İçeriğe geç

ESİR (+18)

Bölüm 6 · 19 dk okuma

ESİR (+18)

Bölüm 6

EJDERİN OĞLU

Güneş tam tepede ,anlımın üzerine düşerken yerdeki sırtımı toprağa biraz daha bastırdım. Nemli torağın kokusu burnumu keskin bir dokunuşla doldurdu. Derin bir nefes aldım. Ciğerlerim taze çimen ve toprak kokusunu daha yoğun hissetti. Gözlerim kapalı ve üzerine yansıyan güneş yüzünden her yeri koyu turuncu hatta kırmızı görüyordum. Baharın ilk zamanları , ikindileri yağmur yağıp sabahları kavurucu bir güneş oluyordu. Dün gece yağmur her zamankinden daha şiddetliydi. Elimi yüzüme siper ederek kulağıma ilişen sesleri dinlediğimde önce kuşların seslerini duydum. Küçük gagalarını açıp çıkardıkları ciyaklamaları dinlerken onları hayal ettim. Renk renk tüyleri tersten kapanıp açılan göz kapakları , çok acayipti. Gözlerimi açtığım da saatin kaç olduğunu düşünmüyordum. Hatta annemin burada olduğumu öğrenince bana neler yapabileceğini de... Tek düşündüğüm biraz daha şu huzurun içinde kalabilmekti. Herkesten uzak... Bir süre öylece durdum. Sakin bir çocukluk yaşamıyordum. Ve öylece durup kendimi ,dinlemek her şeyden çok daha yorucuydu. Kendime hep aynı soruyu soruyorum. Annem beni neden sevmiyor? Küçük bir çocuk, aynı sorunun içinde tek başına bir ormanın ortasında yere uzanmış cevap bulmaya çalışıyordu. Sonra hatırladım. “Ben kusurlu bir çocuğum!” Başkasının sözleriydi. Çünkü krizler geçiriyordum. Panik atak krizleri, bazen vücudumun kitlendiği psikolojik kitlenmeler... Buydu beni kusur yapan, inanmak istemezdim. Fakat o kadar çok benimsemiştim ki , körü körüne inanıyorum... “Ne yapıyorsun burada?” Mete’nin sakin sesini duyunca irkildim . Sırtım yerden sıçrarken “Düştün mü ?” dedi. Başımı hızla ilk yana salladım. Ardından bunu yapmamdan nefret ettiğini hatırladığımda dudaklarımı dişlerimin arasına aldım. Ah bundan o değil annem nefret ederdi değil mi? Mete her zaman annesinin tatlı çocuğu oldu . Ona şartsız ve koşulsuz itaat ederdi. Mükemmel evlat... burada olduğumu anneme söyler miydi? Tabi bu da bir ihtimaldi. “Ben... ben ...” kekeliyordum. Lanet çenem yine bir halta yaramıyordu. İnce bacaklarını saran pantolonun kirlenmesini umursamadan yanıma oturduğunda kollarını bacaklarının etrafına bağladı. “Hiç öylesine, uzandım?” Kusursuz denebilecek kadar güzel yüzünü buruşturdu. Bunu çok yapmazdı... Yani şu mimik olayını... Genelde ifadesiz olurdu. “Sen iyi misin?” dedim. Yüzü asıktı. Omuzlarını silkti. Yüzünü dizlerinin üzerine yan yaslayarak gözlerimin içine baktı. O kadar uzun baktı ki , onda bir şeyler olduğunu anlamamak elde değil. Yüzü kireç gibi beyazlamış, dudakları kurumuştu. Kötü bir şey olmuş. Kesin... “Annemden korkuyorsun değil mi?” Korkmuyorum diyemem . Küçük çocuğuz ikimizde, ve kötü bir annemiz var en azından benim için öyle... “Neden bana bildiğin sorular soruyorsun, aptal aptal konuşuyorsun yine!”

"Ondan neden korkuyorsun ,kardeşim?” Dümdüz bir ses ve gerçek soru işaretlerinin kaynaştığı ifadesiyle konuşurken gerildiğimi hissettim. “Bana kötü davranıyor.” Dediğim de tamamıyla dürüsttüm. Gerçek buydu, bunu annem de biliyor, babam da... Hatta o da! “Tek sebebi bu mu?” Gri gözlerimi kısıp dişlerimi sıktım. Ağzımdan laf almaya mı çalışıyordu. Ne çevirdiğini anlamıyorum. Üzerimdeki koyu mavi eteğin kirlenen uçlarındaki toprağa bakarak gözlerimi ondan kaçırdım. “Neden susuyorsun?” derken Mete, onun benimle oynadığını hissetim. Ve bu da beni öfkelendirdi. Gözlerimdeki o kıvılcımları görür gibi olduğunda ise gözlerini kısa bir an kaçırdı. “Ne saçmalıyorsun bilmiyorum ama bu kadar yeter. Ben gidiyorum.” Yanından kalktığımda bileğimi tüm gücüyle sıkıyormuş gibi tuttu. Ve yere düşmeme sebep olacak kadar büyük bir hızla beni yanına çekti. Hemen yanına düşerken bileğimi hırsla çekip ovdum.

