1. ÖLÜM
“Veda , ölümün sessiz provasıdır.”
Aralık, 2023. Hakkari / Devlet Hastanesi
***
Kuzey Irak’ ta hain tuzak: 4 şehit 2 yaralı
Bu kadardı. Sadece birkaç saniye manşetlerde kalıp unutuldular. İsimsiz kahramanlar gibi , sessizce çekilip gittiler hayatın sahnesinden.
~
Bakışlarım , kolumdaki kırmızıya boyanmış bandaja takıldı. Çatışma sırasında nereden geldiğini bile fark edemediğim bir kurşun koluma isabet etmişti. Hastaneye getirildiğimizde ilk müdahale yapılmış , kurşun çıkarılmıştı. Hemşireler, saatlerce içeride kalmış olması nedeniyle kolumu fazla hareket ettirmememi ve mutlaka dinlenmemi tembihlemişti.
Ama ben onları dinlemedim. Dinlenmek bana haramdı. İçeride , “ailem” dediğim adamlar yaşamla ölüm arasında savaşırken ben bir yatakta uzanamazdım.
Akif Abi , hastane koltuklarından birine çökmüş yorgun yüzünü elleriyle sıvazlıyordu. Ben ise bir duvar kenarında , ayaklarımı karnıma çekmiş, çömelmiş bir haldeydim.
Yanımızdan geçen insanlar tuhaf bakışlarla süzüyordu bizi. Ama umurumuzda bile değildi. Tüm dünyamız , o kapının ardında yatan kardeşlerimizden ibaretti.
Kendimi toparlamak için beton zeminden doğruldum ve kattaki tuvalete yöneldim. İçeride kimsenin olmayışı işime gelmişti. Musluğu açtım , avuçlarımı suyla doldurup yüzüme çarptım. Soğuk suyu birkaç kez tekrarladım. Ancak o zaman az da olsa kendime gelebildim.
Aynaya baktım. Berbat görünüyordum.
Birbirine karışmış kirli saçlarım , kızarmış gözlerim , kan ve toprak içindeki üniformamla tam anlamıyla savaştan çıkmış gibiydim. Aynadaki yansımama daha fazla tahammül edemeyip tuvaletten çıktım ve yeniden ameliyathanenin önüne döndüm.
Akif Abi onu bıraktığım gibi duruyordu. Yanındaki boş koltuğa geçip oturdum. Benim oturmamla irkildi , nasırlı ellerini yüzünden çekti. Göz göze geldik , ama tek kelime etmeden sustuk. Sessizliğimizi, acımız gibi beraber paylaştık.
Derin bir nefes alıp koltuğa yaslandım. Koca koridordaki sessizlik içimi kemiriyordu.
Efe’nin şebeklikleri... İbrahim’in boş ama eğlenceli sözleri... Melih’in sarsılmaz ciddiyeti... Akif Abi’nin onları yola getirme çabası... Alpay’ın bana laf sokma huyu... Hepsini özlemiştim.
Sadece dört saat geçmişti , ama bana bir ömür gibi gelmişti.
Etrafta konuşma sesleri dönüyordu , ama ben duymuyordum. Kendimi dünyadan koparmıştım. Ta ki omzuma dokunan eli hissedene kadar.
Başımı kaldırdığımda karşımda Albay Orhan Gence’yi gördüm. Ayağa kalkmaya yeltendim ama beni durdurdu. Bir an sonra kendimi onun kolları arasında buldum.
Ve işte o an...
Gözyaşlarım usulca süzüldü. Sanki birinin sarılmasını bekliyormuş gibiydiler; silmeye bile fırsat bulamadan biri diğerini takip etti. İlk damlanın ardından gelenler durmadı, ben de onlara engel olmadım.
Kendimi tutmadım. Sadece hıçkırdım. Omzuna yaslanıp içimde biriken tüm acıyı dışarı akıttım, ta ki ameliyathanenin kapısı aralana dek...
Doktor kapıda belirdiğinde hepimiz aynı anda ayağa kalktık. Gözleri hepimizin üzerinde dolaştı ve ardından konuşmaya başladı.
“Maalesef Efe Ardıç ve İbrahim Atay’ı kaybettik. Başınız sağ olsun.”
O an, beynim işlevini yitirdi. Kelimeler kulağımdan içeri girdi ama zihnim onları anlamlandırmayı reddediyordu. Algılamakta zorlandım. İnanmak istemedim. Gözlerim, çaresizlikle doktorun yüzüne kilitlenmişti. Bir yanlışlık olmalıydı. Bir şaka... Olmalıydı.
Ameliyathaneden çıkmış olsalar, “iyiler” deseler, her şey bir anda düzelse... Hayatımda ilk kez bir şeyin bu kadar olmasını istiyordum.
Büyük amcam, harp okuluna gitmek istediğimi söylediğim gün bana şöyle demişti: “Bir şeyi gerçekten çok istersen olur. Yeter ki pes etme, güzel kızım. Asla ama asla hayallerinden vazgeçme. Kimsenin seni engellemesine izin verme. Sadece inan ve istemeye devam et.”
Ben gerçekten çok istemiştim.
Hani insan bir şeyi çok isteyince gerçekleşirdi, amca? Neden benim isteğim gerçekleşmedi? Neden beni bırakıp gittiler ?
‘Yaşıyorlar’ desin istedim. İstedim ancak bu sadece benim isteğimle kaldı. Benim bakışlarımın bir diğer hedefi boş duvar oldu. Doktor hala konuşuyordu ama ben artık kendi sesimi bile duyamaz olmuştum. Tüm sesler benim için susmuş , dünya sessizliğe gömülmüştü. Doktor beyaz üniformasıyla önümden geçerken az önce duyduklarım zihnimin tam ortasına çakıldı.
Ve o an dudaklarımdan engelleyemediğim bir feryat koptu.
İki dudağımın arasından çıkan tiz çığlık boş koridorda yankılandı. Her şey bir anda gerçekleşirken kendimi ameliyathanenin kapısının önünde buldum.
“Hayır!” diye bağırdım sesimdeki acıyı saklama gereği duymadan.
Çok gençlerdi.. Ölmek için , soğuk toprağın altına girmek için çok gençlerdi. Daha yaşayacakları ne çok şey vardı. İlk kez tadacakları duygular... hepsi onların ardında kalmıştı.
