Sabah güneşi, ince tül perdelerin arasından odanın içine sızıyor, duvarlarda gezinen solgun ışık izleriyle evi usulca uyandırıyordu. Salonun köşesindeki eski dijital saat, boğuk bir bip sesiyle 07:00’ı gösterdi. Her şey olması gerektiği gibi ilerliyordu. Henüz… Banyonun kapısı aralandı. Ege aynanın karşısına geçti. Üzerinde gri bir tişört, elinde katladığı jandarma pantolonu vardı. Yüzüne baktı. Zaman, yüzünde çizgiler bırakmıştı. Kaşlarının ortasında yeni belirginleşmiş bir kırışıklık, gözlerinin altında uykusuz gecelerin gölgesi… Ama en çok da gözlerindeki ifade değişmişti. Sessizce bir şeyleri tartıyordu, farkında bile olmadan. Mutfaktan çaydanlığın ince tıslaması yükseliyordu. Zeynep’in mırıldandığı melodiyle karışan çatal-kaşık sesleri, evin sabah ritüelini tamamlıyordu. Hava dışarıda serindi ama içerideki sıcaklık, bir yuva hissi taşıyordu. Salondaki küçük koltuğa kıvrılmış Toprak, battaniyenin altından televizyona gözünü dikmişti. Ekranda zıplayan, parlak renkli çizgi karakterler uzayda koşuyor, gülüyor, birbirlerinden kaçıyorlardı. Gözleri ekrana kitlenmişti ama elleri battaniyeye sıkıca sarılmıştı. Ege salona geçti, oğlunun başına eğildi. Saçlarını karıştırdı, hafifçe gülümsedi. “Yine kahramanlar mı iş başında?” Toprak kafasını kaldırdı. “Bu sefer uzaylılar var, baba. Ama aslında kötü değiller.” Duraksadı. “Ama kimse onlara inanmıyor.” Ege’nin gülümsemesi silindi. Sanki o cümle içeride bir yere saplandı. “Kimse onlara inanmıyor…” diye tekrarladı içinden. Bir şeyleri hatırlatmış gibiydi. Neyi, kendisi de bilmiyordu. Mutfak masası hazırdı. Peynir, zeytin, domates… taze haşlanmış yumurtanın buharı hâlâ tabağın üstünde geziniyordu. Zeynep, saçlarını hızlıca toparlarken başını kaldırdı. “Bugün geç geleceksen bana önceden söyle. Toprak’la anneme geçelim diyorum.” Ege, masaya otururken bir lokma aldı. Karısının yüzüne baktı. Uzun uzun… Sanki son defa bakıyormuş gibi. “Bugün hiç geç kalmak istemem,” dedi. Sözler ağzından yavaşça çıktı. Ama sesi hafif titremişti. Sonra… bir ses. Yerin altından geliyor gibiydi. Boğuk, derin, kemikleri titreten bir uğultu. Bomba sesine benzer yüksek bir ses duyuldu. Ev bir anda sarsıldı. Tabaklar zıpladı, çatal-kaşık yere düştü. Tavana asılı avize ileri geri sallandı, metal parçaları tıngırdadı. Camlar çatladı kısa ve ince bir çizik, pencerenin köşesinden yukarıya doğru ilerledi. Zeynep bir çığlık attı. Toprak, korkuyla battaniyeyi üzerinden atıp babasına koştu. Küçük kolları Ege’nin beline dolandı. Tüm gücüyle sarılmıştı. Sarsılıyordu. “Baba, bu neydi? Ne oluyor?” Ege ellerini oğlunun sırtına bastırdı, koruyucu bir içgüdüyle eğildi. O anda salonun büyük penceresine yürüdü, Toprak hâlâ kucağındaydı. Manzara değişmişti. Gökyüzü… artık tanıdık değildi. Mavi yerini metalik bir griye bırakmış, doğu tarafında devasa bir kütle yükseliyordu. Simsiyah ve hareketsiz gibi görünüyordu, ama etrafındaki hava titreşiyordu. Varoluşla yokluk arasında salınan, tanımlanamayan bir şeydi bu. Kenarlarından kıvılcımlar gibi parlayan, ama sıcak değil soğuk bir ışık sızıyordu. Sanki uzayın kendisi bir anlığına yer değiştirmişti. Kuşlar, gökyüzünde dairesel bir çizgide bir an dondu; sonra biri, ardından diğeri düşmeye başladı. Hava ağırlaşmıştı. Zaman uzamış gibiydi. Televizyon kendiliğinden açıldı. Spikerin sesi karıncalıydı, arada kesiliyordu. Adamın sesi korkudan