“Yavaş ol ! Ne bu hayvanlığın... “

“Ondan korkuyorum ,artık beni korkutuyor!” Gözlerim biraz önce bileğimi tutan eline gittiğinde avuç içinden kurumuş bir kan lekesi gördüm. Bakışlarım bileğime takıldı. Kanlı parmakları bana bulaşmamıştı. Muhtemelen kendi kanı değil, o zaman kimin?

"Bu kan ne Mete? Senin...”

“Onu gördüm!”

Lafım ağzıma tıkılıp kalmıştı. Kimi ,annemizi mi? Kaşlarımı havalandırarak iri gri gözlerimi belirginleştirdim. “Kimi?” dedim ,vereceği cevabın beni korkutması , ürperticiydi. “Annemi...” İşte bu tek sözcük benim için kaçınılmaz bir kaosun başlangıcıydı. Sadece ben bunu henüz fark etmemiştim. “ Müthiş, benim için bir koz.” İçimde bir yerde durmadan işkence gören o zavallı Adal. Onun tek hatırladığı dayak yerken, yalvarırken Mete’nin onu bir köşe de izlemesiydi. Sıska bir çocuk olabilirdi. Ama aptal değildi. Bağırmamam için annem ellerini dudaklarıma kapatırken biri çağırabilirdi. Her hangi bir şey yapabilirdi. O benden daha büyüktü. Aramızda altı yaş vardı. Ve eğer annesinin oğlu ise yalanı da iyi bilirdi. Yapmamıştı. Şimdi ise benim elime düştüğünü hissediyorum... Ne yazık ki içimden ona bakarken yüzüme yansımayan tek şey o kalıtsal bir gülüştü. Bir şeytandan farksızım. Fakat bunu sadece ben biliyorum... “ Ölüleri sevdiğini biliyor muydun?” Kaşlarımı çattım ve yüzündeki ifadeyi izledim. Ne saçmalıyor bu çocuk! Normal de tüm gün boyunca iki kelimeden fazla konuşmayan biri için neden böyle tuhaf şeyler söylüyordu. Ne olduğunu öğrenmem gerek! “Ne saçmalıyorsun?” dedim. Ayağa kalkarak. Bana bakmayarak olduğu yerde sallanmaya başladı. Nedeni bilmediğim bir sebep vardı. Biliyorum, o bir şey saklıyordu. Dizlerimin üzerine çöküp aniden kapana aldığı başını ellerimin arasına aldım. Bir yanım Onun neden böyle olduğunu öğrenmek için çıldırıyor... Diğer yanım ise sadece susup arkana bakmadan eve dön diyor... Hiçbir zaman doğru kararları seçmediğim düşünülürse, ikinci seçeneği çoktan elemiştim.

“Bana bak! Ne oluyor? Anlat çabuk , ne oldu?”

