksa asıl o ifadeyi takınması gereken ben olduğum için mi? Bilmiyorum, aslında her ikisi de olabilir. Belki de değil. Şuan bedenimdeki bu sancı ve kasılmalarla savaşmak çok yorucuydu. Ve düşüncelerinde görüşüm gibi bulanıyordu. Kasıklarıma saplanan acı ve bitmek bilmeyen şiddetli kasılmayla irkilerek yüzümü buruşturdum. Boğazımı yırtıp çıkamayan çığlıklarla gözlerim sızlarken yatakta sessizce geriye doğru kaydım. Dudaklarımdan firar edemeyen korku ve acının tesiri bir çığlık boğazıma dizilmişti. Sızlıyor , yutkunmam zorlaşıyordu. Göğsümün sol yanı korkunç bir sızıya sıkışırken küçük burnumdan derin derin içerideki yoğun havayı soluyordum. Çok çok , uzun zamandır kabus görmemiştim. Fakat şuan büyük bir kabustan daha farklı değil. En son... Her şeyi kaybettiğim ve Mete'nin ilk tokadının yüzümde patladığı gün... O gün gördüğüm tüm korkunç anılar, anımsadığım çığlıklar, ve ben ... Uzun bir zaman önce beni yalnız bırakmıştı. Çünkü geriye dönüp bakacağım kimsem kalmadı. Çünkü geriye benden başka acınacak zavallı kalmamıştı. Ve ben de bıraktığım gibi kaçmaya başladım. Geçmişten, Mete'nin çamur atıp durduğu kardeşi olmaktan, içimi parçalayıp duran o ince kadın sesinin tiz çığlıklarından. Hala gözlerimi her kapatınca hissediyor gibiyim. O rutubet kokan evin içindeki küçük yatağıma kıvrıldığım her an , duvarların ardında duyduğum tek şey çıplak bir kadın sesiydi. Geçmişin içine sıkışıp kalmış olan bir ses... Benim gibi... Biraz önce sessiz olan Odayı, soğuk ve tiz bir ıslığı andıran rüzgarın uğultusu doldurdu. Gözlerim içerideki kısık ışıkla sızlarken yatağın üzerine serilen kalın yorgan şuan inanılmaz güzel görünüyor. Pusat'ın beni buraya ilk getirdiği ve sözleri aklıma üşüşürken bacaklarımın beni taşıyamadığı o anlar geliyor gözlerimin önüne. Ona Sen korkunçsun! diye bilene kadar ayakta durabilen bedenim sanki şimdi karşımda. Tek fark o an olduğundan biraz daha iyi fakat yine de güçsüz hissediyorum. Karnımın altındaki bölge hala ince bir acıyla sızlıyor. Ve göğsüm yine kabustan uyandıramadığım aklımın acımasızlığıyla kan revan içinde. Kısık bir melodinin doldurduğu odada kulaklarımı çizen ince ve asil piyano sesi tüm bedenimi titretti. Eski tozlu geçmişin sayfaların küllerini savurarak aralanmış , tüm yaralarımı çırılçıplak ortaya sermişti. Her kabus gördüğümde olan o his, bu sefer yok. Küçükken hep olduğum insan olmak canımı yakardı. Büyüdüm, boyum ve saçlarım uzadı. Bedenim değişti. Fakat gözlerim hiç değişmedi. Hep olduğu gibi yalancı ,kırılgan ve hüzünlüydüler. Yaralarım saklanmayı öğrenirken, geçmişin peşinde , emin olmasam da güzel olduğunu umduğum bir gelecek kaybettim. Herkes sadece karanlığın çöktüğü berbat hayatım olduğunu görse de , aslında berbattan öteydi.
Korkunç ve acınası...
Boğazımın içine saplanan çivi misali çığlıklarla gözlerimi açtığımda bedenimi saran ince bir ve ipek kadar yumuşak bir yorgan hissettim. Bedenimi kıvrılarak yatağa yığıldı. Kollarımı kımıldatmak zor olduğu kadar imkansız görünüyor. Ve parmaklarım soğuk bir dondurucuda beklemiş gibi buz gibiydi. Tırnaklarımı soğuk çarşaflara geçirerek gözlerimi kırpıştırdım. Bedenimi saran giysi sanki hiç yokmuş gibiydi. Çıplaktım hissediyordum. Çırılçıplak... Odadaki rutubet kokusunu anımsıyor genzim. Fakat bunun o olmadığını biliyorum. Bir koku var etrafta. Küf ve balcık gibi... Çürük kokuyor etrafım. Dudaklarım zorlukla aralandığında bir kutunun içindeymiş gibi iki bükülümdüm. Kollarım dizlerim hala sızlıyor. Avuçlarımla sıkılaştırdığım tırnaklarımı çarşaftan avuç içlerime geçirdim. Ve ardından kulaklarım piyanonun kısık ve ahenkli melodisiyle buluştu. Bir ses tüm çıplaklığını umursamadan hafif bir edayla piyonunun akışına karışıyordu. Mağrur bakışlarım odanın içinde dolanırken içeriyi aydınlatan ışık artık yoktu. Yorulan ve kırılan aklım benimle oyun oynuyor. Çok uzun bir zamandır olmayan bu durum şimdi yadırgamak için çok çabalasam da kendimi kandıramam. Uzun zaman geçse de geçmişin duvarları arasında sıkışan ruhum hala aynı. Kollarımı zorlukla kaldırarak yattığım yumuşak yataktan doğruldum. Titreyen avuçlarımı zar zor altımda yorgana bedenime sardım. Boğazım kurumuş ve yüzüm kastı olmuştu. Bir kaç dakika öylece zamanı geçmesini çaresizce bekledim. Gölgelenen gözlerim artık son raddeye