“HAYIR!” Yumruklarım kapıya indi , tekrar tekrar. Gözlerimden yanaklarıma hücum eden gözyaşlarımı umursamadım. Yumruklarım kapıya sertçe değerken delirmiş gibi bağırıyordum.
“GİDEMEZLER!”
“HAYIR!”
Kollarımdan tutanlara rağmen kurtulmak için çırpındım ama faydasızdı. Her zaman dimdik duran ben , şimdi herkesin gözünün önünde yıkılmıştım. Kolumda hissettiğim ani sızıyla gözlerim karardı. Saniyeler içinde yavaşça kapanmaya başlayan gözlerim bana karşı geldi. Kısa bir süre içinde karanlık beni içine çekerken , kendimi teslim ettim.
***
Bige, vurulduğu iğnenin etkisiyle derin bir uykudaydı. Ama dışarısı... Dışarısı büyük bir karmaşanın içindeydi.
Türkiye’nin o gece iki şehidi vardı. İki can, haince alınmıştı. İki anneye ulaşmak üzereydi acı haber. İki ocağa ateş düşecekti. Ve hiçbir sözcük, o yangını södürmeye yetmeyecekti.
O gece kimse bilmiyordu. Bu acı, sadece iki ocağa ateş düşürmekle kalmayacaktı. İki günü birbirine bağlayan o kara gecenin ardından, gün ağırırken acı tüm hastaneyi hakimiyeti altına alacaktı.
Koridorlar, ağır adımlarla yürüyen hemşirelerin ve doktorların sessizliğiyle doluydu. Her köşede bekleyiş, her yüz ifadesinde endişe vardı. Zaman, yavaş ve ağır akıyor; nefesler boğuklaşıyordu. Hepsinin son umutları hala ameliyathanede olan iki askerdi. Sabahın ne getireceği belli değildi. Ya yüreklere bir kez daha kor düşürecek, ya da umutlandıracaktı.
Orhan albay hastane koridorunda ki koltuklardan birine oturmuş bekliyordu. Bu timin kurulduğu zamanı bilirdi. Üst mevkilerle beraber oluşturmuştu Kamer’i ve şimdi gözünün önünde dağılıyordu. Üzülüyordu... onun da acısı vardı. Evlat derdi her birine. Olmayan çocuklarıydı onlar ama şimdi hepsini kaybediyordu. Elinden beklemekten başka hiçbir şey gelmiyordu ve bu onu mahvediyordu. Saatler birbirini kovalarken ameliyathaneden haber gelmemişti. Biricik kızı Bige de uyutuluyordu. Bir Akif’i vardı yanında ama onun ruhu buralardan çok uzaktaydı. Tek kelime bile etmemiş, öylece oturmuştu.
Albay daha fazla dayanamazken oturduğu koltuktan kalkarak yürümeye başladı. Askerlerinin yanından uzaklaşarak, yalnız başına kalmak istedi.
Bige... her şeyden habersiz huzursuz bir uykuda uyuyordu. Gözlerini o karanlıktan açtığında yaşayacağı felaketler onu bekliyordu. Kamer onun için her şeydi. En önemlisi ailesiydi. Yıllardır aynı timde, omuz omuza görevlere çıkmış, her zaman birbirlerinin yanında olmuşlardı. Kamer onun canıydı... Bir insan canı olmadan yaşayabilir miydi?
Bige sert bir kadındı. Ama tim onun bütün duvarlarını indirmişti. Bir onlara nazı, niyazıydı. Bir onlara... Uyandığını da duyacaklarını kaldıramayacaktı. Eski üsteğmen geri gelecekti. Karargaha kök söktüren komutan dönecekti.
Yaşayacakları kaderine çoktan çizilmişti. Yeni bir yolculuğa çıkacaktı tek başına. Engebeli uzun yollardan geçecekti. Kimi önüne taş koyacaktı, kimi onu düşürmeye çalışacaktı. Ama asıl her şey gecenin kendini aydınlığa bırakmasıyla ortaya çıkacaktı.
***
3 SAAT SONRA
Gözlerimi birkaç kez kırpıştırmanın ardından yavaşça araladım. Ancak irislerime hücum eden yoğun ışıkla birlikte hemen kapattım. Kulaklarıma dolan düzenli adım sesleri eşliğinde hareketsizce bekledim. Zemini titreten o sert ritim... Odanın içinde askerler vardı. Gözlerimi tekrar açtığımda ışığın kaybolduğunu fark ettim. Birkaç saniye boyunca tavana bakarak, uzun süredir kapalı olan gözlerimi yavaşça aydınlığa alıştırmaya çalıştım.
Bakışlarım kısa bir süre sonra bulunduğum yerde gezinmeye başladığında kendimi bir hastane odasında buldum. İçeride Akif abi ve birkaç asker daha vardı. Onlar bana dikkatle bakarken , ben hareketlerimi umursamadan kolumdaki serumu tek hamlede çıkardım. Yataktan hızla kalktım , kimsenin tepki vermesine fırsat tanımadan odadan çıktım.
Koridorda gördüğüm asker kalabalığının arasından hızla yürümeye başladım. Beni gören askerler refleksle esas duruşa geçiyor , ardından bana şaşkın bakışlar atıyorlardı . Şaşkınlıkları yerindeydi ; çünkü ben , askerlerimin karşısında hiçbir zaman yıkılmış bir halde görünmemiştim. Elimden geldiğince gözlerimdeki buğuyu bastırmaya çalışarak koridorun sonuna doğru ilerledim.
Orhan Albay ve bir doktor , ameliyathanenin önünde ayakta konuşuyordu. Tam o anda doktorun sesi duyuldu :
“Maalesef Melih Karasu ve Alpay Akbora’yı kaybettik. Başınız sağ olsun.”
Başınız sağ olsun...
Kaybettik...
Bugün aynı yürekten ikinci bir feryat daha kopmuştu. Bu feryat , “ailem” dediğim dört asker içindi.
İki dudağımın arasından yükselen çığlığa engel olamadım. Belki de olmak istemedim. Üzerimdeki bakışların attığım çığlıkla tamamen bana çevrildiğini biliyordum. Ama ilk kez , kimsenin bakışlarını umursamadım. Herkesin gözünün önünde yıkılmama izin verdim.
Ben Bige Çetiner.