kısıktı. “…evet… bu… tanımlanamayan bir nesne… henüz resmi bir açıklama yapılmadı… halkın evlerinde kalması… öneriliyor…” Zeynep kapının eşiğinde donmuştu. Ellerini göğsünde kavuşturmuş, dizlerinin bağı çözülmek üzereydi. O sırada Ege’nin telsizinden cızırtılı bir ses geldi: “Tüm birimlerin dikkatine, herkes ‘İki Eylül Caddesi’ne gelsin…” Zeynep’in Gözleri Ege’ye kilitlenmişti. “Ege… bu… bu ne? Neler oluyor?” Ege, oğlunu yavaşça annesinin kollarına bıraktı. Yüzü solgundu ama kararlıydı. Ceketi askıdan aldı. Telsizini, kemerini, silahını taktı. Her hareketi hızlı ama kontrollüydü. “Gidiyorsun…” dedi Zeynep, sesi çatladı. “Gitme. Lütfen…” Ege başını eğdi. Gözleri doluydu ama bakışlarında bir karar vardı. “Beni çağırırlar. Hazır olmam gerek.” “Ben sensiz ne yapacağım?” “Ona göz kulak ol,” dedi Ege ve Toprak’a baktı. “Geri döneceğim.” Ama o söz… havada asılı kaldı. Hiçbir yere oturmadı. Çünkü o da biliyordu hiçbir şey artık eskisi gibi olmayacaktı. Belki her şeyi son görüşüydü Kapıyı açtı. Sabah rüzgârı yüzüne çarptı. Gökyüzü hâlâ oradaydı ama… Bu dünya artık o eski dünya değildi. Kapıyı açar açmaz, dışarının kaosu yüzüne çarptı. Hava yanıyordu sanki güneş görünmüyordu ama ışık hâlâ oradaydı, yalnızca… kırılmış gibi. Gökyüzü, fırtına öncesi gibi kapalı ve baskılıydı. Siren sesleri yankılanıyordu. İnsanlar sokaklarda çığlık çığlığa kaçıyordu. Bazıları düşüyor, bazıları başkalarının üstünden atlıyordu. Kaldırımlarda çocuklar ağlıyordu, yaşlılar çaresizce duvarlara yaslanmıştı. Sokak, bir savaş meydanına dönmüştü. Ve savaş henüz yeni başlıyordu. Ege telsizine sarıldı. “Birlik Timi, konum: Eylül Caddesi. Durum: kontrol dışı. Takviye istiyorum. Tekrarlıyorum kontrol dışı.” Cevap gelmedi. Telsiz sadece bir parazit sesi verdi. Boğuk, uğultulu… sanki başka bir frekansta başka bir şey fısıldanıyordu. Ege caddenin sonuna yöneldi. Gökyüzünde o dev kütle hâlâ dönüyordu—yavaş, tehditkâr ve gerçeküstü. Bir apartmanın çatısından, mor-siyah dumanlar yükseliyordu. İşte o anda… Köşeyi döner dönmez gördü. Bir yaratık. İnsan boyutlarında ama insan değildi. Deri değil, zift gibi bir dış kabuk… Kafası yok gibiydi ama hareket ediyor, görüyor, hissediyordu. Dört kolu vardı, her biri farklı bir yönde kıvrılmış, tırnakları jilet gibiydi. Bir çocuk kaldırımda tek başına kalmıştı. Ağlıyordu. Yaratık ona doğru eğildi dilin yerine dikenli bir uzantı, dudak yerine çatlamış, sert bir kabuk… Ege koştu. Tek kurşunla değil. İki, üç, dört… Canavarın gövdesine mermiler saplandıkça, koyu morumsu bir sıvı fışkırdı. Zemin bu sıvıyı emmedi kayganlaştı, parladı. Koku… ekşi, çürümüş bir metal gibiydi. Yaratık yere düştü. Ege yüzünü buruşturdu, çocuğa baktı. “TAMAM. Tamam, geçti. Gel buraya!” Kucağına aldı. Kalbi hızla atıyordu, çocuğun nefesi kesikti. “İğrenç bir şey… ne lan bu mor şey?” diye mırıldandı, yaratığın parçalanmış bedenine bakarken. Çocuğu en yakın binanın sığınağına taşıdı. İçeride birkaç kişi daha saklanıyordu. “Kapıyı içerden kilitleyin!” dedi. “Dışarı çıkmayın! Asla!” Yine telsize döndü. Ama bu sefer… başka bir ses. Fısıltı değil, Çığlıklar. Kurşun sesleri. Ve ardından bir bir, ekip arkadaşlarının isimleri… sustu. “Birlik Timi düştü.” Ege dışarı çıktı. Karanlık daha da yoğunlaşmıştı. Gökyüzündeki kütle durdu. Caddenin başında… bir siluet. Simsiyah cüssenin etrafında onlarcası vardı. Diğer canavarlar.Ege’ye yaklaşıyorlardı. Onu