Gecenin kasveti koyu ve sinsi bir duman gibi karanlığın ardına sakladığı camlardan geçerken boğazımın en derinlerinde keskin bir yumru vardı. Pençeleri olan vahşi bir canavar gibiydi. Yırtıcı ve de baskın... Yutkunmak istedikçe bir şekilde bana engel oldu. “Onun için biraz geç kaldın!” Dedim kin ve nefret ile. Yarım ağız güldü . Son derece alaycı, kendinden emindi. “ Ya öyle mi?” derken Pusat ,sesi de en az yüzü kadar alaylıydı. Kaşlarımı çatarak yutkundum. “Bir bok bildiğin yok! Hiç bir şey beklediğin gibi olmayacak.” Tek yaptığım onun aksini iddia etmekti değil mi? Başka ne gelirdi ki şuan elimden... “Sence planları mı tersine çevirecek bir şey mi var? Yada şöyle mi demeliyim. Sana işkence ederken beni de mi biri sessizce izleyecek! Öylece karanlıkta, küçük bir delikte izleyip susacak?” İri gri harelerim gerisin geri açılırken iddia ettiğim aksine bir şeyler biliyordu. Hatta bir çok şey... Öyle öfkeli öyle kindardı ki , bana hırsla bakan buz mavisi hareler bas bas bağırıyor. Her şeyi biliyorum ve sana acımayacağım! Fakat bilmiyor ki ,bana acıyanlara alışık değilim. İnsan bilmediğini dilenmez... Kim acıdı şimdiye kadar bana , yada ben kime acıdım. Belki de kabahatim buydu, benim de acımayarak onları izlemiş olmam. Karanlıktan küçük bir delikten! “Ne o dilini mi yuttun Adal! Sen de biliyorsun neden burada olduğunu; sadece unuttun ,hatırlamıyorsun. Ama ben hatırlatacağım, her birini tek tek tek!” Fısıltılı tıslayışının altındaki her sözcük kan içindeydi . O sadece benim değil her şeyin katiliydi. Belki de ilk kez bir şeyleri sorgulamaktan bu kadar korkuyor olsam da aslında beni korkutan tek kişi Pusat'tı. O ve yaptıkları ölüm gibiydi.
“İlk defa mı öldün aptal?” Meryem hanım tüm sahte asaleti ile beni izliyordu. Bir kadının her zaman aynı suretini hayal etmek, her şeyden daha acı verici değil miydi? Gözlerini kıstı, ve topuklarının sesi kulakları mı doldurdu. “Zavallı! Her hatanın bir bedeli vardır...” O konuşuyordu fakat ben dinlemiyordum. Sadece düşünüyorum. O gece, herkesin öldüğü ; gece ben de ölseydim. Yani planda benimde ölmem yok muydu? Evin kapısı kırılmıştı. Pencereler duvarlar delik deşikti. Babamın her duvara astığı pahalı tabloları parçalanmıştı. Bahçe savaş alanı gibiydi ve evin içindeki herkes ,benim dışımda herkes ölmüştü. Orada neden ölmedim... Eğer ölseydim, orada geberip gitseydim, şimdi elim kolum böyle bağlanmazdı. Aklımın içinde bir kaç tuğlanın yere düşüp parçalandığını fark ettiğimde ,tepemden aşağı akan su kesildi. Tam karşımda ki adam yok yok oldu. Sadece baygın gözlerimin ardında gördüğüm simsiyah bir tavan vardı. Ve o siyahlığın içinde tepemde gözlerime çarpan bir ışık. Annemin kollarımı sıkı sıkıya kavradığını gördüğümde sırtımda bir soğukluk hissettim. Saçları yüzümün üzerine düşüyordu. Boynunu görüyordum. Kızarık ve çizikler vardı. Bir adam, yüzünde maske ile hemen karşımda eli ise sağ kolumun iç kısmına vuruyordu. Yüzünü göremiyorum ,sesi de tanıdık değil. Adam seyrek kaşlarını çatarken “Yap şunu hadi!” dedi annem. Çırpınıyordum . Durmadan çığlık atıyordum ,ama hala bulanık görüyordum. Annemde omuzları tüm gücüyle bastırıp beni durdurmaya çalışıyordu. Yüzüme sert bir tokat attı ve ardından devam etti. “Onu bunun için dünyaya getirdi ,yap hadi!” Başımın iki yana salladığını hissettim. Ensemden aşağı bir boşluk varmış gibi. “O da bir insan, duyguları var . Hissedebiliyor. Üzülebiliyor, mutlu olabiliyor. Kalbi var onun ! Seninkinin aksine atıyor da, o diğerleri gibi değil ! Kızın hasarlı olduğunu biliyorsun! Bu canilik, Meryem! Bunun sonu gelmeyecek. Daha kaç tane...” dedi adam elindeki şırıngayı bir türlü bedenime saplayamazken. Başımın arkası sızlıyordu. Ama uyuşmuş değilim. Ayaklarım bağlanmış bileklerim üzerinde olduğum her neyse ona sabitlenmişti. “Yap şunu, bu senin işin! Şimdi mi şerefli adam oldun ha?!” diyerek sözünü kesti annem. Başımda ki sızıyı düşünürken, en son hatırladığım koluma saplanan şırınganın acısıydı.. Tüm bunları düşünce bir anda güldüm. Önce sadece bir tebessüm gibiydi. Sonra kahkahalara dönüştü... Hatırlamadığım her şey geri geliyor ve ben bunu artık istemiyorum. “Meryem!” sadece spiral bir şekilde yayılan bir ses dalgası annemi ortadan kaldırdı, Babamın yakıcı öfkesiydi bu... Gülüşüm hıçkırıklara dönüştü onun gidişiyle. Boğazımın içinde bir tıkanıklık vardı ve nefes alamıyordum. Pusat öylece yüzüme baktı ardından ayağa kalkarak bir adım gerileşti. Hiçbir acı gözyaşlarını hissetmemek kadar aciz değil. Çığlık çığlığa ağlarken banyonun içinde sesim yankılanıyordu. “Acı veriyor değil mi, yeni acıların eskileri getirmesi!” Pusat’ın sesindeki ilk kırgınlıktı bu... Yorulmuş hatta o merhametsiz yönü kısa bir an kaybolmuştu. Ellerini üzerimden çekerek yavaşça uzaklaştı.
Sırtını biraz önce beni sertçe yapıştırdığı duvara yasladı. Bir bacağını tam uzatmamış bükmüş ,diğerini kendine çekti. Gözleri ise hala yüzümdeydi. “Çok acıtıyor, insan bir anda nefes alamıyor yada neden bu cehennemdeyim, neden ben diyor. Sonra o kadar çok canını yakıyorlar ki tek düşündüğün ölmek. Ölemediğini anladığında da bambaşka biri oluyorsun.” Gözleri donuklaşmış ,bakışlarını kaçırmıştı. Belki de ifadesindeki hüznü saklamak istemişti. Yutkunarak boğazını temizledi. Bu eski haline geri döndü demekti.
Parmaklarını üzerimden çekerek hırsla yüzüne bakan gözlerime odaklandı. “Benim gibi olmak ister misin? Acıların , unuttukların yada unutmaya çalıştıkların, hepsiyle benim gibi olursun, bunu ister misin ?” O konuşurken gözlerimi ondan çektim. Parmakları ondan beklenmedik bir kibarlıkla çenemi kavradı. Elini itmek istedim. Fakat bir yanımda ne yaptığını çözmeye çalışıyordu. Tamamıyla dengesiz bir adamdı. İçten içe irkilsem de dışardan sadece ona bakan öfke ve nefrete dolu biriydim sadece. “Bu hayattaki hiçbir acı, beni senin kadar aşağılık , iğrenç ve şeref yoksunu yapamaz! “ dediğimde sesimde ki nefret elle tutulur cinstendi. Tek kaşı bir kez daha kalktı. Bu sefer alay yoktu, yada kinayeli bir bakış değildi? Fakat son derece rahatsız ediciydi. “Doğru söylüyorsun, sen zaten benden betersin. Üstelik doğuştan böylesin! Ve bunu kendinden bile sakladın. Sen bilmiyorsun ama gerçek acıyı senden çok daha iyi biliyorum, sana da öğreteceğim.”