Sert , yıkılmaz olan komutan kimliğimi ilk kez ayaklar altına aldım. Askerlerimin karşısında , ilk kez güçsüzlüğümü gösterdim.
Ben Bige Çetiner...
Ailem dediğim o dört adam için bu gece feryadımla , gözyaşımla , kalbimle haykırdım.
Ayakta duruyordum. Ama içimde... İçimde dört canın ağırlığıyla dizlerim çoktan yere çökmüştü. Bir tarafım bağırıyor , bir tarafım susturuyordu beni.
Gözlerimin önüne Efe’nin o şapşal gülüşü geldi. İbrahim’in her şeyin ortasında yaptığı boş şakalar... Melih’in gözlüğünü düzeltirken bile taşıdığı ciddiyet... Ve Alpay... Beni en çok sinirlendiren ama en çok koruyan o bakış...
Şimdi hepsi , sustular. Ve bu sessizlik , bir kurşun kadar ağır geldi.
Kalbim , göğüs kafesimi delip geçecek gibiydi. Bir ara nefes alamadığımı fark ettim. Göğsüme bastırdım. Yalpaladım. Ayakta kalmak , o an savaşmaktan daha zordu.
Orhan Albay bir şeyler söylemek için yanıma yaklaştı. Ama bir adım daha atarsa , olduğum yere çöküp kalacaktım. Ellerini kaldırdı , durdu. O bile beni sarmaya cesaret edemedi.
Koridorda sessizlik vardı ama duvarlar haykırıyordu sanki. Bu kadar acıyı , bu kadar kanı daha ne kadar taşıyabilecekti bu bina? Birden bir görevli , sedye taşıyan hemşireye yol verdi. Geçen sedyenin üzerindeki kan lekesini gördüm. Gözüm istemsizce kaydı.
Sen askersin Bige. Yıllardır dağlar senin yuvan. Kan her gün gözünü açıp , kapattığın o leke.
Bakarsam parçalanacağımı biliyordum ama buna rağmen baktım. Gözlerimin hedefi sedyeden düşmüş kanlı eldi.
Ayaklarım titredi. Tutunacak bir yer aradı ellerim. Ve aynı anda kalbimden bir parça daha koptu.
Ayakta kalabilmek için tüm gücümü toplamaya çalıştım. İçimde binlerce fırtına kopuyordu. Bedenim ruhuma yetişemiyordu. Kalbim hızla çarpıyor , içeriden biri göğüs kafesimi yumrukluyor gibiydi. Nefesim boğazımda düğümlendi. Gözlerim bir anlığına karardı. Yutkundum ama boğazımdaki yumru beni zorladı.
Sedye önümden geçip giderken , ellerim yumruk oldu. Tırnaklarımı avuç içime geçirdim. Acı , benim kaçış yolumdu. Ama yaşadığım kayıplara yetmedi. Sedyeden düşen el gözümün önündeydi.
Bir uğultu sardı etrafı. Koridor... Albay’ın sesi... Ayakta duran askerler...Hepsi gözümde birer silüete dönüştü. Renkler dağıldı. Sesler boğuklaştı.
Ayaklarım titredi. Bir adım geriye gittim. Bir adım daha... Sonra bedenim pes etti. Dizlerim yerle buluşurken son hatırladığım şey , yerdeki seramiğin buz gibi soğukluğuydu.
~
ÖLÜM...
İki hece , bir kelimeydi.
Yazılışı ne kadar kısa ve kolaysa , gerçeği bir o kadar acı ve zordu.
Yediğim sakinleştirici ler ve serumlar yüzünden beynim donuklaşmış gibiydi. Yatmakta olduğum hastane yatağında, bembeyaz ve bomboş tavana uzun süredir bakıyordum. Tavandaki her bir çizgi, beynime kazınmış gibiydi.
“Bige komutanım.”
Birileri bana sesleniyordu , fakat gözlerimi tavandan başka bir yere çeviremiyordum. Dünyadan , herkesten kendimi soyutlamıştım.
“Bige komutanım , ailelerin evine gidecekler. Eğer iyi değilseniz-”
Gözlerimi hızla tavandan ayırıp yatakta oturur pozisyona geldim. Kolumdaki serumu , nazik olmayan hareketlerle çıkarıp kenara attım. Bakışlarım odada ki askerlere kaydırmadan doğrudan bana seslenen Ertan’a yönelttim. Tek kelime etmeden sadece gözlerinin içine baktım.
Hiç konuşmama rağmen, bakışlarımdan ne demek istediğimi anlamıştı. Ve tam da istediğim gibi içimden geçirdiklerimi tercüme etti.
“Albay’a bildiriyorum komutanım ,” dedi ve hızla selamını verip odadan çıktı.
Onun odadan çıkmasının hemen ardından , ben de içimde birikmiş ağırlıkla hastane yatağından doğruldum. Ayaklarım yere değer değmez , kapıya yönelip kolunu indirdim. Bu odada daha fazla kalmak istemiyordum. Aslında yalnızca bu oda değil , hastanenin genel havası bile üzerime basıyor gibiydi. Çocukluğumdan bu yana hastaneleri hiçbir zaman sevemedim.
Nedensiz bir huzursuzluk değil bu ; her gelişimde bir acı , bir eksilme , bir kara haber karşılar beni. Sanki hastane kapısından her giriş , hayatımdan bir parça daha götürüyordu. Ve her seferinde daha da eksiliyordum.
Askeri okuldayken tıbbi eğitimler almış , acil durumlara nasıl müdahale edileceğini ezberlemiştim. Belki de bu yüzden hastaneye ihtiyaç duymamak içine elimden geleni yapardım. Kendi yaralarımı hep kendim sarmayı tercih ettim. Kanayan yaralarımı kimseye açmadım. Kendimi ,fiziksel ve ruhsal bütün acılarımı kapattım. Yaşanmışlıklar insanı her zaman olmadığı biri yapardı. Bende buna mecbur bırakılmıştım.
Kapıdan çıktığım anda serin ve hastaneye özgü antiseptik kokularla dolu uzun hastane koridorunda gözlerimi gezdirdim. Bu katta sivile dair hiçbir iz yoktu. Her köşe başında ya bir asker ya da beyaz önlüklü bir doktor vardı. Adım attıkça postallarımın yere vuran sert tınısı , koridorda yankılandı.
