İçeriğe geç

ESARET

Bölüm 8 · 4 dk okuma

ESARET

Bölüm 8

Esaret

Kan. Ölüm. Tutku. Bu üç kelime insanda cehennemin dibini yaşatıyordu.

Savaşları intikamı ve ayrılığı...

O gün kanı döktü yüce Tartarus dünya ikiye ayrıldı faniler ve tanrılar.

Savaş gücünü yitirmedi. Yıkıp yeniden inşa edilen binalar ise bunun acısını durduramadı.

Tartarus kurtarmaya çalıştı arada kaldı lakin bu savaşın kazananı o olmadı.

Binlerce kez kazındı tarihin tozlu raflarına ihanet. Tartarus aldı canları buna mecbur kaldı.

Tanrıların kanı Tartarusun elinde akıyordu. Aldığı canlar onu cehenneme hapsetmişti. Yanmıştı. Yakmıştı.

Ama ona tuzak kurmuşlardı. Bu planlıydı Erebusun kurduğu bu plan uzun yıllar süre gelen bir azaba dönüşmüştü.

Tartarus kardeşinden ihanet yemişti.

Erebus yaptığı iyileştirici bir suyla kötülüğe hizmet etti. Karanlığa teslim oldu. Bu sudan içen herkes kiposlara ve titanlara dönüştü.

Tanrılar Olimpos halkı ve daha nicesi... Erebus Tartarusa karanlık suyun onun getirdiğine dair herkesi inandırmıştı.

Tartarus bütün umudunu yitirmişti. Ona dua eden kimse yoktu dayanağı yoktu.

Zeus halkı ve tanrıları bir arada tutmak için Tartarusu Hellere teslim etti. Binlerce yıl orda esir tutulacak olan Tartarusun güçleri de elinden alınacaktı.

Heller onu lanetlediler lakin bu lanet kanla yazılandan değildi. Bu lanet gerçeklikle ilgiliydi. Hellere göre seçilmişin onu bulması ve gelip kurtarması gerekiyordu ancak Tartarus bu esaretten kurtulur ve derinliklere açılırdı...

Gözlerim kapalıyken bedenime hücum eden sıcaklıkla kavruldum. Uçuyor gibiydim ayaklarım Kara parçasına basmıyordu. Beynim de yankılanan ve bana bir efsaneyi anlatan ses susmuştu.

Ayaklarım yere değdiğinde Tartarusa sarılan bedenim bir anda sarsıldı. Gözlerimi hafifçe araladım. Tartarusun bedeni sanki halüsinasyon gibi sallanmaya başladı. " Sa- san- sana bişey oluyor." Dedim titreyen sesimle.

"Ben esirim...fani." dedi titreşen sesi ile.

"Bu nasıl oluyor?"

" Bunun için tanrı olman gerek."

"Anladım." Anlamadım.

"Anlamadığını biliyorum."

Dediğinde yine onu sorgularcasına baktım.

"Pekala beni neden buraya getirdin?"

Gözlerini kısar gibi baktı.

" Halüsilasyon görmediğine inanıyor musun?"

" Evet inanıyorum lakin bu delilik hasta olma ihtimalim ise çok yüksek."

" Beni niye buraya getirdin?" Dedim sorumu tekrar yönelterek.

"İnanman için senin görmediğin etrafta bir sürü ruh var." Diyip arkamda durdu. Sanki yanımdaydı canlı kanlıydı.

Nefesi boynumdaydı. Elleri gözlerime yerleşti. Rüyalarım da duyduğum sesi şimdi bir şeyler fısıldıyordu. Gözlerim kendiliğinden kapandı. Ardından gözlerimin önündeki gölge kalktı. Yavaş yavaş göz kapaklarım açıldığında etrafta yer yer insan bedenleri görmeye başladım.

Gerçeklik ve hayal o kadar ince bir çizgide duruyordu ki aklımı yitirecektim. Yürüyorlardı.

O an anladım kafamdaki sesler sustu hayatım gözümün önünden bir perde misali geçti.

Rüzgarlar esti ruhumda aitlik hissi geldi benliğime...

Artık anlıyordum artık biliyordum. Yaşıyordum ama daha önce bu evreni bilmeden önce nasıl yaşamıştım? Nasıl nefes almıştım?

"Sana sana nasıl yardım edeceğim?" Dedim artık daha özgüvenli çıkan sesimle.

Karşımdaki adamın ilk önce kemikli eli saçlarına gitti saçlarını elleriyle geriye doğru taradı.

Adem elması hafifçe yukarıya kalktı. Gülümsedi.

Duyguları yoktu sanki koca bir boşluktaydı. Gülümsemesini ise belki de bir yalandan ibaretti.

"Gel benimle." Dedi sadece ve ruhların içinden geçerek havada sanki süzülüyormuş gibi duran bir toz bulutunun içinden geçti.

Tüm cesaretimi toplayıp bende bulutun içine daldığım da gözlerimi açmasaydım neredeyse uçurumdan aşağıya düşüyordum. Yanımdaki adam sakin ol dermişcesine gözlerini kırptığın da hala rahatlamış değildim.

Yabancı adam ayağını havaya koyduğunda direk önünde beliren siyah basamaklardan aşağıya inerek oradaki kapıya ulaştı. Arkasını döndüğünde gel artık dermiş gibi baktı.

"Anasını satim sanki her gün fantastik bir evrene ışınlanıp uçan merdivenler ve bir tanrı ile tanışıyordum!"

Tabi ki de bunları içimden söyledim.

Heyecanımı bir kenara bırakarak gözlerim sıkı sıkıya kapalı bir şekilde havaya sanki bir basamak varmış gibi adım attım. Ayak tabanlarım yere degermiş gibi olduğunda gözlerimi açtım. Bu güven bana iyi gelirken ne kadar yüksekte olduğumu bilmediğim bir oyuğun üstünde tahta bir merdivenle durduğum düşüncesi midemi bulandırdı.

Aklımı toparlamam gerekiyordu.

Lakin nafile. Tekrar bir ayağımı atmayı denesem de boşluğa basarak dengemi aniden kaybettim. Uçsuz bucaksız bir hava da süzülüyor gibi hissetsem de bu her şeyin sonu olduğunu ve bu sonunda bir kara parçası çıkıp yere çakıldığım da bedenimin parçalara ayırmasını değiştirmiyordu.

Sıcak ve nasırlı parmaklar belimi nazikçe tuttuğunda ölümün kıyısın da olduğuma emindim.

" Ah! siz ölümlüler bu kadar az yaşama vaktiniz varken hiç dikkat etmiyorsunuz. Biz ise sonsuz yaşama muhtacız iyisi ve kötüsü ile."

Omuz silkerek kucağında hareket etmeye çalıştım.

"Seni geri bırakmamı istiyorsan iyi gidiyorsun böyle devam et."

Sözünü dinlemekten başka bir çarem olmadığı için uslu durdum. Şimdilik.

Yukarıya yaklaştığımız da beni kapının yanına bırakıp kendisi de kapının kulpuna resmen şarkı söyler gibi mırıldandığın da "Sen şarkı mı söylüyorsun?"

"Hayır kapı mühürlü olduğu için açmaya çalışıyorum lakin benim sadece ruhum burda o yüzden işe yaramıyor." Dedikten sonra aklına bir şey gelmiş gibi bana döndü. " Sen."

"Ben ne?"

"Kapıyı aç

abilirsin."

Emek vererek yazıyorum destek olur musun 🌌🌀

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.