“Sen ne anlarsın acıdan!” Haykırımla gözyaşlarımı zaten ıslak olan sıratımdan sildim. Bileklerim sızlamıştı. Üzerime bir gölge gibi dururken yüzünü yüzüme yaklaştırdı. Tam tepemdeki su onun da yüzüne akmaya başladığında kiraz rengi dudakları parlıyordu. “Çok sabırlı biriyimdir, bekleyeceğim. Çok uzun zamandır beklediğim gibi. Ve zamanı geldiğinde asıl acının ne olduğunu benimle öğreneceksin. Ben ölü siken Meryem‘de, sosyopat Alpay'a da benzemem. Ayağını ona göre denk al!" İçerde ,bir yerle kapana kısılan Adal, tüm sancılarıyla bedenimi sarsarken ölüm belki de hiç olmadığı kadar yakınımdaydı. Hissediyordum. Kim kaldırabilirdi bunu? Hiç kimse! Kadın yada erkek... Fark etmez. Bunun cinsiyeti yok! Hiç tanımadığı, o ana kadar adını bile duymadığı bir adamın öfkesine nefretine boyun eğebilir mi?
Pusat , görünüşte mükemmel. Kusursuz gibi... Sanki hiçbir hatası olmayan mucizevi bir eser, ama aslında... İçi iğrenç bir canavar ve bunu sadece ben biliyorum. Güzel yüzünün altındaki kana susamışlık intikam kokuyordu. Zalimliği gözünden bile okunur haldeydi ki , görmemek elde değil. Öylesine acımasız bir iblisti ki , ilk bakışta kimse çözemezdi. Çünkü bir tilki kadar kurnazdı ve bir yalan kadar da sinsi. Buz mavisi gözleri neyran'ın acısıyla yoğrulmuş ölümsüz bir soğukluktu sadece. Hem yakan , hem de donduran türden... Belki bedeni eşsiz ve her kadını kontrol edecek kadar etkileyici , fakat benim için katlanılmaz. Çünkü elleri ,bana iğrenç pislikmişim gibi dokundu. Her acıdan benim için ilkti. Ve O bunu acımasızca alırken içim kan ağlıyordu. Hak ettiğim bu muydu, bilmiyorum. Bu hayat o kadar mide bulandırıcıydı ki, artık daha ne kadar iğrençleşebilir, bilmiyorum.
“Sıkıldım artık senin gibilerden, hayatımı bok ettiniz !” dedim olağanca bir ani duygu değişimi ile. Yüzüm sakin değildi ama sesim öyleydi. Öfkeyle değil sessizlikle söyledim ama dişlerimi sıkıyor ve ona her an saldıracakmış gibi görünüyordum. “Öyle mi , demek sıkıldın benim gibilerden! Halbuki seni ilk beceren benim!” Şeref yoksunuydu. Bu tartışılmaz. Bir anlık bir çığlıkla onu göğsüne vurarak ittim. Ardında çıplak göğsüne ıslak ellerimle defalarca kez vurdum. Fakat ne yüzü değişti nede bir tepki verdi. Dengesiz, ruh hallerimiz bir birine benzese de ben ondan farklı olarak kaçıyordum. Onun tek yaptığı kurbanımı nasıl yarlarım politikasıydı. “Seni ellerimle geberteceğim . Duyuyor musun beni! Ben yapacağım ,ben!” Bileklerim sızlayarak ellerimi çıplak göğsüne koyduğumda onu tüm gücümle ittim. Yerinden bile kımıldamadı. Ben onun canını yakmak istiyordum. Onun içi kanasın istiyorum ama onu hiç tanımıyorum...“Ruhsuz piç! Ben sizin işkence oyuncağınız değilim. Yeter artık! Bıktım!” Oldukça kaba bir sesle güldü... Ardından ise gözleri kısıldı ve boğazımı kavrayarak bir anda çıplak bedenimi duvara yapıştırdı. Aniden sırtımda ve boğazımda yayılan şok dalgası acıyı beraberinde getirdi. Dizlerim göğsüme kadar çekilirken onun karnına batıyordu. Boğazımdaki elini bir anda çektiğinde iki elini birden dizlerimde hissettim. Bacaklarımı büyük bir kuvvetle kavrayarak birbirinden ayırdı. Ve bedeni üzerime tüm ağırlığıyla bıraktı. Omuzlarından iterek ondan kurutulmaya çalıştım. Ne yazık ki başaramadım. Boynumu tek eliyle tekrar kavrarken bir eli de kalçamı sertçe kavradı. Büyük avuç içinin tenime battığını hissediyorum. Başımı kaldırarak beni kendine bakmaya zorladığında dişlerinin arasından tısladı. “Öldür hadi!” dedi yıkılmaz egosuyla. Ve ardından kasıklarını kasıklarıma sertçe bastırdı. Kotunun ıslak sert yüzeyi bacaklarımın içini çiziyordu. Ellerimle bacaklarımın arası kapamaya çalışsam da benden daha hızlıydı. Tırnaklarımı omuzlarına geçirerek onu bir kez daha ittim. “Onurun yok senin! Piç!” Sesim titrese de sözlerim cesurdu. Boynumu kendine çekti ve dudaklarımız arasında bir milim kalacakken durdu. “ Böyle kuyruğu dik tutma çaban takdirlik doğrusu. Onurdan, şereften bahsedene bak! Ben onursuz ,şerefsiz ve piçsem! Sen nesin ha? Sen nesin Adal, kitaplardaki masum aptal kız mı? Aptalsın ! Ama masum değilsin.”
“Sende değilsin!” Kirpiklerimi defalarca kez kırparak yutkundum. Bakışlarım nefret doluydu. Ve tıpkı içim gibi kan ağlıyordu. “Bütün bunlar baban yüzünden mi? Ejder yüzünden mi?” İçtenlikle güldü. Buz mavisi gözleri kısılıp parlak dişlerini gösterecek kadar güldü. “Benim hiç babam olmadı , güzelim.” Parmakları boynumu okşar gibi gevşerken konuşmaya devam etti. “Ejderin kanı damarlarımda dolaşıyor. Ama bu onu benim babam yapmaz. Kan kimseyi kimsenin oğlu yapmaz! O piç için kimsenin saçının teline dokunmam.” Ejder'den, babasından bahsederken nefretini hissediyorum. Bana ,babama yada aileme duyduğundan daha şiddetli bir nefretti. Gözleri donuklaştı, ve bahsederken ilk kez bakışlarını benden kaçırmadı. Karanlık tarafta tek başına savaşan bir adam canlandı bir anda gözümde. Pusat'ın o karanlığa öyle bir oturttum ki ,karanlık bile ondan yaka silkti. Çok darbe almış. Ama canını yakanlardan daha kötü bir adam olmuştu. Omuzlarındaki yaralara baktım. O yaraların eski oldukları belliydi. Ama çok derindi ve hala izleri duruyordu. Onlara baktığımı gördüğünde omuzları oynattı. Rahatsız mı olmuştu bakışımdan. Ah, ne kadar umurumda!
“Şunu bil, sana yaptığım hiçbir şeyden pişman değilim. Olmadım ,olmayacağım da. Çünkü kimse bana yaptıkları için pişman olmadı. Ejder piçinin ,yada başka birinin oğlu olmam bunu asla değiştirmeyecek. “ Kindar tavrından hiç eksilme olmuyordu, pislik! Karşımda benden nefret eden ağabeyim değil , acımasız bir adam var. Mete'yi tanıyordum , onun yapabileceği her şeyi , tüm sınırlarını biliyorum. Fakat Pusat, çok başka. Kim olduğunu , gerçekte kim olduğunu bilmiyorum , ve bilmediğim bu açık denizde fırtına çoktan başlamıştı.
Çenemi kaldırarak yüzüne tükürdüm, tüm hıncımla. Başımızdan aşağı akan su onu da beşinden sürüklemişti. Pusat ,kalçamdaki elini çekerek yüzüne akan sıcak suyla yüzünü sıvazladı. “Kendi pisliğinde geber!” Dişlerimin arasından tıslayışımı büyük bir zevk ile dinledi. Dudaklarındaki kirli ve pislik içindeki gülüşün başka bir anlamı olamazdı. Boynumu bir anda sıkıp başımı sertçe duvara bastırdı. Başım sızladı ve yine canım yandı. Sanırım onun bana verdiği uyuşturucudan olsa hala biraz bulanık görüyorum. “Tadını çıkar...” dedi yine aynı fısıltılı, ürkütücü sesiyle. Ve ardından dudaklarını şakağıma bastırarak devam etti. “Bu asiliğini derinden kazıya kazıya çıkartacağım.” Pusat ne kadar ileri gidecek, bilmiyorum. Fakat bunun öcünü ondan alacağım! Sonunda ölmem gerekse bile! Unutamam yaptığını, keşke derimi yüzseydi. Tecavüz etmesi kadar kahretmezdi beni. Geberip giderdim. Bir fahişeyi canice derisini yüzecek kadar korkunç , kendi adamını gözden çıkartacak kadar hesapçıydı. O beni tanıyorsa eğer , bu çok köklü bir plandı.