Adımlarım hızlandıkça ses daha da belirginleşti. Koridordaki askerler , beni fark edip esas duruşa geçtiler. Sert bakışlarımla ilerleyip içlerinden birinin önünde durdum.
“Asker! Orhan Albay nerede?” dedim , sesimde alışıldık komutan sertliği vardı.
Asker tam cevap vermek üzereyken , koridorda gür bir ses yankılandı.
“Üsteğmen!”
Orhan Albay’ın her şeyi bastıran bariton sesiyle birlikte hızla arkama döndüm ve selam duruşuna geçtim.
“Rahat , Üsteğmenim. “
“Albayım , şehit evlerine ben de gelmek istiyorum.”
Şehit evlerine tim komutanı ve üst rütbeliler giderdi. Ama timden geriye sadece Akif abi ve ben kalmıştık. Kamer timi artık yoktu. Dağılmış , küllenmiş, geriye yalnızca sessizlik ve acı kalmıştı.
“Son kez.” dedim sessizce.
“Gitmeden son bir kez görebilir miyim?”
Orhan Albay bir baba şefkatiyle omzuma dokundu. Dudaklarım belli belirsiz titremeye başladı. Ağlamamak için kendimi zor tutuyor , boğazımdaki düğümü bastırmaya çalışıyordum.
“Veda et,” dedi.
İki kelime...
Söylenmesi kolay , taşıması dayanılmazdı.
Tam o an yanımıza gelen görevliye selam vererek Albay’ın yanından ayrıldım. Sessiz koridorda görevliyle birlikte yürürken , ileride duvarda gördüğüm yazı tüylerimi diken diken etti.
Morg.
Kapıyı ittiğim anda üzerime çarpan soğuk hava bir ürperti gibi vücuduma yayıldı.
Soğuktu.
Çok soğuktu.
Gözlerimde saatlerdir direnen yaşlar , artık pes etmişti. Yanağımdan usulca süzülmeye başladılar. Görevli , morg kapısını açtığında karşıma çıkan yüzle birlikte boğazımdan bastırılmış bir hıçkırık kaçtı.
Morarmış dudakları , bembeyaz yüzü... Karşımda yatan beden Efe’ye aitti.
Bir an için her şeyin sadece kötü bir kabus olduğunu düşündüm. Birazdan Efe yerinden kalkacak , o neşeli gülümsemesiyle “Şaka!” diye bağıracaktı.
Ama kalkmadı.
Hareket etmedi.
Sadece yattı...
Dudakları daha da mora dönmüştü , yüzü soluk ve bembeyazdı. Üşüyordu. Yapamazdı ki o , hep üşürdü zaten...
“E-Efe...”
Sesim boğuk , yırtık ve kısıktı. Boğazım yanıyordu artık. Kelimeler çıkmıyor, içim sadece acıyla titriyordu.
Efe’nin buz kesmiş yüzüne bakarken aklımdan geçen binlerce düşünce boğazımı düğümlüyordu. Neşesiyle herkesin yüzünü güldüren o çocuk , şimdi ruhsuz bir beden gibi karşımda yatıyordu.
Sessizlik... Daha önce hiç bu kadar nefret etmemiştim ondan.
Arkamdan gelen adım seslerini duyunca döndüm. Akif Abi’ydi. Sessizce yanıma geldi, hiçbir şey söylemeden gözlerini Efe’ye dikti. Görevli morg kapısını kapattı. Arkama döndüm. Derin bir nefes aldım ama ciğerlerime dolan hava acı vericiydi. Tam geri dönecekken Melihin yüzüyle karşılaştım. Operasyon öncesi Aysu’ya evlenme teklif etmişti. Dönüşte isteme olacaktı. Ama şimdi o beyaz çarşafın altında hareketsizce yatıyordu.
Herkese rağmen , engellere rağmen kavuşacaklardı. Ama olmadı.
Dizlerimin gücünü kaybetmiştim. Kendimi yere bıraktım.
İlk keşke mi geçirdim o an içimden. Keşke onun yerine orada ben yatıyor olsaydım. Kaybedecek hiçbir şeyim yoktu, kalmamıştı. Bir canım vardı; o da gitmişti.
Sol elimi ağzıma bastırdım , sesim duyulmasın istedim. Gözlerim buğulanmış , bedenim titriyordu. Dizlerimi karnıma doğru çekip yüzümü ellerimle kapattım.
Dakikalar boyunca yüzümü sakladığım bacaklarımdan ayırmadım. Yüzleşmeyi ertelemek istedim. Belki o zaman kalbimin sızısı geçer sandım. Bir süre kendime gelebilmek adına saklandığım kozamdan çıkmadım. Kafamı kaldırdığım an gözlerim farklı bir yüzle karşılaştı. Duvardan destek alarak kalktım. Zorla attığım birkaç adımın ardından bedenim Akif Abi’nin yanındaydı.
Gözlerim tekrardan yatan bedene çevrildi. İbrahim... Tam bir Ankara çocuğuydu. Her sözüyle , her hareketiyle “Ben Ankaralıyım!” diye bağırırdı. Şimdi sessizdi. Tıpkı diğerleri gibi...
Her zaman gülecek bir şeyler bulurdu İbrahim. Kendi güldüğü gibi bizi de neşelendirirdi. Ama bu sefer soğuktan morarmış dudakları düz bir çizgi halindeydi. Gözlerim yüzünde gezerken birkaç adım geriledim o an sırtımda bir el hissettim. Kafamı yan döndürdüğümde göz göze geldik. Sessiz bir anlaşmaydı bu.
Kahvelerim morga geri döndüğünde görevli kapatmıştı. Geriye son bir beden kaldı. Alpay.
Adını düşündüğümde bile içimde yankılanan kırgınlık beni sarstı. O morgun açılışıyla bir hesaplaşma başlayacaktı yüreğimde. Görevli bedenini tamamen kaplayan torbayı yüzü gözükecek şekilde araladı. Titreyen bacaklarım odadan çıkmak isterken , yüreğimde ki kendimle olan hesaplaşmam çoktan başlamıştı. Ona bunu borçluydum. Arkamı dönüp gidemezdim; çünkü o bu vedayı hak eden bir adamdı.
Paytak adımlarım beni ona yaklaştırırken Akif Abi’nin güven dolu elinin sıcaklığı sırtımdan ayrılmıştı. Soluğu tam yanında aldığım da elim buz gibi olan yanağına tutundu.