Gözleri dolmuştu. Ağlamaklı gibiydi. Onu daha önce hiç ağlarken görmedim . Yada insani başka bir duygu gösterdiği hiç olmadı. Gerçekte korkunç bir şey görmüş olmalıydı... Yüzüme bakan o ifadesi, bunu belki de hayatım boyunca ilk ve son kez görüyorum. “Onu gördüm... Anne mi gördüm!” ellerim bir anda buz kesmişti. Biz Alpay TUNA'nın çocuklarıyız, fakat annemize çektiğimizi hep söylenirdi. Mete annemin kopyası gibiydi. Karakteri ile... Ona asla güven olmaz, hiç konuşmaz ama seni ne zaman satacağı da belli olmazdı. Çocuk olabilirim fakat kör değilim. Onu daha önce hiç böyle görmedim. Her ne gördüyse , yada annemi nasıl ,ne durumda izlediyse bu korkunç olmalı! “Ne yapıyordu, Mete! Annemi nasıl gördün?” Bir süre ağlama krizine girmiş gibi durmadan ağladı. Suratı kıpkırmızı olup gözleri kan çanağına döndüğünde “Anneme söylemeyeceğini nerden bileceğim!” dedi. Ellerimi yavaşça geri çektim. Yüzüm bir anda donup kalmış , karşımda tıpkı annem gibi bakan ağabeyime bakıyordum. Aniden yerden kalktım. Elleriyle gözlerini silerken gerçek anlamda un ufak olmuş küçülmüştü. Omuzları çökmüş ve oturduğu nemli toprağın üzerinde büzülmüştü. “Sen bilirsin güvenmiyorsan anlatma!” derken o da benim gibi ayaklanmıştı. Onun aksine hiçbir zaman göstermekten çekinmediğim dik başlı yönümü takınmıştım. Mete de bunun farkındaydı. Gözlerini benden kaçırıp uzaklara daldığında belli bir noktaya odaklandığını gördüm. Ardından irkilip bana baktı. Ani bir dönmeyle arkama, onun baktığı yere baktım. Fakat etrafta ikimizden başka kimse yoktu.. Her hangi bir ses duymadığımı düşününce onun baktığı yere bir kez daha baktım. Ağaçların giderek daha da sıklaştığı bir yerdi. Ve orada güneşin hiç bir dokunuşu yoktu. Yüzümü bir kez daha ona döndüm. “Ona söyleyemem!” dedim aramızda mesafe oluşturarak. Ellerimi birbirlerine kenetlememek için zor duruyordum. Yalan söylediğimde yaptığım bir şeydi. Avuçlarımı kenetler, ve baş parmağımın boğumuyla oynarım. Bunu eskiden çok sık yapmazdım. Fakat şimdilerde, çok sık yaptığım için hem bir alışkanlık olmuş ,hem de Mete gibi beni iyi tanıyan herkes yalan söylediğimi anlıyordu. Bakışları elleri düştüğümde bedenimin iki yanında öylece duruyorlardı. Derin bir nefes aldım ve aynı sakinlikle devam ettim. “Çünkü o zaman neden burada olduğumu açıklayamam!” Başını onaylar gibi salladı. Ardından elini pantolonunun cebine attı. Katlanmış bir kağıt parçası çıkardı. “Yine de sana güvenmiyorum!” dedi elindeki kağıdı bana uzatırken... kaşlarımı çatarak tısladım. “ Madem güvenmiyordu o zaman bu elindeki ne? Bu ne o zaman! Madem güvenin yok!” Bana güvenmesini zaten beklemiyorum. Çünkü ikimizde güvenilmezdik. İnkar eden de yoktu! Elindeki kağıdı almam için çenesiyle onu işaret etti. Onu alarak dörde katlanmış kağıdı açtım. Bir resimdi, sadece bir kağıt parçası değil. Üzerinde birinin resmi vardı. Gözlerimi kısıp fotoğrafı inceledim. Küçük bir resimdi ve zaten resimdeki adamın da sadece yüzü görünüyordu. Kıpkırmızı kan içinde bir surat. Patlamış bir dudak vardı. Sakalları bile koyu kırmızı görünüyordu. Çenesinden boynuna çapraz geçen bir ip vardı ve ağzının içinden geçiyordu. Kırık dişleri kalın ipin üzerine batmış dudakları her iki yandan kulaklarına kadar kesilmişti. Kesik etlerinden akan kanlar biçimsiz etinin üzerinde parlıyordu. Anlı ve elmacık kemiği yarılmış, korkunç görünüyordu... Sonra gözlerim resimdeki gözlerini buldu. Öfkeyle çatılmış o kaşların altında ki kısık buz mavisi gözleri... Kıpkırmızı kan içindeki o suratı bir vampiri andırıyordu. Bakışları ise keskin ve korkutucuydu. O an tüm bunları beş saniye içinde olduğum yerden irkilmiş ve kağıt elimden düşmüştü. İçimden benim yaralardan bile daha kötüsü varmış dedim.

“Bunu annem yaptı. Ve yalnız da değildi. İşi bitince, yani adam ölümce cesetle yalnız kaldı. Üzerindekileri çıkardı ve...” Lafının devamı getiremedi. Başını iki yana salladı. Zorlanıyordu, bunu çok net görüyorum... “O fotoğrafa iyi bak Adal ,hatta al sakla. Ama annemin bulmasına sakın izin verme...” dedi sözlerine devam edip kaçırdığı gözlerini tekrar bana çevirdi. “ Çünkü , yokluğunu fark ettiğinde ilk sana gelecek! Benden asla şüphelenmez!” İşte şimdi yapacağını yapmıştı. Beni kendi silahım ile vurdu. Bilerek ve isteyerek yanıma gelmiş, bu fotoğrafı o çalmıştı. Annemim çalışma odasına girildiğini fark ederse aklına ilk ben gelecektim. Bunu Mete de biliyordu. Beni kendi pisliğinde kurban olarak seçmişti. Ama bu sefer ben ondan önce davranmıştım. Arkasının döndü ve sanki benimle hiç konuşmamış gibi ... O giderken yerdeki fotoğrafı aldım. Arkasında bir şey yazıyordu...

36. Ejder...

Bu bir isimdi. Belki de adamın ismiydi . Yada bilmediğim başka bir şey. Bunu bilemem, bildiğim tek şey ,bunu Mete'ye çok ağır ödeteceğim! Gözlerim elleri ceplerinde yürüyen Mete'ye baktı... Dişlerimi sıktım. İçimdeki kötülüğü hissettiğim ilk o an şimdi değildi. Fakat tamamıyla kabullendiğim andı... Aklımın içine yerleşen ama sürekli benden kaçmış anılardan biri kafamdaki raflardan düşerken o fotoğraftaki gözler hızla bana yaklaştı. Aynı irisler. Göz bebeklerinin etrafındaki açık mavi lekeler bile aynıydı. Kağıt parçası yandı ve alevler onu benimle bütünleştirdi. O kağıt yandı ve geriye sadece Pusat kaldı... elleri göğüslerimin hemen altında kaburgalarımı okşuyordu. Soğuk parmak uçlarındaki etki beni yakarken hala bedenimdeydi. İşkenceye devam...