Parmaklarını boğazımdan çekerek elini yavaşça göğsüme indirdi. Köprücük kemiğime dokunarak göğsümün üzerinden geçti. İrkilerek onu ittim. Fakat bu hiçbir işe yaramadı ve zaten onun dokunduğu da göğsüm değil, kalbimin üzeriydi. “Kıpırdama...” dedi dengesiz donukluklarından biriyle. Geçmiş ,şimdi üzerime bir dağ gibi dikiliyordu. Ve sanki o dağ başımın üzerine yıkılmıştı. “Yapayalnızsın. Kimsen yok ve elimden de kurtulamazsın. Çok uzun zamandır bekliyorum bu anı... Hiç bir güç buna engel olamaz.” Aklımın içindeki raflarda dolanan Adal ,bir anıyı eline aldı. Mete ve fahişesi Büşra , salonumuzdaydı. Ve kapının önünde onları dinlediğimi hatırladım. Konuştukları bendim. En başından beri benden bahsediyorlardı ... Gözlerimi acıyla sımsıkı kapatıp başımı duvara dayamaya devam ettim. Yavaşça akan İki damla yaş yanağıma süzüldü. Ama ihanete uğradığım için değil. Gözlerimi açıp kendime baktım. Bacaklarımın arasından akan kana, hala yanağımda hissettiğim tokattın olmayan izine, ve içerde bir yerlerde acı çeken o kıza baktım . Tek gördüğüm, gerçek Adal’dı. Yalancı bir sahtekâr ve hain olan... "Ne fark eder! Onlar hak etti bunu. Hak etti!" Diye haykırdı bu banyonun tüm camlarını parçalayan, tüm duvarlarını kırıp döken ruhum. Kendini haklı çıkarmaya çalıştı. Kendimce haklıydım da. Hor görülmüş ,silik bir çocukluğun altında hep ezildim. Annem yada babam gibi olmadığımı söyleyip durdum kendime. Ve buna hep inandım. Yıpranan dudakları ,kan içindeki dişlerinden iğrenç tükürükler saçarak yaklaştı bana. “Bu piçin fahişesi mi olacaksın? O ikimizin arasını giremez, sadece ikimiz varız... Diğerleri gibi ,kurtul ondan! Öldür onu! ” Yüzüme sıçrayan ve sadece benim gördüğüm kan midemi bulandırıyordu. Banyonun bir köşesinde ben vardı. Gerçek et ve kandan olan . Bir köşesinde herkesten sakladığım iğrenç ruhum. Bir diğerin ben haklıydım diyen annem... Kırılma noktam hangisiydi, bilmiyorum. Kin ve nefretin en koyu haliyle yüzüme bakan Pusat mı, yoksa yüzleşemediğim gerçekler mi? Ellerimi kulaklarıma kapatıp sürekli duyduğum fısıltıları bastırmaya çalıştım. Kafamın içindeki sesler susmuyordu. “Yeter!” dediğim fısıltı ve derin nefeslerimin arasında... “Sus artık! Sus!” Parmaklarım saçlarıma batıyordu. Pusat, muhtemelen kendisiyle konuştuğumu sanıyordu. Oysa onu duymuyordum bile... “Kabul et , seviyorsun. Susmamı istiyorsan kabul et!” dedi ve ben de kabul ettim; içimdeki şeytanın teklifini. Tamam... Memnuiyet yerleşti yüzüne ve kanlı dişleriyle gülerken kayboldu. Tenimdeki acı durabilirdi. Zamanla bacaklarıma akan o kanda durabilirdi. Fakat ne zaman ,ne de unutmamı sağlayacak başka bir şey... Hiçbir şey, çığlık çığlığa haykıran kanlar içindeki ruhumu yakan ateşi dindiremez. Hiçbir şey onun belki de dakikalar boyunca bana dokunduğunu , acımasızca tecavüz ettiğini unutturmaz. O haklıydı. Bir bedel ödenmeliydi. Acı nasıl olur olsun, canımı yakıyor, nerden nasıl geldiği şuandan sonra fark etmez...
Parmakları daireler çizerek konuşmaya devam etti. Korkudan yine kıpırdayamıyorum. Ellerim kulaklarımdan yavaşça düştü . Nedeni onu itmek istemem değildi, sadece sesler susmuştu. Kısa bir süreliğine ... gözlerine donuklaşan ve değişen buz gibi ifademle baktım. Elini çekerek bakışlarımı başka tarafa çevirtmek istedim. Fakat bu yapmak sadece içinden geldi yapmadım. “Yıkılan duvarlarını görüyorum. Sen her zaman bozuk bir matruşka bebeğiydin. Her seferinde içinden bir başkası çıktı. Çatlaklarını onarmak için burada değilim Adal. Ben o çatlaklardan içeri girdim. İçindeki her bir Adalın dilini de boğazını da keseceğim. Ve artık geceleri onları sayıklamayacaksın. Katil olmak acıtır sanıyordum babamı geberttiğimde. Acıtmadı! Senide katledeceğim ve yine acıtmayacak!” Sesi üzerimden akan sıcaklığın bile donmasına yetecek kadar soğuk ve keskindi. İçimi donduran ve kanımı tüm damarlarımdan çekip alan her bir kelimesi, hayali bir idam ipi gibiydi. Parmakları , elinin kışkırtıcı sıcaklığı altında titreyen kalbime daha fazla battığında üzerime akan sıcak su tamamen yok oldu. Soğuk bir buz dağını andıran bakışları kendinden o kadar emin ve güçlüydü ki yutkunamadığım için sızlayan boğazımda acı bir his durmadan yükseliyordu.
36. Ejder...
O fotoğraftaki adam onun babasıydı. Ve onu o hale Pusat getirmişti. Kaç yaşındaydı bunu yaparken! Belki çok küçüktü , yada küçük ama büyük görünüyordu. Ona acımamıştı bile, Büşra’ya da acımadı. Ona ben de acımadım. Ama kim bilir onu nasıl bir acıyla o hale getirdi. Bana en başından beri hiç acımadı. Beni izlemişti. Uyurken ,yemek yerken , o evin içinde yaşadıysam her şeyi görmüştü. Mete beni patronuna peşkeş çekerken acaba her şeyi Pusat'a anlatmış mıydı? Nasıl? Nasıl bu kadar nefret edebilmişti benden. Benim nefretim daha büyük sanıyordum. Hayal kırıklığı tüm burukluğu ile içime oturdu. Canımı yakan Mete’nin çocukluğumdan bu yana bana hep ihanet etmesi değildi. Onu gebertecek fırsatımın gelmemiş olmasıydı... Dizlerimi kendime çekerken onun kasılmış kaslarına çarptım. Bakışları dizlerimde dolandı fakat bir tepki vermedi. Ve ardından onları göğsüme çekmeme izin vererek biraz geriye çekildi. Bedenime siper ettiğim dizlerimin boğumları birbirinden koparmasıyla sızladığında bir eli başımın tam üzerinden gerideki gri mermere yaslandı. Aynı anda içimde biriken korkuyla anbean tükenirken sırtımı olabilirmiş gibi biraz daha soğuk duvara yasladım. Sadece saçlarımı biraz gerisinde, ardımda tüm soğuklukla tenimi soğuran duvara yaslanan eli yerinden hiç oynamadı. Kalbimin üzerine sahte altın bir kafes gibi kapanan avuç içi , acı bir yavaşlıkla yukarı çıktığında dizlerim olabilirmiş gibi, biraz daha titredi. Aslında dokunduğu ve hala dokunuyor olduğu her bir milimim titriyordu. Bu sırtımı yaslandığım soğuk duvardan değildi. Bakışları , dokunuşları , varlığı... Tüm bunlar benden bir parça koparıp duruyor. Beni öylesine hırpalamış , yaralamıştı ki kaçacak hiçbir yerim yoktu. Şimdilik! Tüm yollarım kapanmış, bunu görüyorum. Çünkü , bunu açık açık gösteriyor...
“Peki şimdi ne olacak? Tekrar mı tecavüz edeceksin bana? Büşra’ya yaptığını mı yapacaksın yoksa?”