Sararmış buz tutmuş yüzü , beyaz teniyle iç içe girmiş dudaklarını görmem içimde bir yerlerin parçalanmasına sebep oldu. “Özür dilerim.” dedim, sesim neredeyse duyulamayacak kadar kısık çıkmıştı.
Keşke bu özrü soğuk bir morgun ortasında değil , gözlerinin içine bakarak söyleyebilseydim.
Etrafımdaki herkes silindi ; soğuk hava , morgun sessizliği ve daha birçok şey artık benim için ifade etmez oldu. Artık onlar yoktu biz vardık. Sadece Alpay ve ben..
Bir kez daha yüzünde gezdirdim bakışlarımı. Yüzündeki bütün detayları tüm çıplaklığıyla gözümün önündeydi. Morarmış dudaklarının kenarındaki hafif çizgiler gülümseyişinin izleriydi. Her şeyini zihnime kopyalarcasına ona bakarken içimde bir yer sızladı.
Keşkeler geçti içimden bir kez daha. Söylenmeyen sözler, başlamadan biten sevgiler ve kavuşamamış hayatlar...
Kendimi biraz olsun vedalaşmak için hazırlarken duyduğum kapı ve adım sesleriyle bizi yalnız bıraktıklarını anladım. Biliyordu. Tim en başından beri biliyordu ve Akif Abi de Alpay’ın sevgisine veda etmesini istemişti.
Titreyen ellerimle , cesaretimi toplayarak ellerine uzandım. Soğuktu. İnsan bedeni , ruhu terk ettiğinde böyle buz kesiyordu işte. Parmaklarım onun parmaklarının üzerinden kayarken içimdeki boşluk büyüdü.
Artık konuşmalıydım. Düzensiz olan nefesimi toparlamaya çalışırken ,derin soluklar aldım. “Alpay,”
“Ben ne seni , ne de bana olan sevgini hiçbir zaman hakketmedim. Sen her zaman çok güzel seven bir adam oldun. Sevgini ben rahatsız olurum diye uzaktan yaşadın , içinde sakladın.” cümlelerimle bir damla yaş, yanağımdan süzülerek dudaklarıma ulaştı.
“Ben...senin sevgine karşılık veremedim. Denedim o güzel kalbini sevmek için her gece kendimle çatıştım ama sevmeyen kalp sevemiyormuş Alpay. Senin aşkına karşılık verememiş olabilirim ama sana değer veriyorum. Bunu yüzüne karşı söylemek o kadar istedim ki ama ümit etmenden korktum. Sana ümit vermemden korktum.”
Duraksarken derin bir nefes aldım. “Erlerden biri bana bir defter getirdi verdi... senin defterinmiş. “ Kelimeler dudaklarımın arasında zorla hayat buldu. Zordu. Çok zordu.
“Ben onları okudum.” derken gözlerimi cansız bedeninden kaçırdım. “Sen beni bana rağmen çok sevmişsin.”
Gözyaşlarım yerini hıçkırıklara bırakırken aklıma dolan anılarla gözlerimi kaçmak istercesine sımsıkı yumdum.
***
Dün Sabah, Hakkari
Devlet Hastanesi
Tim ameliyathaneye alınırken, hayatta kalan iki üye muayene ve pansuman işlemlerinden geçmişti. Hastaneyi rahatsız edici bir sessizlik sarmış, herkes çaresizce bekliyordu. Ameliyathaneye gireli çok olmamıştı ama koridordaki her yürek korkuyla çırpınıyordu. Zaman ağır akıyor , umutlar ise kopmak üzere olan ince ipi hayatta tutmak için çabalıyordu. Her geçen saat onları daha da umutlandırıyordu. Ameliyatın uzaması direndiklerini ve daha onlarla olduklarını işaret ediyordu.
“Bige komutanım,” Sessizliği bir askerin sesi bölerken bakışlarda onu bulmuştu. Bige kafasını zeminden kaldırarak önünde tekmil veren askere baktı. “Söyle Asker,” derken sesi oldukça ürkütücü çıkmıştı.
“Komutanım bu defteri size verilmem emredildi.” Dedi ve siyah deri kaplamalı orta boy olan defteri gösterdi. “Kim?” Defteri almak üzere elini uzatırken askerin cevabıyla eli havada kaldı. “Alpay Yüzbaşım.” Bige kendine gelmeye çalışırken defteri bir çırpıda aldı. Asker ona selam verip uzaklaşırken farkında değildi. Gözleri elinde tuttuğu o defterin üzerinde geziniyordu.
“Abi ben bir lavaboya gidip geleceğim.” dedi ama biliyordu oraya gitmeyecekti. Yalnız kalıp o deftere bakması gerekiyordu. Akif sadece başını sallarken bu onay ona yetmişti. Adımları merdiveni bulurken binanın en yukarı katına çıkmaya başladı. Terasa çıkıp hava almalı ve kendini bekleyen o deftere bakmalıydı.
Merdivenler son bulurken adımları gittikçe hızlandı. Bir an önce temiz oksijene ulaşmalı ve derin nefesler almalıydı. Aşağı da ne kadar güçlü durmaya çalışsa da patlak vereceğini ve nefese ihtiyaç duyacağını biliyordu. Şuan ise tam zamanıydı. Terasta kimse olmamasına rağmen en köşesine sindi. Ellerini demirliklere yaslarken , yüzünü gökyüzüne doğru kaldırdı. Derin uzun soluklu nefesler çekti içine.
Dakikalar dakikaları kovalarken biraz olsun kendine gelmiş ve deftere bakabilecek cesareti bulabilmişti. Hafif titreyen elleri defterin yüzeyine değdi önce. Korka korka kapağını açtı. İçindeki bilinmezlik kadını oldukça korkutuyordu. İlk sayfasına baktı. Bomboştu. Bir diğer sayfaya geçti. Gözleri siyah mürekkeple yazılmış cümlede oyalandı.
‘Biri var...Ne özlemekten yoruldum , ne sevmekten , ne beklemekten. Biri var... Bana aşkı tattıran , sevgiyi hatırlatan. Biri var... Bütün benliğimi ele geçiren.’
Eli bir diğer sayfaya kaydı. Karşısında yazılar vardı; sanki bir günlük, duygularını döktüğü bir defter gibiydi. Alpay niye ona vermesini istemişti? Şehit olacağını hissetmiş miydi?
