6.Bölüm
Elveda Çocuklum
Diana bu gün gidiyordu Alp çok üzgündü Sabah güneş henüz dağların ardından yükselirken Alp erkenden evden çıktı. İçinde garip bir sıkıntı vardı. O günün geleceğini haftalardır biliyordu ama yine de inanmak istemiyordu. Sokaklar her zamanki gibiydi; taş evler, sabahın serinliği, uzaktan gelen horoz sesleri... Fakat Alp'e göre her şey biraz daha sessiz, biraz daha renksizdi. Diana onu her zamanki köşede bekliyordu. Boynunda fotoğraf makinesi asılıydı. Yüzünde gülümseme vardı ama gözleri üzgündü.
Alp baktı “Günaydın Azul son kez senin fotoğrafını çekim” dedi
Alp gülümedi ve tulaların üsüne oturdu. Diana onu çekti. Alp ayağa kalktı sokakta dolaşmaya başladılar futbol sahası tanıştıkları yer ağaç ev tüm mekanlar Diana’nın içi sıkıldı bu gün çok kötü bir gündü mutlu olmaya çalışıyorlardı ama imkansızdı. Alp bile yeni fark etmişti Diana’ya bağlndını fark etmemişti ama aslında yedi aydır arkadaşlardı beliki o yüzdend. Parka gitiler birlikte Alp ve Diana salınca bindiler ve salanmaya başladılar
“Beni unutmasın dimi Azul” dedi
Alp baktı “Unutmam Prenses söz veriyorum”
Diana hafifçe gülümsedi. O gülümsemenin içinde hem mutluluk hem de büyük bir hüzün vardı. Yavaş yavaş öğlen olmaya başladı. Diana'nın evine gittiler. Diana odasına çıkıp eşyalarını toplamaya başladı. Dolabındaki son kıyafetlerini katlayıp valizine koydu. Masasının üzerindeki birkaç küçük eşyayı da dikkatlice çantasına yerleştirdi. Son kez odasına baktı. Annesi ve babası da hazırlandı. Hep birlikte evden çıktılar. Diana'nın babası yürürken Alp'in yanına geldi. Hiçbir şey söylemeden başını okşadı. Alp başını eğdi. Birlikte tren istasyonuna doğru yürümeye başladılar. Taş sokaklarda yankılanan ayak seslerinden başka hiçbir ses yoktu. Hiçbiri konuşmuyordu. Her adım onları vedaya biraz daha yaklaştırıyordu. Yavaş yavaş tren garına yürüdüler havada vedayı anlatan bir soğukluk vardı belki de Alp öyle hissediyordu. Diana trene bindi cama koştu “ Seni çok özlicem Azul” dedi Alp hafiçe el saladı. Tren uzaklaştıkça Alp içi sıkkılmaya başladı. Yavaşça eve gitti
“Hoş geldin kuzum Diana’yı uğradın” dedi annesi
Alp üzgündü Alp annesi Alp başını okşadı ve hafifçe öptü “Üzülme kuzum” Alp annesine sarıldı ve hafifçe gülümsedi. Oturma odasına girdi ve televizyonu açtı. Annesi mutfaktan hazırladığı meyve tabağını getirip önüne bıraktı.
"Ye biraz." dedi gülümseyerek.
Alp başını salladı.
"Tamam anne."
Televizyonda çizgi filmler ve akşam haberleri sırayla devam ediyordu. Ama Alp'in aklı ekranda değildi. Arada bir cebinden Diana'nın verdiği fotoğrafı çıkarıyor, birkaç saniye bakıp yeniden dikkatlice yerine koyuyordu. Akşam yemeğini hep birlikte yediler. Babası gün içinde yaşadıklarını anlatıyor, annesi arada gülümsüyordu. Alp ise sessizdi. Eskisi kadar konuşmuyor, çoğu zaman sadece dinliyordu. Yemekten sonra odasına geçti. Yatağının yanındaki masaya, Diana'nın fotoğrafını ve peluş köpeğini koydu. Bir süre pencerenin önünde oturup yıldızları izledi.
"Şimdi acaba nerededir?" diye düşündü.
O gece gözlerini kapatı. Günler yavaş yavaş geçmeye başladı. Bir hafta olmuştu. Köy yine aynı köydü. Sokaklar aynıydı. Ağaç ev yerindeydi. Parkta çocuklar yine oynuyordu. Ama Alp'e göre hiçbir şey eskisi gibi değildi. Her sabah okula gidiyor, derslerini dinliyor, sonra sessizce evine dönüyordu. Eskiden okul çıkışında Diana'yla yürüdüğü sokaklardan. Babası bunun farkındaydı sokakta dolaşırken bir tahta dük yanı dikkatini çekti yaşlı adamın tahtadan oyma eşyalarına baktı tahta kemanlar saatler gemiler arabalar. Alp babasının yanına gitti. Babası Alp'in boyuna eğildi ve cebinden küçük bir tahta kuş düdüğü çıkardı.
"Bunu sana aldım oğlum." dedi.
Alp düdüğü iki eliyle aldı. Gözleri parladı. Hafifçe üfledi. Düdükten küçük bir kuş sesi yükseldi. İlk defa o gün yüzünde küçücük bir gülümseme belirdi.
"Çok teşekkür ederim baba."
Babası gülümseyerek oğlunun saçlarını okşadı.