“Ejder'e sonra ne oldu?” dedi Pusat, öylece ifadesizce gözlerime bakarken... Gözleri aynıydı. Onun gözleri Ejder'in gözleriydi. Belki o resimdeki adama sadece benziyordu. Yüzündeki parçalanmışlık yüzünde tek bulabildiğim ortak nokta gözlerdi. Ve sanırım ben anıların içine gömülürken ona her şeyi anlatmıştım... Sessiz kaldım bir anda. Ellerini karnıma doğru bastırarak bedenimin üzerinde yükseldi. O sırada boğazımdan keskin bir çığlık daha koptu bir eli çenemi kavrarken bacaklarımın arasına durmadan vurduğu darbeler ile irisleri titriyordu... Parmakları yüzümü sertçe kavradı ve nefesini aralık dudaklarımın arasından bırakırken “Sakın gözlerini kapatma!” Dedi yumuşak dudaklarını dudaklarıma sürterek. Öpmese bile dokunuşu ile daha fazla titredim. “O zaman, tekrar başlarım.”

“Seni geberteceğim. Yemin ederim... her bir dakikasının bedelini canınla ödeyeceksin. “

Gözlerini kapatma... Gözlerini sakın kapatma!.. Sakın... Sakın... Bu işkenceden kaçamayacaksam , bir an önce bitmeliydi. Defalarca fısıldadığımda bu küçük sözcüklerin ardından dakikalar geçmişti. Pusat gözlerini gözlerimden hiç çekmiyordu. Hissettiğim yada hissedemediğim ne varsa her şeyi kül ediyordu. Titreyen bedenim, bulanıklaşan ruhum , hissettiğim son duygu kırıntıları... Hepsi , paramparçaydı, şuan... Kapkara bir çukurun içine düşüyor gibiyim . Ama o çukurun dibi yok ve bende bir türlü yere çakılmıyorum. Onun dokunuşları ölümü hissettiriyordu. Tenime işleyen yabancı adamın her dokunuşu ruhumdan bir parça daha koparıyordu. Güçsüz hissediyorum. Bu odada gözlerimi araladığım , evimde onu gördüğüm andan beri hissettiğim en baskın duygu korutucuydu. Fakat şimdi güçsüzümde. Hiç olmadığım kadar güçsüzüm... Oraya evim demek ne kadar doğruydu. Ne kadar gerçekçiydi bilmiyorum... Çünkü hiç öyle olmamıştı. Hiçbir zaman eşiğinden geçtiğim de içim ısınmadı. Kendimi güvende hissetmedim. Beni koruyacak yada saklanacağım bir sığınak olmadı. Her zaman korku , şiddet vardı. O evin tüm duvarları cehenneme dönen geçmişin izlerinde kaybolan ruhumu kendine ezdiriyordu. Benim cehennemimdi. O zamanlar tek Azrail'im Mete'ydi. Ondan bile daha kötüsü vardı. Bedenime izinsiz, bir paçavra misali sahip olan bu adamın yaptık en acısıydı. En zor olanıydı ruhun kabullenişi... Benim ruhum kabullenmiyordu. Çırpınıyordum. Fakat boşunaydı. Buz mavisinin koyu tonu kanıma işliyor, ruhumu bir yandan yakarken bir yanda da donduruyordu. Araf’ta kalmıştım... Ne ölüyorum, ne de yaşıyorum...