‘’Bir çift göze aşık olursun ,sonra bütün gözlere kör’’ Ne güzel demiş Cemal Süreyya. Gözlerin kadın. Gözlerini gördüğüm an kalbim herkese kör olmuş.’
Her okuduğu cümleyle daha da bir çıkmaza giriyordu. Nefesi kesiliyor , soluduğu bir gram hava bile haram geliyordu. Bunlar... Bunlar çok büyük sözlerdi. Alpay bu deftere bütün sevgisini, bütün hislerini dökmüştü.
‘Aşkı tek kelimeyle anlat deseler “O” derim. Benim için aşk Bige’ydi. Aşkı kelimelere sığdıramazdın ; ne tanımlar , ne tarifler yetebilirdi. O , bazen bir bakışın içine gizlenir , bazen bir gülüşte filizlenirdi. Bazen yaraydı ,kanatırdı ; bazen merhemdi , iyileştirirdi. Ve sen, fark etmeden onun esiri olur , kendi kalbini ona rehin verirdin.’
Daha fazla dayanamazken iki eliyle yüzünü kapattı. Öylece bekledi. Okudukları , harf harf boğazına düğümleniyor , her cümle göğsüne taş gibi çöküyordu. Duvarlar sanki üzerine geliyordu. Nefes alamıyor ,aksine boğuluyordu. Kalbi ,kontrolsüzce çarpıyor ; damarlarında doluşan kaybolmazlık onu korkutuyordu. Yüreğindeki sızı onu yakıp , kül ediyordu.
Elindeki defterin kapağını çevirip kapattı. İki günde onlarca keşke diyeceğini bilmeden aklından geçirdi.
‘Keşke... keşke çıkan dedikoduların ardından görev yerimin değişmesi için tayinimi isteseydim. İşte o zaman Alpay sevgisini gerçekten hakkeden birini bulur ve onu severdi.’
Zihnime düşenleri bir bir yok ettikten sonra ona doğru birkaç adım attım. Elim , yumruk halindeki elini bulduğunda parmaklarını nazikçe açtım. Gözlerimin önüne serilen kolyeyle olduğum yerde kaldım. Parmaklarının arasından yavaşça çekip aldım, avuçlarımın arasına sığındı gümüş zincir.
Zincirin tam ortasında oval bir figür vardı ve üzerinde... krizantem.
Gözlerim , yaprakların ince ince işlendiği o çiçeğe takılıp kaldı. Krizantem, benim en sevdiğim çiçekti. Kolyeyi ikiye açtığımda içinde hiç beklemediğim bir şey gördüm. Alpay ve benim fotoğrafım vardı. Daha doğrusu timle çekildiğimiz bir fotoğrafın parçasıydı bu.
Hıçkıra hıçkıra ağlamamın etkisiyle şiddetle inip kalkan omuzlarımı sabit tutmaya çalıştım ; ama sadece çalıştım. Ben kaldıramıyordum. Ben... ben değildim artık.
Sert , acımasız , duygusuz komutan kimliğim yok oluyordu. Bige Çetiner değişiyordu. Kamer timi sayesinde eski halimden bir eser kalmamıştı. Buraya gelme amacım aklıma geldiğinde uzun uzun baktım Alpay’a.
Bu bir vedaydı. Bu hem Alpay’ı hem de Kamer’i son görüşümdü. Vedaları seven biri hiç bir zaman olamamıştım. Belki de korkmuş ve kaçmıştım. İlk defa birine , birilerine veda ediyordum. Eminim ki buraya gelmeseydim , onlara son kez bir veda etmeseydim kendimi borçlu hisseder hem de kendime çok kızardım.
“Bir gün , başka bir evrende yeniden tanışmak dileğiyle , Alpay Akbora.” diyen sözlerim dudaklarımdan döküldü. Veda... Veda zamanı gelmişti.
Yeniden görüşmek üzere , Kamer.
Tek bir cümleyle çok şey anlattım ben ona.
Biliyordum , o beni anlamıştı.
Her zaman da anlardı.
~
Morgun kapısı arkamdan kapandığında , içimde bir şeyler kapanmış oldu. Koridorun beyaz ışıkları gözlerimi yakıyordu ama asıl canımı yakan , biraz önce Kamer ile vedalaşmış olmamdı. Postallarımın zemine vuran sesi bile yabancı geliyordu bana... sanki ben değilim , başkası yürüyor.
Kapının önünde bir er bekliyordu. Selam verdi , eliyle yan tarafı işaret etti. Albay oradaydı. Yüzünde ifade yoktu ama gözleri... o gözler bu yükü defalarca taşımış olmanın izlerini taşıyordu.
“Bige , hazır mısın?” dedi. Kelimelerin ağırlığı mideme oturdu. Hazır mıydım? İnsan buna nasıl hazır olur ki? Bir eve gidip , “Artık yoklar,” demek... Yutkundum. Hazır olmasam dahi “Hazırım komutanım,” diye cevap verdim. Sesim çatladı ama o fark etmedi ya da fark etti , belli etmedi. Önünde duran dosyaları kapattı , birini bana uzattı.
“Adresler burada. Önce Akbora ailesine gideceğiz. Sonra diğerleri...” Gözlerim isimlerin üzerinden geçti. Her bir harf , tanıdığım yüzleri hatırlatıyordu. Beraber gülmüş , eğlenmiş ; omuz omuza durmuş , aynı gökyüzünün altında görev beklemiştik.
Yürümeye başladık. Koridorda bizi uğurlayan bakışlar vardı. Kimi başını eğdi , kimi bakamadı. Dışarı çıktığımızda rüzgar yüzüme vurdu. Soğuk değildi. En azından benim için. Yüreğimdeki yangın üşümeme izin vermiyordu.
Araca binerken albay bana döndü. “Karargaha geçiyoruz. Kendini toparla ve hazır ol. Hazırlanmak için sadece 20 dakikan olacak asker.” Kısa süre içerisinde karargaha gelirken kendimi bana ait olan kişisel odama attım. Temiz üniformalarımı hızla aldığım 5 dakikalık duşun ardından giydim. Saçlarımı aynanın karşısında örüp hemen postallarımın bağcıklarını sıktım. Tamamen hazır olduktan sonra odamdan çıkıp her ihtimale karşı kapıyı kilitledim. Sert , tok adımlarım koridorda yankılanırken geçen askerler selam veriyordu. Önceden olsa baş işareti ile selamlarını alırdım ancak şuan tek odak noktam vardı.
