Asaf, Selensiyal'a doğru yola çıkarken kalbindeki heyecanla birlikte huzursuzluk da hissediyordu. Yanında yürüyen avcı Pars, karanlık bir ormanın derinliklerinden fışkıran bir güç gibi görünüyordu; gözlerinin derinliklerinde bir şeyler saklıydı, adeta bir sır gibi. Bu yolculuk, Asaf için sadece fiziksel bir zorluk değil, aynı zamanda ruhunun derinliklerinde bir keşif olacaktı. Ancak yola çıkmadan önce, vücudunun o kadar dayanıklı olmadığını biliyordu. Yavaş yavaş ilerlerken, her adımda kendini daha da zayıf hissediyordu. Güneş, çölün üzerinde sert bir ışıkla parlıyordu ve sıcak rüzgar, Asaf’ın yüzünü çarparken, içindeki korkularla baş başa kalıyordu. “Bu yolda nasıl ilerleyeceğim?” diye düşündü. Sonunda, bu yolculukta onun için büyük bir sınav olacağını biliyordu; ama her şeyden önce, zayıflığının üstesinden gelmesi gerekiyordu. Yolda ilerlerken, aniden bir gölgeler belirdi. Gözleri, devasa bir yaratıktan, zırhlı çöl yılanından başka bir şey görmedi. Yılanın pulları, etrafındaki güneş ışığını yansıtarak adeta metalik bir parıltı yayıyordu. Asaf’ın kalbi hızla çarpmaya başladı. “Bu neyin nesi?” diye düşünerek geri çekilmeye çalıştı ama yılanın gözleri onu kilitledi. “Dur! Geri çekil!” dedi Pars, aniden harekete geçerek elini kaldırdı. Asaf, ustasının ne kadar cesur olduğunu bir kez daha gördü. Pars, yılanın üzerine doğru atıldı ve elini güçlü bir şekilde yılanın boynuna sardı. Yılanın kemiklerini kırarak onu etkisiz hale getirdi. Asaf, bu manzarayı dehşet içinde izledi. “Bu nasıl mümkün?” diye düşündü. Ustası, bir savaşçı gibi hareket ediyordu, çelik gibi bir iradesi vardı. Yılan yere düştüğünde, Asaf’ın aklında bir sürü soru belirdi. Neden bu kadar güçlüydü? Kendisi gibi binlerce insan varken, neden bu adam onu fark etmişti? Ailesi olmadan büyümek zorunda kalmıştı; şefkat nedir, onu bile bilmiyordu. Babası onu terk etmiş, annesi ise zayıf düşerek gözlerinin önünde hayata veda etmişti. İşte o zaman, annesinin onun için ne kadar değerli olduğunu anladı. “Onu az da olsa sevmişti ama ona doyamadan kaybetmiştim,” diye düşündü. Düşünceleri sarhoş edici bir yoğunlukta iken, ustası ona sert bir şekilde bağırdı. “Asaf! Düşünmeyi bırak! Bu kadar derin düşünürsen, buradan sağ çıkamazsın!” Asaf, kendine geldiğinde ustasının gözlerine bakarak şaşkın bir şekilde tepki verdi. Ustası, onun ne kadar dalgın olduğunu görünce, onu serçe ittirdi. Asaf yere düştü, neye uğradığını şaşırmıştı. “Böyle tehlikeli bir yerde odağını kaybetmemelisin, yoksa anlamadan ölürsün,” dedi Pars, sesinde sert ama koruyucu bir ton vardı. Ustasının sertliğinin ardında bir düşünce ve merhamet olduğunu fark etti. İçindeki heyecan, yeniden canlandı. “Beni düşündüğünü biliyorum,” dedi içinden, “ve güçlü olmalıyım.” Asaf, yeniden ayağa kalktı ve içindeki ateşin büyüdüğünü hissetti. Yolculuklarına devam ederken, artık yalnızca güç kazanmakla kalmayacak, aynı zamanda geçmişinin karanlık sırlarını da aydınlatacağına inanıyordu. Ustasıyla birlikte, çetin bir mücadeleye adım atmışlardı; ve bu yolculuk, Asaf’ın hayatını değiştirecek olan yeni bir başlangıçtı.
Şehre vardıklarında hava çoktan kararmıştı. Pars, Asaf’a dönerek, "Beni takip et," dedi. Asaf sessizce başını sallayarak onu onayladı. Biraz ilerledikten sonra, Asaf’ın ömrü boyunca gördüğü en görkemli yapının önünde durdular. Kapıda bekleyen muhafızlar, Pars’ı görünce saygıyla selam verip başlarını öne eğdiler.
"Ateş Kaplanı Malikânesi'ne hoş geldin."
"Usta... Burası gerçekten sizin mi?"
"Evet, ne oldu? Beğenmedin mi yoksa?"
"Hayır, aksine! Burası tek kelimeyle muhteşem."
Pars hafifçe gülümsedi. "Beğenmene sevindim, gel, içeri geçelim."
Malikânenin içi dışından bile göz alıcıydı. Duvarları sanatsal portreler ve doldurulmuş av hayvanları süslüyordu. Asaf, şaşkınlıktan ağzı açık bir şekilde etrafı incelerken Pars’ın sesiyle irkildi:
"Artık burada yaşayacaksın."
Devam edecek ...