***
"Öyle işte Tahir emmi... Nereden baksan elle tutulur bir yanı yok vaziyetin. Esma'm da gidince..."
Adam zar zor yutkundu. Tabloları inceleyen yaşlı ihtiyar ona döndü.
"Anladım Yakup anladım... Sen dert etme, hallolur. Gel sen dediklerime bir kulak ver. Allah bilir ya, bir bakmışsın hayra vesile olur..."
İhtiyar titrek sesiyle bunları söylerken bir yandan ahşap cilalı bastonuyla ayakta durmaya çalışıyordu. Ağrıyan dizlerini dinlendirmek için Yakup'un yanına oturdu. Hala ayakta duran genç oğluna baktı.
"Gel buraya Ferhat, otur hele. Sen ne diyorsun bakalım bu işe? Fazıl abin ne der?"
Ferhat babasının dediğini yaparak ona doğru ağır ağır adımlar attı. Bir şey demeye lüzum görmüyordu. Ama cevap vermesi gerektiğini düşünerek ellerini ceplerinden çıkardı.
"Ne diyeyim dayı. Kız daha çok taze, çok küçük. Günahına girmeyin şu masum öksüzün Allah aşkına..."
Tahir kısa, kesik kesik bir kahkaha attı. Haykırarak: "Eh oğul, biz de hemen alalım demiyoruz ki. Hele bir nişanımızı takalım, kız büyüyünce de nikah kıyarız."
"Nerede görülmüş dayı bizde koskoca adamla küçücük kız çocuğunun evlendiği? Ettiğin lakırdıyı duyuyor mu kulağın?"
Ferhat biraz daha zorlarsa dayısıyla bozuşacağını anladı ve yangını daha da harmanlamamaya karar verdi.
"Şimdilik dediğiniz gibi olsun. Ama ben diyeyim size, bu işin vebali büyük. Hem kızın rızası var mı yok mu belli değil, babası da sormuyor ki..."
Yakup söze girdi.
"Yahu kız çocuğu bu, herhalde güle oynaya verecek halimiz yok Ferhat. Ama şartlar böyle gerektiriyor değil mi? Ne yapalım, kader değil mi bu? Kızı okutsam bir dert, evde tutsam başka dert. Hem okuyacağı yok, hem de evde oturacağı. O halde ne yapmalı?"
Ferhat mahzun gözlerini adama dikti. İçinde bulunduğu vaziyete bir türlü anlam veremiyordu. Günlerdir kime üzüleceğini şaşırmıştı. Elinden birşey de gelmiyordu. Titreyen sesini ağırlaştırıp konuşmaya başladı.
"Öyle diyorsun Yakup Bey de, sen babasısın bu yavrucağın. Her halükarda sahip çıkacaksın elbette. Sen değilse kim yapacak bunu? Böyle mi olmalı bu kızcağazın kaderi?"
Tahir birden söze daldı. Ellerini havaya kaldırarak yüksek sesle yeğenine haykırıyordu.
"Nasılmış kaderi? Bu devirde Fazıl gibi iyi bir adamın yanında ne itler var haberin yok senin oğul! Daha iyisini bulursa gelsin yüzüme tükürsün. Hem evlilik öyle bir vukuât mı?"
Ferhat bu duyduklarından sonra babasını o an ikna edemeyeceğini iyice farkına varmıştı. Biçare başını başka tarafa çevirdi. O sırada kapının eşiğinde, ellerini arkasına saklamış cılız, anca 14-15 yaşlarında bir kız çocuğu gördü. Şaşkın şaşkın ona bakarken kız ise utanıp alelacele kendini sakladı. Yakup derince bir uykudan sarsılmış gibi bir sesle kızına seslendi.
"Ah benim güzel kızım, gel bakalım gel, biz de kulağını çınlatıyorduk."