Bahçeye çıktığımda arabalar , rütbeli kişiler , sağlık çalışanları ve Akif Abi hazır bekliyorlardı. Bende yanlarına geçtiğimde hemen araçlara geçtik. Motor çalıştı ardından yola koyulduk.
‘Bir askerin en zorlu görevi nedir’ diye sorsalar , çoğu insan çatışmayı , pusuyu , sınır nöbetini söyler. Benim içinse en zor görev bir annenin , ailenin yüreğine ateş düşürmekti. Biz buna “şehit ailesine haber verme” deriz ; ama kelimeler bu yükün ağırlığını taşımakta aciz kalır. O an , kapının eşiğinde dururken omzunda sadece üniformanın değil , koskoca bir hayatın ağırlığını hissedersin. Çaldığın kapı ,artık eskisi gibi açılmaz ; içeriden gelecek her adım , her nefes , seni biraz daha ezer. O kapı açılır. Sonra bir ananın feryadı sarar mahalleyi , baba dik durmaya çalışır. Sağlık personelleri müdahale ederken , komutanın ağzından iki cümle çıkar.
‘Vatan sağ olsun,”
~
Aracın içinde , ellerim dizlerimin üzerinde kilitlenmişti. Parmaklarımı ne kadar sıkarsam sıkayım , titremesini durduramıyordum. Camdan dışarı bakıyordum ama gördüğüm sokaklar değil , geride bıraktığım morgdu. Oradaki sessizlik hala üzerimdeydi. Albayın sesi kulağımda yankılanıyordu : ‘Önce Akbora ailesine gideceğiz.’
Biz şimdi bir ocağa ateş düşürmeye gidiyorduk. Ateş... Öyle bir ateş ki , ne suyla söner ne zamanla. Sadece kül olur, ama hep orada kalır. Bana tanıdık olan o mahalleye girdiğimizde , hayat normal akıyordu. Çocuklar mevsime rağmen sokakta oynuyor , komşular pencereden kafalarını uzatmış sohbet ediyordu. Araçlardan çıkan motor sesiyle insanların odak noktası buraya kaymışken ,hepsi endişeyle yanıp kavruluyordu.
Sadece birkaç dakika sonunda araç durmuştu. Art arda indiğimizde gözlerim evi buldu. Bahçe kapısını açıp içeriye sırayla geçtik. Kapının önündeki saksılar karşıladı bizi. Mor menekşeler , sardunyalar... O an düşündüm ; birazdan bu evin rengi solacaktı. Yutkunamadım. Gözlerimi çiçeklerden çektiğimde albayın bakışlarıyla karşılaştım. Başımı hafifçe salladım. Kapıya ben vuracaktım.
Elim kapının tokmağına uzanırken , kalbim göğsümden çıkacak sandım. Kapı her açıldığında bir gülümseme bekleyen bu insanlar , bu kez gözlerinden hiç gitmeyecek bir acıyla karşılaşacaktı. Kapıya iki kez vurdum. Sesim çıkmıyordu , sadece tokmağın metale çarpan sesi yankılandı avluda. İçeriden ayak sesleri geldi... adımlar hızlı , aceleciydi.
Kapı aralandığında , karşımda annesi Zehra teyze belirdi. Ev kıyafeti üzerinde mutfak önlüğü vardı , saçları bir eşarp ile bağlanmıştı. Yüzünde yorgun ama huzurlu bir ifade... ta ki gözleri yüzümden üniformama takılana kadar.
O an nefesi kesildi , elleri kapının kenarına sıkıca tutundu. Gözleri hızla yüzümde gezindi , albayın geride durduğunu gördü. Kalbi anladı , ama aklı o düşünceyi reddetti.
“Bige kızım , Alpayım yaralandı da onu mu haber etmeye geldiniz?” dedi fısıltıya yakın sesle. Kabul etmek istemiyordu. Oğlunun şehit olmasını duymak istemediği için her şehit annesi gibi başka düşüncelere sığınıyordu. Konuşmak istedim ama kelimeler boğazımda düğümlendi. Zehra teyze bana bakmaya devam ederken arkasından eşi Çetin amca geldi. O da ne olduğunu anlamıştı. Zoraki yutkundum , nefes almaya çalıştım. Bunu söylemek çok zordu ama yapmak zorundaydım. Protokol gereği beni tanımalarına rağmen öncelik kendimi tanıttım.
“Ben... Kamer timinden üsteğmen Bige Çetiner,” benim konuşma biçimimle göz bebekleri büyüdü. “Ne oldu?” diye sordu , sesi titriyordu. Sorduğu sorunun cevabını biliyordu ama bunu benden duyana kadar kabullenmek istemiyordu. Gözlerimi bir an kapadım , açtığımda yaşardığı için parlayan gözlerine baktım.
“Maalesef... oğlunuz, Alpay Akbora görev sırasında şehit oldu.”
O an zaman durdu. Kadın bir adım geriye attı , ellerini havada araladı , sonra dizlerinin üzerine çöktü. Sesi önce çıkmadı , sonra hıçkırıklar avluyu doldurdu.
Arkamızdan bir sürü sesler yükselmeye başladı. Ateş ocağa düşmüştü. Albay yana geçti , ben ise Zehra teyzenin yanına çömeldim. Sağlık personelleri hemen onun yanına gelip müdahale etmeye başladılar. Bense sessizce yanında bekledim. Ağzımdan tek kelime çıkmadı çünkü ne desem eksik kalacaktı. Bazı acıların kelimesi yoktu ve biz tam o andaydık.
Çetin amca hala ayakta durmaya çalışıyordu ama dizleri titriyordu. Sağlık personelinin Zehra teyzeye yaptığı müdahaleyi izlerken , ellerini yumruk yaptığını gördüm. Gözlerinden yaşlar akıyordu. Bir süre sonra Zehra teyzenin nefesi biraz düzene girdi , ama bakışları bomboştu.
“Daha birkaç gün önce konuşmuştuk,” dedi fısıltıyla. “Bana ‘anne az kaldı, yakında geleceğim yanınıza’ demişti...” sesi giderek inceldi , en sonunda bir nefes gibi kayboldu.