“Bunu tekrar yapmak isteseydim o odan hiç çıkmazdık. Sevişmeye devam ederdik.” Sert sözleri aslında beni hem yaralıyor hem de kışkırtıyordu... Hep olduğu gibi kızışan yanımı dinledim. Fakat konuşan yaralı tarafımdı... “Biz sevişmedik!” dedim donuk gözlerim başımı yana çevirip ondan kaçarken gözlerim karanlık camlardaki yansımıza takıldığında canım çok daha fazla yandı. Gözlerimi sımsıkı kapatıp dişlerimi sıktım ,ona doğru dönerken... “Sen bana tecavüz ettin. Aradaki fark ne bilmiyor musun hayvan!?” Parlak dişlerini göstererek sinsi bir ifadeyle güldü. “Biliyorum tabi...” dedi, parmaklarımı yanağımı okşarken elini ittim. O sırada sözlerini devam ettirdi. “Seni kışkırtıp başını ezmek hoşuma gidiyor sadece. Ağladığını görmek, seni tekrar ağlatanın bir tek ben olduğumu bilmek... Daha önce de söyledim. Bu anı, böyle olmanı , sana acıtarak dokunabilmek için çok uzun bir zaman bekledim. Tüm bunlar ruhumu tatmin ediyor!” Benimle oynuyor. Bir kedinin fareyle oynadığı gibi! Pençelerinin arasında debeleniyordum. Beni kışkırtıyor sonrada parçalıyordu. Kendimi sonu olmayan bir uçuruma düşmüş gibi hissediyorum... Düşüyorum ve ne yazık ki sonunu göremiyorum... Onu omzundan iterek “Sonum onun gibi mi olacak , o fahişenin ki gibi mi?! Bunu benim için yaptığını söylerken... Beni kimin için o hale getireceksin. “ dedim oldukça hissiz, donuk ve mat bir sesle. Bir anda ifadesi değişti . Gözleri gözlerimin içine baktı. Buz mavileri kısılarak burunlarımızı birbirine çarpacak kadar mesafeyi kapattı. İrkilerek yutkundum. Fakat bakışlarımı ondan çekmedim de!
“Büşra bir hata yaptı! Mete ile bir olup arkamdan iş çevirdi. Kurallarım açıktı, seni bıraktığım gibi alacaktım! Yüzünü görmemiş yada seni tanımıyor olması bir şey değiştirmez. Mete'ye bir kız bıraktığımı biliyordu. O Mete’nin sikmesi için yolladığım bir sürtüktü, daha fazlası olmaya çalışmamalıydı!” Göğsümdeki eli yavaşça köprücük kemiğimi ve boynumu aşarken dudağımın üzerindeki yara dokundu! Anlını anlıma yasladı. O sırada evim de söylediklerini hatırladım. Kulağıma fısıldamıştı. Şimdi ise tiz bir çekirge sesi gibiydi fısıltılar. Parmaklarını hareketleriyle tam karşımdaki adama baktım. Bu çok uzun zamandır planlanmış bir katliamdı. “Yine de ona bir iyilik yaptım. Ölürken güzeldi. Kozasından çıkmış bir kelebek gibiydi.” O an Büşra’nın salonun duvarındaki cesedini hatırladım. Vücudundaki derilerin duvardaki hali aklımdan çıkmayacaktı. Ona acıdığım için değil, o vahşiliği yapan adamın tecavüzüne uğradığım için! Kendi adamına bile hiç düşünmeden sıkmıştı. Kontrolsüz bir ruh hastasıydı! “Yaşıyor muydu?” dedim ürpertiyle yutkunarak yüzünde hafif bir tebessüm belirdi. “Bu neyi değiştirir?” Karşılığı düşünmeme sebep oldu çok kısa bir süre, sanırım cevabı sonumu merak etmemdi. Ne kadar vicdansız olduğunu zaten biliyorum, acımasız bir caniydi. Peki ya ben? Beni de onun gibi mi gebertecekti? Büşra’ya da tecavüz etmiş miydi? Belki ,kim bilir...
“Nasıl öleceğimi merak ediyorum, kollarını bağladın mı onun, çok acı çekti mi?”
”Ona acıyor musun?” Dedi kızarık gözlerime bakarken. İçimi acıtan ona yaptığı değildi. Fark etmeden kendimden bahsediyordum. Annemden; bana yaptığından... “Hayır , acımıyorum.” Sesim buz gibiydi... Duygusuz ve donuktu. Alaylı bir ifade takındı. Sanki bu cevabı vereceğimi biliyordu. “Aslında hala içinde taşıdığın o kızsın. Sadece zamanla daha beter hale geldin. Artık içindeki o küçük canavarı susturamıyorsun değil mi? Sen de görüyorsun bunu, inkar etme!” Gözlerimin içine bakarak konuşurken yüzünde sadece haklı olduğunu gösteren bir ifade vardı. Biliyordu, ben de biliyordum cevabı! Bu yüzden kaçmak daha kolay geldi. "Ona da tecavüz ettin mi ?” Karşılığını verdim ,sadece kaçmak için. Gözlerini kıstı ardından dudaklarını yanağıma sürterek konuştu. “Bunu sadece sana yaptım.” Gözlerimi acıyla kapattım. Pusat, sen nereden kaçarsan ,seni oradan vururum diyordu. Kaçamazsın... İçimde çok şiddetli bir öfke vardı. Ve bir tek benim canımı yakıyordu. “Beni bağlama! Ne yaparsan yap, beni bağlama!” dedim içimden . Fakat sesimi duyduğum da onun da beni duyduğunu anladım. Kirpiklerimi kapattığım da gözlerimin içine anılar çökerken kulaklarımı bir zincir sesi doldurdu. Yere sürten, ve ojeli tırnakların üzerinde gezindiği demir zincir... Ayak bileğimde bir sızı hissettim. Sonra da bir ağırlık geldi arkasından... "Başkasının intikamındaki tek seçenek olmak canını yakacak. Keşke böyle olmasaydı. Keşke başka seçeneğimiz olsaydı. Ama yok, olması gereken bu!” Kısılan sesiyle giderek yükselen tehlike ve çığlık uğultularıyla sarsılan gözbebeklerim dolu doluydu. Yüzünde öfke dolu bir hüzün vardı... Onun da canını yakan bir şey vardı. Onun duvarları, benim duvarlarımın hemen önündeydi. İkimizde onların ardından birbirimize bakıyorduk.
Onun karşısında her seferinde bu kadar hırçın ve aynı zamanda savunmasız olmak canımı yakarken , ıslak damlaların çizdiği tenim belli belirsiz titredi. Parmaklarını onun değilmiş gibi yavaş ve usul dokunuşlarla küçük biçimli çenemi kavradı. Hüzün kaybolmuştu yüzünden, şimdi sadece öfke vardı. “Zamanla alışacaksın, ben nasıl alıştıysam öyle alışacaksın!” Sesi içine boğulduğum , battığım tüm o düşünce bulutunu elinin tersiyle savururken duygusuzca devam etti. "Tüm bu acılar , basit ve küçük kalacak. Çünkü daha büyük yaralar açacağım..." Sözlerinin sert bir tokat gibi vurulduğu yüreğim üzerine binen acıları kaldıramayacak kadar zayıf düşmüştü. Bu kader miydi yani? Benim bunları yaşıyor olmam, bu kadar acı kader mi? Peki neden sadece ben. Bu bir isyan değil. Haykırış! "Korkaksın sen, düşmanını öldürecek kadar cesaretin yok! Hiç olmamış!" Benim olduğuna zerre kadar inanmadığım boğuk bir çığlık dudaklarımdan koparken titreyen parmaklarım kasılmıştı. Çünkü... Yoruldum. Çok yoruldum, her gün hırpalanmaktan, yalnız ve acınası görünmekten, ezik rolü yapmaktan bıktım. Neden biri de çıkıp bir “dur!” diyemiyor? Çok mu can yaktım. Yaktım ,evet... Fakat bedeli çok ağır oldu... Parmaklarım titreyerek onu uzaklaştırmak isterken dizlerimi kendime çekerek biraz daha saklanmak istedim. Ondan, bana yaptığı lanet olasıca günahtan saklanmak. Kırılan gururumun ardından yok olmakta istiyordum. Ellerimin altındaki sıcak teni parmaklarımı ateşe dokunmuşum gibi yakıyordu. Sanki binlerce karınca ona dokunduğum anda tüm vahşilikleriyle parmak uçlarımı parçaladılar. Avuç içlerim sızlayarak derin bir acının tesirinde kalırken "Neden? Bana bunu neden yaptın?" dedim onun kaskatı , duygusuz yüzüne doğru. Bu sadece güçsüz bir fısıltıydı. Bir az önce ki o çığlık hiç atılmamış gibi... “Neden tecavüz ettin, başka bir şekilde de canımı yakabilirdin, neden?” Canının istemediği hiçbir şeye cevap vermediği gibi buna da cevap vermeyeceğini biliyorum. "Adal..." dedi, durgun bir sesle. Gözleri öyle bir ışıldıyordu ki o parlak buzullardaki her bir kıvılcım bedenimi yaktı. İçimi kemirip duran acı derin keskinliklerle kasıklarıma saplanmaya devam etmeye devam ederken bedenimden kopan her bir damla kan, suya karışıyordu. Bu sancı, acı ve ölüm gibi üzerime sinen pislik onun eseriydi. Ve O, bundan zerre kadar pişman değil. Çığlık atmamak için beni zorlarken dudaklarımı sertçe tutmuş bakışlarımı ondan kaçırmak istedim. Gözlerinin en derinlerindeki o ifade bir an olsun dinmiyorken içimi kemirip duran öfke daha fazla dayanacak gibi değil. Dişlerimi acıyla kasılmasın diye sıktığım dudaklarıma geçirirken gölgelenen mavi harelerim onun çıplak göğsüne odaklandı. Tenimdeki usul ve naif dokunuşu yok olduğun da bir anda parmaklar çenemdeki her bir kemiği kırarcasına gerildi. Dudaklarım acıyla sızlamıştı. Boğuk bir fısıltı boğazımda dilimin ucuna kadar dayandı. Çıkmak için tüm irademi zorlasa da yapmadım. En azından ona acı çektiğimi canımın yandığını göstererek , memnun olmasına izin vermeyeceğim.