"Anılarını beğendin mi? Onları çok uzun zaman önce unutmuştun, hatırlamak nasıl hissettiriyor?” Nefes nefese bedenime hücum ederken homurtuları kulaklarımı dolduruyor. Acı o kadar keskin ki çığlık çığlığa olsam da durmuyordu. Belim bir yay gibi gerilip yataktan yukarı kalkarken kasıklarıma çarpan bedeni keskin bir ritim tutturmuştu. “Bu!" dedim sözcükler ağzımdan akıp gidiyordu. Konuşamıyorum. Kendi sesimi bile duyamıyorum. “ Bu acının bedelini ödeyecek miyim? Ne yapacaksın peki? Beni öldürmeden önce mi becereceksin, yoksa... “ dedi ve kasıklarım sert bir darbe indirecek çığlık atmama sebep oldu. “Annen gibi beni öldürdükten sonra mı becereceksin!?” Yüksek sesli bir kahkaha atıp konuşmaya devam ettiğinde bir anda durmuştu. Bitmiş miydi ? Aklımı okumuş gibi kafasını iki yana salladı. “İğrençsin! Midemi bulandırıyorsun!” Öfkeyle karşılık verirken altından kaçmaya çalıştım. Olmadı. Hala uyuşmuş hissediyorum... Bedenimi kullanması can yakıcıydı. Yüzüme soğuk nedeniyle fısıldadığı sözleri harap ediciydi. “Annen kadar değil. Bir nekrofilin kızı olmak nasıl ? Babanın midesizliği sana da geçmiş demek ki! Kim cesetlerle düzüşen bir fahişeyle yatar.” Nekrofili mi? Annemin Nekrofili olduğunu unutmuştum. Biraz öncesine kadar hatırlamıyordum. Hoş o babamı canlı adamlarla da aldatmıştı zaten... Midem bulanıyordu. Gerçekler ve durmadan devam eden tecavüz her şeyi alt üst etmişti. Bedenime hücumları devam ederken sesi öyle soğuk , öyle sertti ki korkum bile bir köşeye çekilmiş dolu dolu gözlerle kaybımı izliyordu. Canım yanıyordu. Tüm hayatım boyunca yaşadığım acılar toz olmuş havaya savrulmuşlardı. Çünkü yerlerini bambaşka bir keder , acı ve zavallılık sarmıştı. Paramparça olan bedenim miydi... Yoksa ruhum mu? Her ikisi de... Her ikisi de paramparçaydı. Her ikisi de onun zalimliğinde yanmış, değersiz küllere dönüşmüşlerdi. "Yardım istesene sapık annenden, cani babandan , hain ağabeyinden ! Belki sesini duyup mezarlarından kalkarlar!" Bir kez daha sert ve yüksek sesiyle bağırdığında bedenimin her bir zerresi onunla bütünleşen tüm hücrelerimde çürümeye başladı. "Kimsin sen? Kimsin?" Titrek bir fısıltı koparken dudaklarımdan omuzlarım acıyla sarsılıyordu. Hırpalanmış bedenimin üzerinde dolanan soğuk parmakları tenimi her yırtışında , canımı her yakışında kendimden bedenimden biraz daha tiksiniyorum. Elim kolum bağlıydı. Çaresizdim. Ve kaçacak hiçbir yanıt yoktu. Yapayalnızdım. Hep olduğum gibi...

"Kim olduğumu mu merak ediyorsun?" Soğuk ve duygu yoksunu sesi tenime ulaşırken bedenime kuşkusuz bir yıkım daha yaşattı. Dudaklarımdan hafif bir sızıyla kopan çığlık omuzlarımı ve bileklerimi sarsarken gözlerim kapanmak istercesine kısılıyordu. Kapanmak istiyorlar fakat kapanmaya cesaret edemiyorum. " Sana sorduğum her bir soruya diretmeden cevap ver! Çünkü ikiletilmekten nefret ederim!" Soğuk kükreyişi grilerimi titretirken "Anladın mı?" diyerek sözlerine devam etti. Korkuyla kaşlarım çatılırken başımı hızla salladım. Çenesi kasılıp dişlerini sıktığında sessiz onaylayışımın onun hoşuma gitmediğini fark ettim. "Anladım ,köpek!" Sessizliğine nazaran sesim onun hoşuna gidiyordu. Acı çeken bir ses hangi katilin hoşuna gitmez ki? Kesik kesik soluyuşumla göğsüm onun tüm yıkıcı sarsıntılarına, darbelerine hızla yükseliyordu. Bedenimdeki bedeni ruhuma , sahip olurken her darbesi bambaşka bir acıyı yaşatıyordu... "Güzel. Şimdi cevap ver, kim olduğumu duymak istiyor musun!" Keskin çıkışıyla boğazımda hissettiğim çivili yumruyla yutkunamazken bedenini kasarak bacaklarımı biraz daha ayırdı. "Bilmek istiyorum. Lütfen dur artık.." Artık pes ettiğim andaydım. Bu hiçbir acıya benzemiyordu. Pusat’ın dudakları kıvrıldığında yüzünü yüzüme yaklaştırarak bakışlarını gözlerime kitlendiğinde burnu burnuna dokunuyordu. "Celladın..." Dudaklarım üzerinde fısıldadığı sözcükle soluğumu korkuyla titreyen ciğerlerimde tutarken keskin sesi tenimi çizercesine tırmalıyordu. Dudaklarını boynumdan yukarı soğuk dokunuşlarıyla yükselirken elleri omuzlarıma sarılarak küçük bedenimi yatağa çivilemişti . Terin ıslattığı tenim onun soğuk dudaklarıyla buluştuğunda buz mavilerinin acı soğuğu, keskin nefesi istemsizce titretiyordu beni...