Küçük kız korkakça, çıplak ayaklarını görkemki iran halısının üzerinde sürüyerek babasına doğru yavaş adımlar attı. Arada bir çaktırmadan gözlerini bu yabancı adamların üzerlerinde gezdiriyor, onları ayaklarına kadar süzüyor ve kim olduklarıyla alakalı kafasında bir hatıra canlandırmağa uğraşıyordu. Ama ne çare, kız bir türlü bu adamları tanıyamadı. Yaşlı olan adamın sert bir mizacı vardı. Beyaz bıyıkları, gür kaşları ve yıllardır yıpranmış kırışık yüz hatları onu olduğundan yorgun gösteriyordu.
Ağırbaşlı, bir peygamber sükûnetiyle iyice babasına yaklaştı.
"Hayırlı sabahlar yok mu Gülsüm?"
"Hayırlı sabahlar..."
Yakup bir hareketiyle Gülsüm'ü kolundan yakalayıp sıkıca sarıldı. Bu cılız kız babasının sert hareketinden ağır bir hassasiyet duymuştu. Kendini geri çekmeye çalıştı ama Yakup buna izin vermedi. Avuç içlerini sertçe kafasına bastırarak başını okşamaya başladı. Gülsüm o sırada babasının ne yapmaya çalıştığını anladı. Bir şekilde üzerinde lüzumsuz bir baskı kurmaya çalışan babasının onu kaba ve öfkeli elleriyle sıkıştırdığı kucağından kurtulmayı başardı. Kafasını eğerek mahzun bir yüz ifadesi takındı. Yakup aniden keyifli bir haykırış ile misafirleri tanıtmaya başladı.
"Bak güzel kızım, bu Tahir amcan. Benim emmim. Yeğeni Ferhat ağabeyini de alıp ta Kayseri'den buralara geldi."
Gülsüm bu ani yükselişten korkmuştu. Ürkek bir tavırla cevap verdi:
"Hoşgeldiniz..."
Tahir küçük kızı baştan aşağı süzdü. Şüpheyle Yakup'a baktı. Ardından tekrar Gülsüm'e dönerek samimi, neredeyse sıcacık bir tebessümle:
"Nasılsın kızım? Ben seni son göreli amma büyümüşsün maşallah... Gel bakalım şöyle yamacıma." Diye buyurdu.
Gülsüm çekingen bir tavırla Tahir'e yaklaştı. Yaşlı adamın yüzündeki kırışıklıklar, iyice beyazlamış kırık bıyıkları ve kalın, gür kaşları neredeyse yüz ifadelerini anlayabilmesini zorlaştırıyordu. Tahir bir elini koltuğun boş kısmına vurarak küçük kıza oturmasını işaret etti. Gülsüm yine ürkek bir tavırla adamın dediğini yaptı. Tahir bir elini kızın dar omuzlarına koydu, diğer eliyle ise ayva telli, koyu kumral dalgalı saçlarını bir kenara çekerek yüzünü daha iyi görmesini sağladı. Alnına düşen ince zülüflerini iki yana ayırdı.
"Maşallah, baksana Ferhat, tazecik. Şu al yanaklara bak..."
İhtiyar adam Gülsüm'ü neredeyse şımarık bir tavırla, bir bebek gibi hassas hareketlerle seviyordu. Arada bir samimiyetle kıkırdıyor, Gülsüm'ü de güldürmek için şakalar yapıyordu. Gülsüm alışkın olmadığı bu samimiyete lakayt bir tavır sergiliyordu. Ama bir yandan da hoşuna gitmişti. Sonra zaten babasından görmediği masumane ilgiyi, yeni tanıştığı ve "amcası" olduğunu söyledikleri bu adamdan alması onu hayrete düşürmüştü. Biraz böyle şakalaştılar ve gülüştüler. Biraz zaman sonra Yakup sertçe boğazını temizleyerek bu gürültüyü kesti.
"Şimdi beyler, müsaadenizle ben bir kızıma da sorayım fikirini. Benim kızım yine babasının buyruğuna uyar ama yine de rızasını almak en doğrusu."