"Göründüğünden çok daha hırçınsın. Bu yüzden burnunu ne kadar havaya dikersen o kadar sert bükeceğim. Acım senin için değil, sana acıyacağım da yok! Ona göre yerini bil!” içimi titreten soğuk keskin sesi buz gibi nefesiyle ufak bedenimi daha fazla ufalttı. Onun karşısında ezilmiş, aşağılanmış olmak gurur ve onur kırıcıydı. Bana bir daha dokunmayacağını dile getirse de şuan çekinmem için bir engel değildi. Çıplak ve onun gücüne karşı savunmasızım. "Bu bana yaptıklarını açıklamıyor! Yemin ederim bunun bedelini sende ödeyeceksin. Yaptığın her şeyi sana ödeteceğim, pislik. Gebereceksin! Ben geberteceğim." dedim nereden geldiğini bilmediğim bir cesaretle. Parmaklarım göğsündeki sert kaslara güçsüzce direnirken baş parmağı usulca yaralı dolgun dudağımın üzerinde gezinde. "Beni geberteceğin anı iple çekiyorum, tabi o zamana kadar ben seni gebertmezsem. Ayrıca... Açıklamaları sevmem." derken gözlerinin odağı bir anlığına dudağımın üzerindeki sıcak suyla yumuşamış fakat hala acıyan yara oldu. Kısa , çok kısa süren bu anının ardından dudaklarını dudaklarıma sürterek nefesini bıraktığında nefesimin bir anda kesildiğini , ciğerlerimin nankörce bedenimi yarı yol da bıraktığını hissettim. Onu iterek, uzaklaşmak istedim. Bu sefer bunu yapmamı beklemiyormuş olacak ki geri çekildi. Beni öpmüyordu , ama bu da bir ilk dokunuştu... Ve tıpkı diğerleri midemi bulandırdı...
Keşke şimdi gözlerimi kapattığım da tüm bunlar sonu olan berbat bir kabus olsa. Tüm bu hayat bir anda basit bir toz bulutu gibi dağılıp yok olsa... Keşke burada , bu halde olmasaydım. Fakat keşke demek hiçbir şeyi bitirmiyor! Onun karşında çıplak ve savunmasızım. Ve O, şimdiye kadar gördüğüm tüm insanlardan çok daha korkunç. Güçlü ve yıkılmaz. Ürkücüydü, bir şeytan belki de. Hoş belkisi fazla , gerçek bir şeytan! "Bir söz verdim mi tutarım. Seni öpmeyeceğim, merak etme!” dediğinde soğuk nefesi ıslak yüzümü gererek titretti. Çenemi kavrayan parmakları biraz daha gerildiğinde dudağımın üzerinde gezinen parmağı yumuşayan yaranın üzerine bastırdı. Acı hızla tenime işlerden boğazımın derinlerin de özgür kalmak için çırpınan çığlığı bastırmaya çalıştım. Onu sevindiremem. Bunu bir kez daha yapmayacağım! Sert soluklarım onun soğuk nefesine karıştığında yüzümü kendinden sertçe uzaklaştırdı . Başımın üzerindeki eli saçlarıma sürtünerek dizlerine düşerken başımı korkuyla geri çektim. Hala aynı düşündüğünü görsem de bunun sevinilecek bir yanı yoktu. Bedenimdeki en her hücre öfkeli ve de korkuyor... Sola yaslanan başım duvarın soğukluğundan ve sertliğinden nasibi aldığında bedeni bedenimden uzaklaştı. Islanan kotu hışırtılı bir sesle bacaklarıma dokunurken irkilerek dizlerimi çıplak bedenime siper ettim. Omuzları gerilmiş , öfkeli bir devden farkı yoktu. Gölgesinin altında titreyen bedenim dev cüssesini üstünlüğüyle ezim eziliyordu. Sol elini kusursuz yüzünün üzerine yapışan saçını çektikten sonra sesi bir kez daha kulaklarıma doldu. "Neden kabullenmiyorsun artık! Kısa yada uzun bir açıklamayı hak edecek kadar değerli değilsin! Hiç kimse için değilsin. Baban, annen, Mete için değildin, eğer öyle olmasaydı seni bırakıp giderler miydi? Ben dahil herkes için değersizsin..”
Bu bir kaç kelime o kadar keskin ve sivriydi ki , bir anda bedenimin en derinlerine saplanmıştı. Canım zaten yanıyordu. Bunu görmezden gelememiştim. Sorun acının hep daha fazlasını istemesiydi. Şiddeti , öfkesi korkunçtu. Ben onun dudaklarından dökülecek açıklamayı hak edecek kadar değerli değilmişim! Bu her şeyden çok daha aptalca. Çok daha saçma, tüm acıyı çekiyor olmama rağmen , O katlanamadığım sesiyle bir açıklamayı değer görmüyor beni ! Öyle mi?
Siktiğimin piç! Dizlerimi kendime çekerek sessizliğime gömülsem de isyan etmenin şuan bana çok daha fazla zarar vereceğini biliyorum. Bir an önce bu kasılmalardan ve acıdan kurtulmalı, buradan defolup gitmeliyim. Hayatımda şimdiye kadar bir kez bir karşıma çıkan zorluklara boyun eğmedim, hep eğmiş gibi yaptım. Rol yaptım ,yalan söyledim, hayatımda kim varsa arkasından başka yüzüne başka davrandım. Ailemi kaybettiğim, yalnız kaldığım, Mete'nin aşağılamalarının ve şiddetinin etkisindeyken de , hiçbir zaman sahte maskeler takmaktan yorulmadım. Çok kez ağladım. Ağlamayı sevmesem de hiçbir acı gözyaşları olmadan geçip gitmiyor. Fakat sonra ağlamakla da geçmediğini anladım... Ve ağlamayı bıraktım.
Bedenime siper ettiğim bacaklarım sıkışırken ıslak bedeni ve üzerindeki son parçasıyla küvetten çıktı. Gözlerimin çukurlarına biriken her bir damla sıcak su yanaklarıma aktı. Ağlarken , onun sert ve güçlü adımları yeri dövüyordu. Islak ve çıplak ayaklarının , gri mermerin üzerinde çıkardığı ses kulaklarıma ulaştığında bakışlarım sırtını saplandı. Omuzlarından aşağı kollarına doğru inen eski, derin yara izleri damla damla suyla kaplıydı. O izler , çok ürperticiydi. Uzun zaman önce oldukları belliydi. Bunu görebiliyorum. Kabuk tutmayı geçmiş , sadece izleri vardı. Portakal çiçeğinin en aldatıcı tonuna sahip kokusu üzerime öyle çok sinmişti her yanım onun gibi kokuyordu. Tenim , saçlarım , bedenimin tamamı onun boğazımı ateş düşmüşçesine yakan kokusuyla sarılmıştı. Ellerini saçlarının arasından geçirirken adımlarını kapıya doğru ilerletti. Başta gidiyor sandım. Açıkçası o kısa anda içim biraz olsun rahatlasa da , dediğim gibi.... Çok kısa bir andı. Kapının ardında kalan ahşap bir dolap vardı. Kapaklarını açarak içinden siyah renkte , yumuşak görünümlü bir havlu ve küçük bir baş havlusu çıkardı. Saçlarını elindeki havluya kuruturken bakışları üzerimdeydi. Göğsünün üzerinde yeni fark ettiğin çok küçük sarı tüyler vardı. Işığı tam üzerine aldığı için ıslak göğsü ve saçları parlıyordu. Işığın gölgelediği boğum boğum kasları omuzlarımdaki izler gibi parlarken, oradaki yara sadece gölgenin ardına saklanmıştı. Parmakları üzerindeki kotun düğmelerine gittiğinde bakışlarını biraz olsun gözlerimden çekmedi , bilerek yüzümü inceledi. Ne yapacağımı görmek ister gibi... Duygusuz düz ifadesi kaskatı ve oldukça sert olmasına rağmen , gözlerime bakarken hep bir tiksintiyle bakıyordu. Parmakları düğmeyi tek seferde açtığında gözlerimi hızla yumdum. Çıplak bedeni yeterince korkunçtu. Bunun daha fazlası için güçlü değilim. Onun beni çıplak görmesini de, onu çıplak görmeyi de istemezdim. Fakat bunun için çok geçti. "Tuhaf değil mi? Bütün gece boyunca üzerinde , sana sahip olan adamı gördüğün halde, hala gözlerini kapatıyorsun." Göz kapaklarım ona öylesine bir öfke hissediyordu ki , neredeyse açılıp ona meydan okuyacaklardı. Fakat onun istediği de buydu. Ona bakmam. Çünkü acı çekmemi istiyor! Aslında yapmaya ne kadar korktuğumu fark ettim. Tüm hayatım boyunca ezildim, bana yapılan her haksızlığa zarar görsem de başkaldırmadım. Kapalı kapılar ardında yaşadım ne hissetiysem . Ağladım ,sessiz çığlıklar attım ama kimse duymadı. Sonra kafama dank etti ve korkunç bir yalancıyı oynamaya başladım. Sinsi ve günahkâr. Şimdiyse kendimi zayıflamış , yorulmuş hissediyordum. Hem de çok yorulmuş.