Verdiği cevap yada sözleri... Yetersizdi. Ben! Bu gün ölmeyeceğim! Ve o da celladım olsa bile öldüğümü göremeyecek... Hiç kimse için artık acı yada merhamet göstermeyeceğim! Bu kadar yeter! Artık ihtiyaç duymadıkça aptal Adal'ı oynamak yok! Pusat , zorla sahip oluyordu bana. Zorla dokunuyordu. Ben istemiyorum. Canımı yakıyor, parçalanıyordum. Ama her günahın bir bedeli vardır. Pusat’a bu yaptığının bedelini ödeyecek. Dişlerimi acıyla sıkarken dudaklarımı birbirine bastırmamak için direndim. "Bir gün kendi pisliğinde öleceksin Pusat!" Çığlığı andıran sesim üzerimdeki iri bedenine çarparken o, benden ve sesimden hiç etkilenmiyordu. Aksine... Ruhuma, bedenime sardığı ateşten çemberi daraltıyor , kızgın demir zincirleri biraz daha sıkıyordu. Bileklerimdeki keskin sızı ve kulaklarıma ulaşan tiz deri gıcırtısı, yatağın yayındaki tınlama... Başım dönüyordu ve tek hissettiğim acıydı. Gözlerim tavandaki aynaya çakılıp kalırken her şey dönüyordu...

Buz mavileri koyuluklarını artırırken gözleri derin bir zamanda mavi harelerime mühürlendi. "Biliyorum. Ama en azında içim soğuyacak." dediğinde bacaklarımı dizlerimden kavrayarak sıkmıştı. Canım acıyarak dudaklarımdan kesik bir çığlık koptuğunda umursamadan sözlerine devam etti. "Sen bir piyonsun. Pençelerime takılan esir bir piyon. Seninle de işim bitecek, sonra da diğerlerine geçeğim! Teker teker keseceğim gırtlaklarını!" Sözlerine devam ederken kurtulabilirmiş gibi bileklerimi zorlamaya devam ediyordum. Olmayacağını bile bile yapıyorum. Her şeyi hissediyorum. Bedenimdeki uyuşukluk nerdeyse tamamen geçmişti. Hareket ediyor olduğum gerçeği kanımdaki kontrolcü maddenin giderek tükendiğini gösteriyordu. "Seni bu eve bağlayacağım. Dışarı çıkamayacaksın, bir hayvan gibi hapsedeceğim. Gün gün çürüyüp gideceksin! Ve elbet seni kurtarmak için gelecek! O zaman seni de onu da geberteceğim! Bunu neden yapıyorum biliyor musun?" Dizlerimden yükselen soğuk avuç içleri tenimi morartırken dudaklarımı birbirine bastırdım. Ne farkı vardı ki? O zaten cevabı biliyordu. Sadece, oyun oynuyordu. Benimle oynuyordu. Göz bebeklerim titrerken bedenime sert bir darbe indirdi. "Cevap ver!" Kükreyerek beni sarstığında dudaklarımdan kopan hıçkırıklar onun karanlığında boğuluyordu. Mete'nin beni kurtarmaya geleceğini mi sanıyordu? O zaman kaçar mıydı? O hala çocukluğumdan beri beni yarı yolda bırakan adam...

"Bilmiyorum. Lanet olsun bilmiyorum.."

Memnun olmuşçasına dudakları kıvrıldığında ellerini kalça kemiğimden aşağı indirdi. Sırtım yatağın üzerinde kayarken bileklerim ve kollarım sızlıyordu. Dudaklarını köprücük kemiklerime bastırdı ve ardında kulağın hemen altını öptü... "Bir kurbana ihtiyacım var. Bir esire, ihtiyacım var. Ve o sensin." Dudakları birbirinden koparken soğuk nefesi beni ürpertircesine titretiyordu. "Senden koşulsuz şartsız bir itaat beklemiyorum. İsyan etmen daha çok işime gelir. Ve yapacağını da biliyorum zaten!” Acımazsız adam bedenimdeki tahribini durdurmaksızın devam ederken öfkesi yakıcı bir ateş gibi etrafımı sarıyordu. Ona boyun eğmemem , yada sözlerini dinlememem öfkesini kışkırtıyordu. Bedenime sahip oluyordu. Fakat, zevk almıyordu. Eğlendiğini biliyordum. Bunu her şeyimle hissediyordum. Yada o kadar çaresiz , güçsüzdüm ki dudaklarına dökmediği inlemelerinin , haykırışlarının gözlerindeki buz mavilerinde olduğunu fark edemiyordum. Çünkü... Paramparça ve yok oluyordum. O, buz mavisinin kötü adamı... Ruhumu parçalıyor, öldürüyordu. Yaşarken ölmek gibiydi dokunuşları... Gerçek ölümden çok daha acı verici, daha şiddetliydi. Çünkü görüyordum. Hissediyordum. Gözlerimi kapatmaya korkarken her şeyi görmek en acı olanıydı.

"Beni istemiyorsun bile... Dur artık pislik herif. Yapma..." Çığlıklarım arasından haykırdığım sözler kulaklarımı çınlatırken, zihnimde silik soluk bir uğultudan ibaretti. Aklımda , ruhumda , bedenimde paramparça olmuş ,dağılmıştı. Bedenini kasarak bir darbe daha indirdiğinde dudaklarımdan keskin bir çığlık koptu. Sanki benim çığlığıma taparcasına dolgun alt dudağı kıvrılırken sesi kulaklarımdaki soğuk bir dokunuş gibiydi. "Seni hiçbir zaman istemeyeceğim. Fakat intikamı soluk tenini dokunduğum her an istiyorum... Bu acı veriyor , ama her intikamda güzel değildir.”