Alp düdüğü cebine koydu. O gece onu yastığının yanına bırakarak uyudu. Ertesi sabah oldu. Alp okuluna gitti. Ders boyunca aklı başka yerdeydi. Sık sık cebindeki tahta kuş düdüğünü düşünüyor, Diana'nın vedasını hatırlıyordu. Zil çalınca çantasını aldı ve her zamanki gibi evine doğru yürümeye başladı. Sokağa girdiğinde garip bir sessizlik vardı. Kapılar açıktı. Kimse konuşmuyordu. Kalbi hızla çarpmaya başladı. Evin kapısını yavaşça açtı.
"Anne..."
Cevap gelmedi.
"Baba..."
Yine sessizlik... Oturma odasına girdiği anda olduğu yerde donup kaldı. Annesini...Babasını... Ve kardeşini gördü. Bir anda nefesi kesildi. Gözlerinden yaşlar boşalmaya başladı. Ne olduğunu anlamaya çalışıyordu ama olmuyordu. Titreyerek birkaç adım geri çekildi. Sonra ağlayarak dışarı koştu. Mahalle kıyamet kopmuş gibiydi. Anneler çocuklarına sarılmış ağlıyor, insanlar birbirlerine yardım etmeye çalışıyordu. Askerler sokaklarda koşuşturuyor, çevreyi güvenlik altına alıyordu. Birkaç asker yakaladıkları eşkıyaları götürüyordu. Kalabalığın içinden sürekli aynı söz duyuluyordu.
"Eşkıya saldırısı..."
Alp olduğu yere çöktü. Ağlamamak için kendini zor tutuyordu ama gözyaşları durmuyordu. Tam o sırada genç bir asker onun yanına geldi. Sessizce diz çöktü. Turuncu saçları ve ela gözleri vardı. Yüzünde yorgun ama sıcak bir ifade vardı.
"Hey... Hey... Geçti oğul."
Alp başını kaldırdı. Asker hafifçe gülümsedi.
"Adın ne senin, minik kahraman?"
Alp dudakları titreyerek cevap verdi.
"Adım... Alp."
Asker de başını salladı.
"Benim de adım Kaan."
Kısa bir süre sessiz kaldı.
"Evin nerede?"
Alp titreyen eliyle evini gösterdi. Kaan yavaşça ayağa kalktı.
"Hadi... Birlikte gidelim."
İkisi ağır adımlarla eve girdiler. Evin içi buz gibi sessizdi. Annesinin, babasının ve kardeşinin üzeri beyaz çarşaflarla örtülmüştü. Askerlerden biri tam Alp'in kardeşini götürmek için yaklaşırken Kaan elini kaldırdı.
"Bir dakika."
Alp sessizce odasına gitti. Masasının üzerindeki fotoğraf günlüğünü aldı. Diana'nın hediye ettiği peluş köpeği aldı. Babasının dün verdiği tahta kuş düdüğünü cebine koydu. Sonra yavaşça annesinin yanına geldi. Dizlerinin üzerine çöktü. Annesinin elini tuttu. Her zaman taktığı küçük bilekliği çıkarıp annesinin bileğine usulca taktı. Sonra aynı bilekliği kardeşinin bileğine de taktı. Başını eğdi. Artık gözyaşlarını tutamıyordu. Sessizce ağlamaya başladı. Dakikalar geçti. Kaan hiçbir şey söylemedi. Sadece küçük çocuğun yanında bekledi. Bir süre sonra Alp ayağa kalktı. Koşarak Kaan'a sarıldı. Kaan da onu sımsıkı kucakladı.
"Artık yalnız değilsin."
Alp hıçkırarak ağlamaya devam etti. Kaan onu askerî araca bindirdi. Alp peluş köpeğe, fotoğraf günlüğüne ve tahta kuş düdüğüne sımsıkı sarıldı. Ailesinden geriye ona kalan tek şey, o hatıralardı. Kaan, Alp'i yetimhaneye bırakmak zorunda kaldı. Onu evlat edinmeyi çok istedi. Ama evli olmadığı için buna izin verilmedi. Yine de Alp'i hiç yalnız bırakmadı. Her doğum gününde, her bayramda ve fırsat bulduğu her zamanda onu ziyaret etti. Yıllar geçtikçe Alp, Kaan'ı bir baba gibi sevmeye başladı. Fakat on sekizinci yaş gününe bir hafta kala acı bir haber aldı.Kaan görev sırasında hayatını kaybetmişti. Cenazesinde sessizce duran Alp, elindeki tahta kuş düdüğünü sımsıkı tuttu. O gün kendi
kendine,
"Galiba sevdiğim herkes gidiyor..."diye
Kaan’ın çok kimsesi yoktu tıpkı Alp gibi Kaan asker künyesini Alp verdiler Alp yirmili yaşlarına geldi gibi en büyük hayali asker olmuştu onunda kendi künyesi vardı artık ‘Alp Aslan’ kendine has üniformalıda vardı önündeki alem adında Azul yazmıyordu bunu kendi istemişti. Kolonun yanıda kan gurubu kırmızı iple yazılmıştı kendi künyesine babasının düdüğü Kaan künyesini taktı. Annesin ve kardeşin bilekliği takıyordu. Yirmi beş yaşında komutan oldu Komutan oldu gibi kendi Timi oldu çok hızlı yükselmişti ‘Gölge Timi’ di alemleri kurtu kan gurubu yazın altına alemi diktirdi diğer askerlerinde üstü öyleydi.