Pusat...
O isminin hakkını veren biri. Silah gibi... Ölümcül bir silah. Kendimi onun hedef aldığı , namlusunun uçunda ve sürekli şaşmadan vurduğu bir deneme tahtası gibi hissediyorum. Ne yazık ki mermileri ve darbeleri çok acı verici. O da bunu biliyor. Canımın yandığını , acı çektiğimi biliyor. "Aslında sessizliği sevmiyorsun değil mi? Sesler kesildiğin de ve herkes sustuğunda kafandakiler konuşmaya başlıyor. Ama bana boyun eğmemek için susuyorsun. Kafandakilere katlanacak kadar çaresizsin!" Üzerime akın eden çıplak adım sesleri içimi titretirken kasıklarıma ardı ardına saplanan acı ve bileklerimdeki kızarmış morluklar sızladı. Narin bileklerime bağladığı o kemer hala gözlerimin önünde salınıyor. Ve onun bedeni , tam olarak buradaydı. Karşımda. Onu şuan göremesem de çoktan yanı başıma ulaştığını hissediyordum. Soğuk nefesi yüzüme eserken buzul bakışları tüm bedenimdeydi. "Gözlerini aç. Her şeyimi gördün zaten ,ne bu drama kraliçeliği ,hiç anlamıyorum." Bu onun giyindiği anlamına mı geliyordu? Korku o kadar keskin ki , mantığımı ve düşüncelerimi dizginleyemiyorum. Düşünemiyorum. Nasıl düşünebilirim ki? Bana ne olduğunu anlatmayan bir sapkınla karşı karşıyayım. Çıkmazdayım ve O'da tam karşımda ki kırmızı tuğlalı geçilmez duvar. Ona asla güvenemiyorum. Belki de bana yalan söylüyor. Beni kandırıyor. O bunu yapabilecek biri. "Seni kandırmaya ihtiyacım yok. Aç şu gözlerini!" dediğinde bir an aklımın içine girip düşüncelerimi okuduğunu düşündüm. Hatta tekrar sesli konuştuğumu... Tuhaf fakat bir o kadar da tehlikeliydi. Hep bir adım , belki de on adım önde...
Gözlerim yavaşça aralandığında ona bakacak cesaretim olduğundan o kadar da emin değildim. Aslında biliyorum. Yok! O kadar çok yaraladı ki beni , toparlanacak gücüm sineye çekildi. Titrek mavi harelerim küvetin parlayan yüzeyine iliştiğinde parmağını omzumun üzerinde hissettim. İrkilerek geriye kaçtığımda kolumda tutarak engel oldu. "Bana bak." dedi sadece sert sesiyle. Aslında ona inat bakmaz, başımı dik tutardım. Pusat Mete değil, benim yalancı zavallı kız maskemin farkında. Rol yaptığımı biliyor. Ve bu acınası rol ona işlemez. Ki zaten rol yapamama da gerek kalmadı. Şimdi eğilen başımı havada tutmanın bir gideri yok. Yüzüm , olabildiğince nefretle ona döndüğünde çenemi kaldırarak ona meydan okudum. Bunu gördü. Ona ne olursa olsun boyun eğmeyeceğimi göstermiştim. En azından şimdilik böyleydi. Yüzünde tuhaf bir durgunlukla kolumu kavrayan parmakları gevşedi ve yumuşayarak uzaklaştı. "İşte böyle." diye , sessizce fısıldadı. Dolaptan çıkardığı siyah havlu beline sarılmıştı. Tam olarak çıplak değildi. Fakat bu kadarı bile şükretmek için yeterli. Tamamen çıplak olmasından çok daha iyi. Biraz önce saçlarını kuruttuğu küçük havlu kolumdan olabildiğince uzak olan elinde ve dizlerinin üzerinde üzerime eğilmişti. Havluyu küvetin kenarına bıraktığında nefesini yavaşça dışarı verdi. "Kabuğun çok zayıf , onu kırmak eğlenceli olacak. " sesi kulaklarımda ölüm etkisi yaratırken onun tek yaptığı arkasında durduğu sözleri açıkça dile getirmekti. Yutkunarak onun sert sesinin yarattığı yıkıma direnirken aslında bedenimden kopan bir parçanın daha akıp gittiğini hissettim. Kasıklarıma saplanan sancılar soğuk metal bir kelepçe gibi içime bağlanıyordu. Küvetin parlak yüzeyinde suyla buluşan kan damları içeriye kanın kokusunu yayarken onun kokusu çok daha baskındı. Acıyla kasılarak inlediğimde dudaklarımdan anlamsız bir mırıltı döküldü. Hala yıkanmamış ve temizlenmemiştim. Onun dokunuşlarının , üzerime sinen kokusunun etkisinden kurtulamamıştım. Ve kan saklanmıyor , karanlığın ardına gizlendiği cam duvarın içinden çırılçıplak beliriyordu. Onun karşısında yıkanmak istemiyorum. Onun laciverte dönen buzul gözlerinin karşısında yeterince çıplak kaldım. Ve O, buna yeteri kadar şahit oldu. Birazına daha dayanacak gücüm yok. Parmaklarımı boğumları beyazlayacak kadar çok sıkarken ayaklanarak sıcak suyun etkisiyle ısınan küvetten üzerinden ileriye uzandı. Başımı kaldırıp ne yaptığına bakacak cesaretim yok. Bu yüzden sadece onu bekledim. Dışarı çıkmasını , arkasını dönmesini... Yada şuan da aklıma gelmeyen başka bir şeyi yapmasını bekledim. Fakat yine de bu olanların bir son bulması gerekiyordu.
"Şuan düşünmek senin için iyi değil." Sesini duyduğumda bu gün kaçıncı kez içine gömüldüğümü hatırlamadığım düşünceler yine etrafımı sarmıştı. İrkilerek duygu barındırmayan ifadesine baktığımda içimdeki korku ona tüm çıplaklığıyla el saklıyordu. Parmaklarıyla kavradığı şampuan şişesini bana doğru uzatarak derin bir nefes aldı. Sıkmaktan sızlayan parmaklarım çözülerek şişeye uzandı. Her ne kadar ona karşısında yıkanmayacak olsam da ayaklanıp o şişeye uzanacak gücüm yoktu. Boğumları beyazlayan parmaklarımı açarken renkleri giderek tenimin rengine boyandı. Şişeye parmaklarımı sardığında parmaklarını çekerek uzaklaşıp , kapkara görünen cama doğru yürüdü. Bir kaç büyük ve sert adım da aksinin yer aldığı camlarla kaplı duvara ulaşırken "Yıkan." dedi sadece. Durgun ve soğuk sesi bedeni gibi yavaşça uzaklaştı. Yaralarlar kaplı omuz ve kolları sırtıyla beraber aksime döndüğünde biraz daha rahatladım. Fakat bu rahatlama sadece birkaç saniye sürdü. Onu ve küvetteki yansımamı görene kadar. Çıplaklığımı tam olarak doğrudan göremeyecek olsa da camlardan oluşan duvara yansıyan aksim, benim gibiydi. Çırılçıplaktı. "Sabrımı zorlama. Yıkan." dediğini duydum bir anda. Kasılan omuz ve yumruklarıyla canavar gibiydi. Bir kere olsun , kendi çıkarıma dediğini yaptım. Parmaklarımla sardığım şişenin kapağını açarak boştaki avuç içime birazını boşalttım. Kokusu çok tanıdıktı. Beni bir anda buranın duvarlarından alıp götüren bir kokuydu. Evim dediğim , her gün eziyet gördüğüm o yere götürdü tüm benliğimi. O evin dar holünün küçük bir köşesine sıkıştırılmış rutubet kokulu banyosuna. Gözlerim yanarken şişenin üzerindeki melisa çiçekleri boğazıma ağır bir yumru gibi çöktü. Bu benim kullandığım şampuandı. Bu benim kokum muydu? O zamanlar bunu hiç fark edecek fırsatım olmadı. O kadar çok uğraşacak derdim vardı ki , bunu göremedim. Gözlerimdeki boşluklara biriken damlalar ıslak tenimde kaybolduğunda omuzlarım ve şişeyi kavrayan parmaklarım titredi. Plastik şişe elimden kayıp küvetin içine düşerken suya çarpıp ağır bir ses çıkarmıştı. Dudaklarımı üzerindeki yaraya rağmen ısırarak acıyla yüzümü buruşturdum. O anlarda onun sözleri aklıma üşüşüp duruyordu. Benim kokumu soluyan genzi alev alsın kül olsun istiyordum. "Sana söylemiştim. Her şeyini biliyorum. Kokunu bile..." Gözlerimden akıp giden damlalar ve onun sesi omuzlarımı sarstığında elimdeki sabunu saçlarıma sürdüm. Biliyor muydu gerçekten? Kim olduğumu , nasıl biri olduğumu, her şeyimi, biliyor muydu? Bilse bile nerden biliyordu. Beni tanıyan sadece bir kişi vardı ve onun da nerde olduğunu bilmiyorum. Mete'yi en son yüzüme attığı parayı alıp , evin kapısından çıkarken görmüştüm. Sonrasındaysa olan her şey tam bir kâbustu. Gerçek bir kabus... Ve ne yazık ki hala kabusun sonunu göremedim.