Acımasız sözleriyle bedenime bir darbe daha indirirken gözlerimdeki tuzlu su damlaları şakaklarımdan bir bir akıyor , parçalanan ruhumun kırıklarını akıtıyordum. Dudaklarımdan sesiz hıçkırıklar koparken , ruhum çığlık çığlığa karanlık adamdan kaçıyordu. Bedenimde koşturduğunu , haykırışlarını hissettim. "Gözlerini kapatmak istiyorsun değil mi?" Soğuk ve duygusuz sesini algılayamayacak kadar bitmiş durumdayım. Zaman ve mekan kavramı yok olmuştu... Her şeyiyle bir kenara savrulmuş, kaybolmuştum. Her şey yok oldu... Sesiz kalıp baygın gözlerle yüzüne baktım. Zar zor yutkundum, onun duygusuz sorusuna verecek cevabım çok açıktı. Evet... Tek bir kelime... Kısa ve net! Görmek istemiyordum. Onu tüm ruhumla, bedenimle hissederken, kaybettiğimi görmek istemiyorum. Çünkü gözyaşıma bulanan gözlerim nereye bakarlarsa baksın onu görüyordu. O her yerdeydi...

Peki ya o kim?

Bana bunları neden yapıyordu? Ona , tanımadığım bu yabancıya ne yapmıştım da bunları hak ediyorum.

"Cevap ver!" Kükreyişi yüzüme sert bir tokat misali çarparken korkuyla haykırdım. Kalbim öyle hızlı atıyordu ki kulaklarım uğulduyor, soluğum kesiliyordu. "Evet.. Evet... Dur artık, dur..." Sonlara doğru boğularak yok olan sesim onu tatmin ediyordu. Benden üstün olması onun gücüne güç katıyor , yıkılmaz kılıyor onu. "Neden, yapıyorsun bunu! Neden?" Soğuk parmakları köprücük kemiklerime hafif bir tınıyla dokunduğunda omuzlarım soğuk dokunuşuyla titreyerek sarsıldı. Dudaklarım titriyor , gözyaşlarım şakaklarımı zorluyordu. Parmakları tenimde boynumdan yukarı çıkarken, soluk fısıltısı yüzümün solukluğunu körükleyerek karartıyordu. "Sadece bilmen için... Beni her halinle hissetmen için söylüyorum, bu şahsi bir mesele! Ve kesilmesi gereken ilk hesabım, gerisi de gelecek... Tek bilmen gereken bu." Bu kadar parçalandıktan , yok olduktan sonra bilmem gereken tek şey bu mu yani? Saçmalık tam bir saçmalık! Derin soluklarım bedenime sardığı darbelerde kesilirken gözlerim kapanmak istiyordu. "Sakın Adal! Sakın o solgun gri gözlerini kapatma!" Soğuk parmakları boynumdan çenemin altına geçerken sözlerine keskin bir tonda devam ediyordu. "Kapatma ki, sana dokunan bu adamın hiç zevk almadığını bil! Sakın kapatma! , senin ilkin olan adamın aslında seni hiç arzulamadığını bil.. Oldukça onur kırıcı! Tam da hak ettiğin gibi..." Hak ettiğim gibi? Bunundan etmiştim. Bu iğrenç dokunuşlarımı hak etmiştim? Ne yapmıştım? Hiçbir şey... Hiçbir şey yapmamıştım. Hiçbir şey...

Parmakları elmacık kemiklerimin üzerinde hareket ederken daha önce Mete'nin yaptığı morluğun üzerinde durdu. Yüzünü yüzüme yakınlaştırırken parmağını usulca titreyen dudaklarımın üzerinde gezdirdi. Başımı sol yanıma çevirerek onun dokunuşundan kurtulmaya çalışırken parmağını dudağımdaki yaraya bastırarak durmamı sağladı. Canım yanıyordu. Hep acıyı hissetmiştim. Hep yaşamıştım. Fakat hiç bu denli acımamıştı ruhum, bu kadar canım yanmamıştı... Bakışlarım bir saniyeliğine dahi buz mavilerinden ayrılmazken bunu daha fazla kaldıramıyordum. Gözlerimi ondan çekip , sol yanıma çevirdim. Parmağı dudağımın üzerinde sert bir tavırla dokunurken sesi dokunuşlarından daha kayıp, soğuktu. "O kadar çaresiz ve onursuzsun ki şuan... Bu çok eğlenceli." Onursuz? Bu kadar batmış , bu kadar bitmişken onursuz muydum... Ben bu kadar dibe batmışken onursuz muydum? Onursuz olan ben değildim. O'ydu. Beni kirleten karanlık yabancıydı. Ben değil....

"Fakat bu dolgun yaralı dudaklara asla dokunmayacağım "dediğin de bakışlarım saniyeler içinde gözlerini buldu. Son soluğumun karanlığa ve kana bulandığı zamanda ,nefes almakta zorlanıyordum. Soluğumu kesen , nefes almama mani olan bir şey vardı içimde. Karanlık ve acıydı tadı. Boğazımdan aşağı bir kelepçe gibi sarılmıştı.