Tahir adamın ciddi tavırına aynen karşılık vermek için ellerini ağırdan kızın üzerinden çekerek dizlerine koydu.
"Son söz senindir yeğenim bilirsin."
"Bilirim emmi, bilirim..."
Yakup kızına doğru ciddi ve emrivaki bir tavır takındı. Ferhat bu durumu bir süre evvel fark etse de sesini çıkartamadı. "Bu adam öyle ya da böyle kıza sözünü dinletecek, Allah'ım sen akıl fikir ver..." Diye düşünüyordu.
"Bak kızım, biliyorsun annen, biricik Esma'm vafet etti. Allah taksiratını affetsin..."
Gülsüm bunları duyunca birden gözleri doldu. Kaç zamandır üzerinden atamadığı hüzünü ve kırgınlığı bu kelimelerle tekrar üzerine hissetmeye başlamıştı. Yakup devam etti:
"Bak kızım, olmuşla ölmüşe çare yok. Görüyorsun, hayat devam ediyor. Benim de bugün yarın ne olacağım belli değil ki... Ah benim masum, öksüz kızım... Diyorum ki; Tahir amcanın bir oğlu var Fazıl diye. Temiz kalpli delikanlı bir adam. Yakında tanışacaksın zaten... Ne dersin? Razı olur musun vereyim seni?"
Ferhat çok gergindi. Normalde akrabası olan küçücük bir kızın, koskoca delikanlı adamla evlenmesi şart mıydı?
Gülsüm babasının dediklerini başından itibaren düşündü. Önce ne diyeceğini bilemeden ağzını açtı ama kelimeler dökülemedi bir türlü. Başına ne geleceğini bilmiyordu. "Hiç olur mu öyle şey? Okuyorum ben! Öğrenmek istiyorum..." diyemiyordu. En sonunda titrek bir sesle:
"Ama biliyorsun baba, ben okuyorum... Yani okumak, öğrenmek istiyorum... Bilemedim ki nasıl olur? İstemem herhalde..."
Yakup sırtını gererek arkasına yaslandı. Bacak bacak üstüne atarak boş boş Gülsüm'e baktı. Gülsüm babasının aslında ne istediğini bildiği halde çok büyük bir riske girmiş olup, içinde bulunduğu vaziyetin fenalığını hala yeni kavrayabiliyordu.
Tahir bir müddet Gülsüm'ü ikna etmek için boş birkaç kelime konuştu. Ona evliliğin güzelliklerinden, oğlundan, Kayseri'den bahsediyordu. Ne dediyse kız başını sallıyor ama bir şey diyemiyordu. Öylece mahzun, yeşil gözleriyle bir babasına, bir amcasına, bir de yanında duran genç yabancıya bakıyordu...
Gülsüm aslen Kayserili'ydi. Annesiyle babası İzmir'de evlenmiş, ilk çocuklarını burada dünyaya getirmişlerdi. Kayseri'yi hiç tanımazdı. Bir iki kez ona "Erkilet Güzeli" diye hitap edenleri işitmişti o kadar. Bu kız daha çok annesinin Rum genlerini almıştı. Dedesinden yeşil gözlerini, o masumane, durgun bakışlarını ve burnunum üzerindeki dağınık çillerle açık tenini almıştı.
Yakup, kızının razı olmadığını bildiği halde kendi haline bırakmak istedi. Tahir'e iyice yanaşarak:
"Emmi sen rahat ol. Ben kızı ikna ederim pekâla." Dedi.
Tahir başını sallayarak kabul etti. Başı Gülsüm'e dönüktü ama Ferhat'a sesleniyordu.
"Bu saatten sonra bize laf düşmez oğlum. Yolcu yolunda gerek."
Yakup ve Gülsüm misafirlerini uğurladılar. Gülsüm akşam olduktan sonra bir şey yemeden odasının bulunduğu küçük çatı katına çekildi...
***
~Menephis