Saçlarımın köpürtmem ve durulamam bir kaç dakika sürerken köpükleri boynumda gezdirdim. Onun izlerini silmek istercesine derime batan parmak uçlarım ve tırnaklarım canımı yakıyordu. Sonra omuzlarım , göğsüm ve kir içindeki bedenimin diğer yanları. Hepsini kızartacak kadar ovup , çizerken acı hiç dinmedi. Onun pisliğinden ve kirinden arındıktan sonra durulandım. Bunu yaparken sıcak su kızaran tenimi yakıyordu. Fakat umursamadım. Aslında suyun altında ne kadar kalırsam kalayım ya da kaç şişe şampuan harcarsam harcıyım bundan böyle hiçbir zaman temiz olmayacaktım. Hiçbir su , banyo , sabun bedenimi temizleyemez. Pusat, beni küvetin içine fırlattığından beri ilk kez doğrulduğumda dizleri ve bedenimi ne kadar kastığımı ve kasıldığımı hissettim. Kasıklarım acıyla sancılanırken kan, bacaklarıma , suyla parlayan küvetin içine damlıyordu. Kanamam hala durmamış , sancılar ve kasılmalar tüm şiddetiyle devam ediyordu. Ayakta zar zor dururken sarınacak bir havlu aradım fakat yoktu. Etrafımda en ufak bir bez parçası bile göremiyordum. Çıplak kollarımı kendime sardığında "Sağ tarafta." dedi Pusat. Sesiyle sendeleyerek bir adım geriye çekilirken bedenim yine sıcak suyun altına girmişti. Bu seferde suyun etkisiyle irkildim. Gözlerimin şuan da kararması ve görüşümün giderek bulanıklaşıyor olması nedendi, bilmiyorum. Sadece... Görmekte zorlanıyorum. Zorla toparladığım, bakışlarımı sağ çevirip kırmızının en koyu tonu olan havluyu parmaklarımla kavrarken ileriye doğru bir adım atarak suyun altından çekildim. Havluyu saçlarımı kurutmadan bedenime sardım. Bedenimin sadece mahrem bölgeleri bile zorla kapatan bir havlu hiç iyi değilse de umursamadım. Sadece sıkı sıkı onu kavradım. O sırada pusat tekrar yüzünü ve bedenini bana döndü. Üzerime doğru seri ve hızlı bir kaç adım da yaklaştığında musluktan akan suyu kapattı. Küvetin içine akan su bir anda kesildi. Ayaklarımın altında yer çekiliyormuş gibi hissediyordum. Bir an bunu hissetmek dizlerimi biraz daha titretti. Gözlerimin karardığını ve kalp atışlarımın acıyla titrettiğini gördüğümde yer ayaklarımın altından çekildi. Bacaklarım beni taşıyamazken parmaklarımla sıkıca kavradığım havluyu artık tuttuğumdan emin değildim. Gümüş işlemeli beyaz küvetin içinde geriye doğru savrulurken sırtım da yada bedenimin her hangi bir yerinde ılık ve sert etkisini bekledim. Fakat bedenimin savrulması kısa sürdü. Sırtım yere kapaklanmadı. Yada başım bir yere çarpmadı. Pusat'ın güçlü kolları bedenimi atik bir hızla kavrayıp kendine çekti. Avuç içleri havlunun üzerinden belimi sıkıca kavradığında bedenimi kendi bedenine desteklemişti. Kollarının gücü karşısında titrediğimi O'da görüyordu. Yüzündeki yıkılmaz ifadeyle gözlerimin içine bakarken "Kollarını omuzlarıma sar." dedi. Kaşlarımı bulanan gözlerime rağmen çatarak tısladım.
“Neden yapayım bunu, bırak beni!"
Kollarını sıktı ve omuzları üzerindeki eski yaralara rağmen kasılmış, irileşmişti. "Çünkü... " dedi sert ve keskin bir sesle. Bedenimi biraz daha çok çektiğinde devam etti. "Böyle acıyla ve güçsüzce kıvrandığını görmek eğlenceli olsa da, ayakta duramıyorsun." Sözlerinde haklıydı. Ayakta duramıyordum. Gerçi bir daha ne zaman dururum bilmiyorum. Fakat yine de inadım ve dik başlılığım boyun eğmeme izin vermiyor. Gözlerimi kırpıştırarak başımı iki yana sallarken kollarını acıyacak kadar sıktı. Kaburgalarımı acıtan gücüyle belim kasıldı. "Sana sözümü dinletmek için sürekli şiddet mi uygulamalıyım. Mete ile kala kala iyice dayak arsızı olmuşsun. Sar şu lanet kollarını omuzlarıma." Sesindeki öfke canımı daha fazla yakabileceğini gösterirken gözlerindeki gördüğüm alevler tüm bedenimi yakmıştı. Her seferinde şiddetle söz dinletmekten sitem ediyordu. Hep böyle değil miydi benim için. Çocukluğumdan beri böyleydi. Şimdiyse sanki O bunu dile getiriyormuş gibiydi.