“Ne önemi var?” dedim hıçkırıklar dudaklarımdan dökülürken... annemin hayaleti pençelerini boğazıma geçirdiğinde böyle hissetmedim. O zaman ölüyorum sanmıştım... yanılmışım, o ölmek değildi. Ne kalıyordu ki geriye... İlk öpücüğüm... Dokunmaya korktuğum ilk öpücüğüm... Kaybetmiştim işte... Her şeyimi kaybetmiştim. "Önemli. Çünkü bu dudaklar bana ait değil... Bunu sen yapacaksın. Sen bana ait olmak isteyeceksin. Benim olmak isteyeceksin..." Kulaklarıma ulaşan keskin ses soluğumu yeterince keserken boğazıma takılı kalan yumruyu görmezden geldim. Titreyen dudaklarımı sertçe birbirine bastırdım. Keskinleşen çehrem ve kasılan çenem beni anbean daha fazla zorlarken gözlerim kapanmak için hazırlanır gibiydiler... Onun olmayı istemek... Bu asla olmayacaktı. Geriye ne bırakmıştı ki , kan ve kemik parçalarından başka....

Neydi bu? Hissettiğim acımı, hayal kırıklığı, çaresizlik miydi yoksa?

Yada korku muydu?

Belki de hiçbiri...

Hissettiklerim yada yaşadıkların artık anlamlarını yitirmişti. Hayatım , çocukluğum, geri sahip olduğum ne kaldıysa kül olmuş, ruhumdaki kasırgaya savruldu. Güçsüzdüm ve korkuyordum. Zihnim bulanmış , bedenim uyuşmuştu. Bu yaşadıklarım, hissettiklerim gerçekliklerini yitirmişlerdi. Soğuk , zayıf bir beden de hapsolmuştum.

Benim olmayan soğuk bir bedende yitirmiştim ruhumu...

Titreyerek aralanan dudaklarımdan derin bir soluk aldığımda gözlerim kapamak için bedenime yalvarıyordu. Yapmadım. Direndim o kararlı isteğe... Kapatmadım... "Ejder'e ne oldu biliyor musun?!" dediğinde bacaklarımın arasından çıkan bedeni yatağın sol yanına geçmişti. Yatağa oturdu. Sırtı bana dönüktü. Gözlerim hala kasılmış olan kaslarındaki izlere baktı. Sırtındaki yırtık izlerini izledim bulanık gözlerle... "Hayır, belki senin de sonun onun gibi olur...” dedim kin ve nefretle! Sinsi bir yılan gibi güldü. Ardından ciddileşti. Omzunun üzerinden bana bakmak yerine aynadaki yansımamız göz göze geldi. “Bir oğlu oldu! Onu bir çukura atmıştı. Kimsesiz ve yapa yalnızdı. Çok dayak yedi, hor görüldü , aşağılandı. Ama... Ejder'in oğlu o bok çukurundan çıktı. Canı çok yandı ama yine de çıktı... Ve herkesin hesabını kesti. Önce Ejder, sonra diğerleri. Şimdi sıra Alpay'ın dölünde.” Yüzünü bana dondu soğuk sözcükleri biterken. Ellerini çeneme sarıp gözlerimin içine baktı. “Sen de bana geleceksin! Ejder'in geldiği gibi...”

"Ben baban değilim! Ve bunu unutmayacağım. Derini yüze yüze öcümü alacağım, Ejder'in dölü!”

Pusat, Ejder'in oğluydu... Babasından tohumunun intikamını almıştı. Benden babamın intikamını... Dokunuşlarının ölümü temime kazıdığı an, her şey karışmıştı. Tüm duygular yavaş yavaş çürümeye başladı çoktan. Etrafımı saran karanlık ağır bir gölge gibi can çekişimi izliyordu. Parçalarım küllere dönüşürken buz mavileri öfkesini asla kaybetmiyordu. Her yer yanmaya başladı. Kızılın koyu tonu alevlerle her yanımı yakmaya başladı. Bir adam vardı. Eski bir koltuğa kurulmuş bana tiksinerek bakıyordu. Alevler adamın etrafını sardı. Bedeni yanarken çığlıklarım alevlerini harladı... Küçük bir kız vardı... Kırık ve üzgün... Yalnız başına bir sokaktaydı.... Sokak yandı. Küllere dönüşmeye başladı.... Küçük kız alevlerden can çekişirken haykırdı, çığlık attı kimse onu duymadı.. karanlıkta sadece onun sesi duyuldu... Pusat kırağı çalmıştı her yere... Hani derler ya, gökten kırmız kar yağarsa diye... işte öyle imkânsızdı huzur... Gökteki kırmız kar kadar...

“Çok yazık; keşke yapabilsen. Ama yapamazsın çünkü ben de Ejder'in oğlu değilim!”

Bölüm sonu

1 yorum