sarmalıyorlardı. Tam o anda, ortadaki yaratık liderleri— öne çıktı. Diğerlerinden farklıydı. Duruşu dik, hareketleri insanı andırıyordu. Gözleri yoktu ama Ege’nin gözlerinin içine baktı sanki. Bir anda… şekli değişti. Bedeni kıvrıldı, parçalandı, yeniden inşa edildi. İnsan formuna büründü. Simsiyah takım elbise, solgun ten, ifadesiz bir surat. Ve sesi… İnsan sesinden daha netti ama bir şey eksikti. Ruh... “Ailene yazık oldu…” Ege’nin boğazı kurudu. Gözleri karardı cümleleri kuramıyor gibiydi “Ne dedin?”dedi sesini yavaşça kısaltarak. Engova lideri, başını yana eğdi. Parmağını kaldırdı. Gözle görünmeyen bir sinyal gönderdi. Uzakta… bir patlama. Ege’nin yaşadığı sokakta. Evi. Orasıydı. Bir patlama sesiyle yer sarsıldı. Kara duman gökyüzüne yükseldi. Gözyaşı değil, öfke aktı Ege’nin gözlerinden. Sadece durdu sitanin yıkılışını izliyordu. Ağır ağır yıkılıyordu. Yaratık gözlerini kapadı. “Denge gerekır,” dedi sessizce. “Ve sen, onu bozdun.” Ve o an, Ege’nin içindeki tüm dünya yerle bir oldu. Zaman, birkaç saniyeliğine kırıldı. Renkler soldu. Sesler boğuldu. Yalnızca bir görüntü kaldı geriye: Evi, Alevlerin içinde… Boğazından bir çığlık yükseldi ama çıkamadı. Ayakları, bedeninden önce hareket etti. Bir refleksle. Bir umutla. Bir inkârla. Koşmaya başladı. Nefesi tükenene kadar. “Hayır… hayır hayır hayır!” Her adımda dizleri çökmek istiyordu ama izin vermedi. Sanki oraya yeterince hızlı ulaşırsa… Her şey geri alınabilirdi. Evinin sokağına yaklaştıkça, insanlar geri çekiliyordu. Siren sesleri yankılanıyordu ama hiçbirini duymuyordu. Sadece Zeynep’in sesini hatırlıyordu: “Bugün geç geleceksen haber ver…” Ve Toprak’ın gözleri. Kahvaltı masasının karşısındaki minicik gözler… Ege durmadı. Ayakkabıları kan içindeydi artık. Sokakta çığlıklar, enkaz… Ama o yalnızca o apartmanı arıyordu. Ve sonra… Yıkıntının tam ortasında durdu. Bir zamanlar yuvası olan şeyin… artık yalnızca küle bulanmış bir hatıra olduğunu gördü. Hiçbir şey kalmamıştı. Ne cam, ne balkon, ne perde… Sadece duman. Yavaşça göğe yükselen bir hiçlik. Ege dizlerinin üstüne düştü. Parmaklarıyla molozları kaldırmaya başladı. Bir avuç taş… Bir tutam toprak… “Zeynep…” diye fısıldadı. Sesinin çatladığını fark etmedi. “Toprak…?” Ellerinin içi kanıyordu artık. Bir saç tokası buldu. Zeynep’in tokası. Yanmış. Eğilmiş. Ama hala oradaydı. Titreyen elleriyle tokayı aldı. Göğsüne bastırdı. Derin bir nefes aldı ama yetmedi. Ciğerleri dolmadı. Çünkü dünya daralmıştı artık. “BEN SİZİ KORUYACAKTIM!” Yere vurdu. Yumruklarıyla toprağı dövdü. Çığlığı göğe doğru yükseldi. O an, tüm evren susmuş gibiydi. Ve Ege, kendi enkazının ortasında bir baba, bir eş, bir insan olarak çökmüştü . İnsan sevdiğini kaybedince anlıyordu belki de değerini… Sert, metalik bir darbe. Tam kafasının arkasına. Kulaklarında uğultu yankılandı. Göz bebekleri hızla büyüdü. Zemin birdenbire yana kaydı sanki. Dünya… bir anda karardı. Son gördüğü şey: Gökyüzünde dönen, simsiyah bir şeklin içinde kıpkırmızı parlayan bir göz gibiydi. Ve o göz, doğrudan onu izliyordu. Karanlık, düşüncelerini yuttu. Zeynep’ın sesi, Toprak’ın gülüşu, Yıkıntılar, Yaralar… Her şey, tek bir çarpışın ardından sessizliğe gömüldü. Ege devrildi. Yavaşça yere düşerken, son duyduğu şey, bir varlığın fısıltısı gibiydi. “Götürün bunu..!”
Bölüm 1
Bölüm 1
Bölüm sonu
0 yorum
Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.