gelmişlerdi. Kapanmak ve bir daha da açılmak istemiyorlardı. Kirpiklerimi kırpıştırarak derin bir nefes aldığımda kapının yanı başında zarif bir süliyet gördüm. Gözleri benimkileri aynı gri ve saçları başak tarlarını kıskandıracak kadar parlak bir sarıydı. Kollarını bedenine sarmış tek kaşı küçüklüğümden beri olduğu gibi, otoriterliğiyle havalanmıştı. “Geç kaldın Meryem hanım!” Fısıltımı oda duyuyor muydu acaba. Kollarını çözerek üzerindeki ipek elbiseyi düzelttiğinde üzerime doğru gelmeye başladı. Kaskatı kesilen bedenim ve tıkanan soluğum beni öldüren, adımları ayak üçümü buldu. "Zavallı..." dedi tiksinen bir ifadeyle. Bir annenin kızına söylemeyi isteyeceği güzel bir sözcük değildi. Bir annenin sevgi ve şefkat kokan sözleri değildi. "Sen bir zavallısın!" dedi bir kez daha , fakat bu sefer sesi biraz daha yüksek çıktı. Gözlerimin çukurlarına biriken yaşlar düşmek için direnirken dişlerimi sıkarak kaşlarımı çattım. Çöken yanakları acıyla kasıldığında parmakları çenemi kavrayarak başımı biraz daha yükseltti. Onu uzun zamandır görmemiştim. Özlemem gerekirdi. Onu deli gibi özlemem. Çünkü evlatlar annelerini özler. Oysa içimdeki adam onun çığlıklarından başkasını duymuyor , ve geçmişte olduğu gibi kontrollerini elinde tutmasına karşı koyuyordu. "Git buradan!" Dedim çığlık atarak. Yatağın üzerindeki yastığı alarak ona fırlattım. Yastık boşluğa düşerek yeri buldu. Sonra bedenini bir kaç adım ilerimde belirdi. "Hiç değişmiyorsun. Hala aynı isyankar kızsın. Çok yazık. Hiç uslanmayacaksın! " Neye bulaştırıldığımı biliyor muydu acaba , benden nelerin alındığını, nasıl büyük bir bedel ödediğimi biliyor muydu? Hayır..."Sen öldün! Öldün. Kaç kez geberttim seni yüzsüz! Dirilip yine karşıma dikilme artık!" Yataktan kayarak dizlerimin üzerine çöktüğünde gözlerimin çukurlarına biriken acı tüm şiddetiyle akmaya başladı. "Sen öldün. Öldün... Öldün..." Uslanmaz bir deli gibi çaresiz ve zavallı hissettim. Tıpkı onun söylediği gibi... Çığlıklarım odayı doldururken dik bedeni toz tanelerine dönüşerek havada dağıldı. Ve yığıldım. Öylece geriye düştü bedenim , sırtım yatağın kenarına yaslanırken odanın kapısında onu gördüm. Pusat'ı... Kollarını bir birine düğümlemiş kapının pervazına yaslanmış boş bakışlarım gözlerini buldu. Ve yine o bakışını gördüm. Bir pisliğe bakar gibi bakıyordu mavilikleri. Kaşları çatık ve sıktığı dişleriyle çenesi kasılmıştı. Nemli saçlarının bir kaç tutamı anlına yapışırken üzerini giyinmişti. Baştan aşağı siyahtı , yine cehennem zebanisi gibiydi. Donuklaşan göz bebeklerim tüm irinlerini gözyaşlarıma akıttığında yaslandığı kapıdan ayrılarak üzerime adımladı. Savunmasız bedenimi büzerek aynı anda çıplak dizlerimi bedenime yasladım. O bana yaklaştıkça , attığı her adımda kulaklarım uğulduyordu. Kollarım bacaklarıma sarılırken gözlerim yere düştü. İçeri dolan pus, toz kristalleriyle yanan derimi bulduğunda ayaklarıma kadar yaklaşarak dizlerini büktü ve üzerime eğildiğinde soğuk parmak uçlarıyla çenemi buldu. Parmaklarından kurtulacak gücüm yoktu. Yıkılmıştım artık. Geride bıkamayacağım kadar büyük bir yıkımın altında eziliyorum. Ve beni kurtaracak kimsem yok. Solgun harelerim onun buz gibi soğuk maviliklerini bulduğunda baş parmağını tenimin üzerinde nazikçe gezdirdi. "Sana söylemiştim, üzerindeki etkim bu işte. Kabuslarının uyanıyor." Dedi aynı anda. Kollarımın boğumları beyazlayacak kadar çok sıkarak devam etmesini bekledim. Ve O devam ettiğinde ruhum bedenimden koparak paramparça oldu. O kirimi bir türlü temizleyemediğim banyodaki kanlar içindeki ruhumun üzerine gri bir pus sindi. Üzerindeki puslu kan ayak parmaklarımdan tüm bedenime aktığında yüreğim atık kan değil, acı pompalıyordu. Zehir gibi bir acıydı. Bakışlarım tenime Sinem puslu kanda gezinirken , yere yığıldı , tıpkı benim gibi... Ve pusat onu görmüş gibi gözlerimin içine bakarak dudaklarını araladı. "Sen'den her şeyi alacağım. Seni her şeyimle öldüreceğim. Taki..." Parmakları derimi yırtarcasına bir anda etime battı. Canımın acıyla yüzüm kasılırken soğuk ve duygudan yoksun sesi bir kez daha kulaklarımı buldu. Ve içimdeki kan gri pusların içinde dönerken korku ölüm kokuyordu...
"Seninle işim bitinceye kadar. İşte o zaman senin için sadece benim sözcüklerim olacak..."
BİR SONRAKİ BÖLÜM YAYIN TARİHİ: 04.11.2024