Zehra teyze aldığı sakinleştirici etkisiyle uykuya dalarken , onu içeriye dinlenmesi için götürmüşlerdi. Arkasından bizde evin içine geçtik. Salonun ortasında , sehpanın üzerinde Alpay’ın ailesiyle olan fotoğrafları , gençlik anıları ve üniformasıyla çekilmiş bir sürü çerçeve vardı. Onun üniformalı fotoğrafı görevdeki son anılarımızı getirdi aklıma. İçimden bir şeyler koptu , ama o kopuşun sesini sadece ben duydum.
Haberi duyan herkes eve dolmaya başladı. Her gelen ‘Başınız sağolsun’ diyordu , ama bu sözler duvarlardan geri dönüyordu.
Ben köşede sessizce duruyor , gerektiğinde yardımcı oluyordum. Gözlerim koltukta otururken her defasında kapıya kayıyor , her an onların gelmesini bekliyordu. Koltukta otururken Çetin amca yanıma yaklaştı. “Kızım,” dedi. “Oğlumun yanında mıydın?” Başımı yavaşça salladım. “Yanındaydım... son anına kadar.” Daha fazlasını söyleyemedim. Çünkü bazı görüntüler anlatılamazdı. İnsanın anlatmaya dili dönmezdi. Sadece sessizlik isterdi. Anlayana sessizlik çok şey ifade ederdi.
O gün içinde kaç şehit evine daha gittik... Hiçbiri kolay değildi. Zaten ölüm ne zaman kolay olmuştu ki? Her kapının önünde aynı sessizlik , aynı burukluk , aynı hüzün... Bir anne babanın gözleriyle buluştuğumda , kelimeler boğazımda düğümlendi. Ne desem eksik , ne desem teselli olmayacaktı. Yutkundum , ama yutkunmak yetmedi.
Her evin içinde farklı fotoğraflar , farklı anılar , farklı hayatlar ve duygular vardı. Kimisi duvara asılmış üniforma fotoğrafına bakıyor , kimisi boş duvara bakıyordu. Efenin annesi , titreyen elleriyle oğlunun çocukluk albümünü göstermişti. Tek tek her bir anıyı anlatmıştı. Gözlerinden akan yaşlar birikmişlik gibiydi.
Her kelimesinde içimde bir şeyler kırıldı. İnsan , kaç kere kırılınca tamamen dağılır , bilmiyorum. Ama ben , o gün biraz daha eksildim.
Teğmen İbrahim’in evinden çıkarken dedesi elini omzuma koymuş , beni durdurmuştu. ‘Vatan sağolsun’ demişti titreyen sesiyle. O an içimde bir şeyler koptu.
Dört eve ateş düşmüştü. Onlarla beraber benim de yüreğim parçalanmıştı. Her kapıdan çıkarken aynı his boğazıma düğümlendi ; arkamı döndüğümde , geride bıraktığım sessizlik hep aynıydı.
~
Omuzlarımda taş gibi bir ağırlık vardı. Adımlarım , sanki toprağın derinlerine batıyordu. Her nefeste ciğerlerim yanıyor , boğazımdaki düğüm büyüyordu. Bugün gökyüzü de mateme uymuştu. Kurşuni bir renge bürünmüş , güneş bulutların arkasına saklanmıştı.
Yol kenarındaki kalabalığın içinden ilerlerken , kalbimin göğsüme sığmadığını hissediyordum. Her adımda içimde bir şeyler kopuyor , ayaklarım beni taşımakta zorlanıyordu.
Askerler tarafından getirilen tabutlar yan yana dizili olan taşlara konuldu. Her birinin üzerinde dalgalanan bayrak , bana hem onur hem de tarifsiz bir acı veriyordu. Onlara doğru yürüdüm. Yanlarına yaklaştıkça kahkahalarımız, hüzünlerimiz , anılarımız birden bire zihnimde canlandı. Boğazıma oturan düğüm yüzünden nefes alamaz oldum.
Her birinin ailesi başucundaydı. Babalar sessizce acılarını akıtırken , anneleri feryat döküyor , yarenleri titrek elleriyle tabutunu okşuyordu. Hepsinin gözüne acı oturmuştu. Daha fazla adım atamadım. Öylece orada kaldım. Herkesin gözünde yaş vardı , ama benim gözlerimden dökülenler sadece yaş değil , yapacaklarımdı. “Vatan sağ olsun” dedim dudaklarımı zorlayarak... Bu söz , yüreğimdeki fırtınayı durdurmaya yetmiyordu. Ama onlar , bu vatan için şehit olmuştu. Onların bana geride bıraktığı miras ise intikamdı.
İmamın sesi yükseldi , dualar okundu , helaller alındı. Toprağın ilk küreği tabuta düştüğünde , göğsümün içinde koca bir boşluk açıldı. Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. Onlar toprağın altına konulduktan sonra yavaş yavaş herkes dağıldı , ama ben kalakaldım. Tabutların yerini artık toprağın altındaki o sessizlik aldı.
Elimi kalbime koydum. “Gittiniz... ama canım sizinle beraber toprağa gömüldü.” dedim içimden. Ayaklarım geri adım atmak istemedi. Oysa biliyordum , gitmek zorundaydım. Onların yokluğuna alışmak zorundaydım. Ama nasıl?
O gün , sadece dört canı değil , kendi canımı da uğurladım. Her adımda içimde bir parçam eksildi , her nefeste biraz daha yıkıldım. Gözlerimde biriken yaşlar , söylenecek sözleri boğazımda düğümlüyordu. Kalbim , artık asla eskisi gibi atmayacaktı. Hep eksik olacaktım ; çünkü bazı kayıplar vardır , hayatın en derin yaralarını açar insana.
Ve ben , o gün ; yalnızca dört evin değil , kendi dünyamın da kapısını sonsuza dek kapattım.
Vatan sağ olsun...
❤️🩹
Zaman buldukça wattpad'te ki bölümleri buraya da yükleyebilirim. Şimdilik giriş ve ilk bölümle idare etmek zorundayız.
Hafta sonu ikinci bölümü de geçiririm ama daha sonrasında bir daha ne zaman bölümlerin düzenlenmiş hali gelir bilmiyorum.
Yarın son sınavımdan sonra serinin ikinci kitabına başlayacağım çünkü.
Zamanım olursa da burada pek aktif olacağımı sanmıyorum.