Üzerime kara bir duman gibi çöken gerçek aslında salt hüzünden başkası değildi. O anda Pusat'ın laciverte dönen öfkeli gözleri birden bire değişmeye başladı. Göz bebeklerinin etrafını saran griye dönük açık maviler, giderek turuncuya döndü. Ardında yeşile. Ve yüzü... Zayıfladı. Sertliği korkutmayan bir hal aldı. Mete... Sanki şuan karşımdaydı. Yine canımı yakıyordu. Fakat bu hayal, yada yanılsama onun sesini duyana kadardı. Onun sert ve ürkütücü tondaki sesi , eski bir kitaplığın üzerindeki tozlara üflemiş gibi her şeyi uçuşturdu. Ve gözleri yine öfkeli lacivertlere dönüşürken yüzü yine o keskin, korkutucu hale büründü. "Bu kadar inat senin için hiç iyi olmayacak." Yüzümü buruşturarak tiksinen bir ifadeyle yüzüne baktım. O'ndan kurtulmayı istesem de ayakta duramıyordum. Bu durumdan ve şu halimden kurtulmak için toparlanmalıyım. Bedenim zaten zayıftı. Ve bu yaşadıklarım her şeyi koparmış, parçalamıştı. "Dediğimi yap!" Diyerek kükrediğinde irkilerek kolları arasında kasıldım. Şayet gözlerindeki alevlere beni öldürebilecek olsaydı , ruhum çoktan bedenimi terk etmiş olurdu. Bir kez daha boyun eğmesem de , kendim için dediğini yaptım. Bu iki oluyordu. Onun verdiği emirlere çaresiz kalmak , karşı kıyamamak canımı yakmakla kalmıyor, beni öldürüyor. Kollarımı eski yaraların olduğu omuzlarına çekingenlikle sardığında yutkunarak bedenimi biraz olsun uzaklaştırmak istedim. Fakat O buna izin vermedi. Kollarını sıkarak engel olduğunda bir kolunu çözüp bacaklarımın altından geçirdi. Bedenimi hiç ağırlığı yokmuş gibi iri kolları arasına aldığında portakal çiçeğinin tüm özü genzime doldu. Kokusu öyle bir sarıyordu ki üzerimi, kendimden nefret ettiriyor. Bir adam kokusuyla bile can yakabilir miydi? Aslında... Yakıyor. Kokusu bile beni alıp yeniden o anlara götürüyor. Dolu dolu gözlerim ve nefret ettiğim o his, içime dolarken üzerimdeki havlunun küçüklüğüne lanet ettim. Ne yani benim bile, bedenimi örtemiyorsa bu havlu ne işe yarayacaktı ki! Kollarımı çözüp onu çekiştirmek istediğimde "Görmediğim bir şey değil. Bu kadar sorun etme." diyerek bedenimi titretti. Sözleri midemi bulandırıyordu. Nasıl bu kadar rahat bahsedebiliyor, böyle acımasız olabiliyor? İğrençti! İğrenç! Dişlerimi acıyla sıkarak bir kolumu omzundan çektim. Elimi hızla havluya atarak aşağı doğru çektiğimde bacak aramdaki kan havluya bulaşıyor olmalıydı. Kanın kokusu burnuma yavaşça dolduğunda ne onun biraz önce genzime dolan kokusu kalmıştı , ne benim kokum. Sadece kan vardı. Midem acıyla burkuluyordu. Sanırım kan kokusu iç açıcı bir koku değil. Banyonun gri mermerlerinin üzerinde seri adımlarla onun kollarında ilerken tüm kirimi keşke sonsuza kadar burada bırakabilsem diye düşündüm. İçim acıyordu. Her şey burada kalmış gibiydi. Sonra Pusat'ın geniş omzunun üzerinde cam duvara baktım. Ve ardımda bıraktığım kanlar içindeki ruhuma... Havluyu kavradığım elim yumruk oldu. Bunlar daha başlangıçtı , ona göre. Peki ne kalmıştı ki elimde... Ne bırakmıştı da alacağı vardı. Ben'den geriye bir şey kalmış mıydı gerçekten...
Grilerin ,karanlık duvarın barındığı banyodan çıktığımızda yine aynı koridorların karşı karşıyaydık. Pusat, kollarında bedenimi taşımıyormuş gibi, rahatça ilerliyordu. Çok iri ve büyüktü. Ben'se zayıf ve küçük... Taşıdığına şaşırmış değilim. Sadece onun gücü her dakika biraz daha beni korkutuyordu. Uzun koridoru aşarak sağa döndüğünde başka bir koridora geçecek sanmıştım. Fakat merdivenler varmış. Başta fark etmesem de gördüğüm anda düşmekten korktuğum için kasıldım. Bakışlarım aynı anda Pusat'a kayarken bana değil ileriye baktığını fark ettim. Merdivenleri inmeyi bitirip bir başka koridora geçti. Bu koridorda bir diğerinden farksızdı. Yine beyaz duvarlar, ışıltılı avizeler, kristalin parlaklığı, ahşap kapılar, Mermer zemin vardı. Bir diğerin aynıydı her şey... Pusat'ın acelesiz , sert adımları koridorun sonuna ulaştığında tam karşımızda yine aynı tonlarda ahşap bir kapı belirdi. Bedenimi daha önce yaptığı gibi rahatlıkla tek koluyla kavrayarak, kapıyı açtı. Rahat adımları içeriye yönelirken kolunu tekrar bedenime dolandığında içerinin ışıkları tüm ışıltısıyla her bir yanı sarmıştı. Rahat adımları içeriye yönelirken kollunu tekrar bedenime dolandığında içerinin ışıkları tüm ışıltısıyla her bir yanı sarmıştı. Biraz önce koridorun aksine açık buz mavisini olan duvarları gümüş çiçek desenleriyle kaplıydı. Tıpkı banyodaki küvet gibi burada o desenlerden bulunuyordu. Odanın iki duvarında büyük pencere vardı. Birinin dibinde soluk Gül kuruşu klasik bir koltuk duruyordu. Güneş sabahları ilk onun üzerine doğuyordur. Koyu gri kalın ve ince perdeler pençeleri yerlere kadar gizlemişken bir duvarın yarısını kaplayan bir kapı daha içerideydi. Kapalı olduğu için oranın ne olduğunu görememiştim. Tam karşısında geniş bir yatak , tıpkı biraz önceki koltuk gibi, gül kurusu renginde nevresimlerde örtülmüştü. Yatağın başında iki küçük sehpa onların bir kaç adım ilerisinde bir kapı daha vardı. Onunda kapalı olması, beni yine cevapsız bırakırken yatağın ayak uçundaki halı tam tepesindeki ışıkla parlıyordu. Beyaz... Bembeyaz bir halıydı. İçerde ayna yoktu. Yada yansımın üzerine alınacağı bir başka nesne... İçerisi, boş , süssüz ama sadeydi.
Pusat kollarını sardığı bedeni yavaşça yatağa bıraktığında hangi ara buraya kadar yürüdüğünü unutmuştum. İçerinin görünüşü beni biraz olsun ondan soyutlanırken, yumuşak ve devasa yatağın üzerinde eğrelti duran bedenim , büyüklüğüyle içinde biraz daha küçülmüştü. Kollarını bedenimden çekerken benim de kollum onu omzundan yavaşça düştü. Fakat havluyu kavrayan , yumruğum asla çözülmedi. Ne olursa olsun buradayken biraz daha çıplak kalamam. Zaten üzerimdeki yeterince güven vermezken , daha fazlasını kaldıracak gücüm yok. Kısa bir süre yüzüme hiçbir söylemeden bakarken biraz önce fark ettiğim duvarın yarısını kaplayan kapıya doğru yürüdü. İki yana açarak kaydırdığında bu şekilde açıldığını yeni görüyordum. Ardından kapatmadan içeriye ilerlerken içerinin her bir yanında kıyafetler görünüyordu. İçini tam göremesem büyük olmalıydı. Ardından onun sesi içeride ağır bir küfürle beraber yankılandı. "Sikeyim sizin yapacağınız işi! Paçavraları doldurmuşlar etrafa! Lanet bez parçaları! " Ve bir kaç dakika sonra kasılmış sert bir yüzüyle elinde bir kaç parça giysi ve bir havluyla karşımda dikiliyordu. Giysileri yatağın üzerine bırakırken üstlerine koyduğu küçük pembe rengi baş havlusunu eline aldı. Elinde küçük bir havluyla bedenime tepeden bakıyordu. Dev bir gölgeden farksız bedeni kara , uğursuz bir bulut gibi üzerime çökmüştü. Eğilerek kurutmadığım ve hala su damlacıklarının aktığı saçlarımı havlunun arasına aldı. Havluyu yumuşak bir hareketle saçlarımda dolaştırırken gözlerini ıslak kirpiklerimin sardığı gözlerimde ayırmıyordu. "Sana yazık olacak . Çok yazık..." Sesinde hissettiğim o sertlik, acımasızlık ve duygusuzluk canımı yakarken göz bebeklerimde bir an gördüğümü düşündüğüm duygu içimi titretmişti. Hüzün...
Tıpkı o anlardaki gibi... Bana acıyan bir adam vardı karşımda. Kozadaki ateş parçası şimdi üzerime düşmüştü . Yanan ellerimi ona uzatsam ve tüm gücümle ellerini itsem, dokunma bana! diyerek çığlık atsam keşke. Fakat yapmadım. Yapamadım... İçim öyle çok acıyor ki yapamadım. Dilim lâl olmuş, konuşamıyorum. Parmaklarımı saçlarıma sargı havluya uzatarak ellerini saçlarından uzaklaştırdım. Tepki vermeden beni izlediğinde cesaretlenerek yine hırçın asiliğimi büründüm. Elini hırsla iterken dişlerimi sıktım. Ve an karşımdaki gaddar adamın canını ne kadar yakabilirsem yaktığımı hayal ettim. Çünkü ben yanıyordum. Öyle parçalanmıştım ki ruhum her tarafa dağılmıştı. Ve dilinden dökülen o bir kaç kelime zehir gibiydi. Ölüm gibiydi... Parmakları tepkimden hiç etkilenmeyerek sol gözümden süzülen gözyaşımı silerek ıslak yüzüm de düz bir çizgi çizdi. "Ve sevgili Adal..." Dedi parmağı dudağımdaki yaranın üzerine inerken. İrkilerek geriye kaçmak istediğimde izin vermedi. Yaranın üzerinde parmağını usulca gezdirirken sadece biraz daha acı zehri kustu. Tüm merhametsizliğiyle...
"Bu olurken hiç kimse senin için ağlamayacak. Hiçbir zaman ağlamadıkları gibi..."