"Çok az kaldı," dedi kendisini motive edebilmek için. Arkasına bakmaya cesaret edebilse göreceği şey muhtemelen yelkenleri suya indirip ölüme teslim olmasıyla sonuçlanırdı. Ama o bakmadı ve beyninin her köşesinde yakarı dörtlükleri, bir yanında içine düştüğü durumla ilgili kritikler ve elbette başta Belenbaz olmak üzere evrenin kapılarını şamanlara açan tüm gök pusatlı kamlara küfür vardı. Küfürler iç düşüncelerinin en avaz avaz seslerini oluşturuyordu.
Bir yandan acilinden eşik ateşi yakmak için ceplerinden birindeki çam pürünü çıkardı. Alev oluşturmak için kibrit, çakmak ya da bu nevi bir alete gerek duymuyordu. Ufacık bir söz pürün alevlenmesi için yeterliydi.
"Ak Ana!" diye bu defa dudakları, boğazı, ses telleri ve ciğeriyle saldı göğe haykırışını. "Yardım!" Son çırpınışının ardından alev oluşturmak için kullandığı efsunlardan birini sağ avucundakine yönlendirdi. Bu gezegenin havasının içinde artık başka neler varsa pür her zamanki gibi kızılca alevler saçmak yerine mavi ve beyaz yanıyordu. Yine de işe yarayacağını umdu.
Elinde büyüyen alevi yabanıl ağaçlardan birinin önüne acele ama yıllar içinde alışkanlık edindiği nezaketle bıraktı. İkinci eşik alevini de hemen ardından diğer bir ağacın önüne bıraktı ki kanat çırpma seslerinin kesildiğini duyunca yakalandığını da hissetti. Yapacak bir şey yoktu. Artık dünyadan kim bilir kaç ışık yılı ötedeki bu yerde, yurdundan uzakta ölüp gidecekti. En azından katilinin yüzünü görmek için ardını döndü. Yine de ağzından eşiği açacak dizeler aynı alışkanlıkla döküldü. Her kamın kendi eşik yakarısı vardı. Eflâtun'unki kısa ve kesindi.
"Bir adımda karşıya, kalbim açıktır okuyana."
Karşısındaki varlık, bir tanesi hariç tüm kanatlarını kapatmış, açık olanı Eflâtun'a yöneltmişti. Ve bu kanat, dünyadaki kuş ve kanatlı ruh-cin-yaratık türevinden varlıklarınki gibice değildi. Hayır, bu gök heyulasının Eflatun'a yönelttiği kanadı, onlarca keskin kılıçtan oluşuyordu ve şimdi tam da yüzüne yönelmiş vaziyetteydi.
Ağzı olması gereken yerdeki kocaman hiçlikten onun ses telleri vasıtasıyla konuşmadığını çıkardı ya da bilinçaltı bu bilgiyi beyninin bir köşesine kaydediverdi. Zira şimdi onun düşünecek hali yoktu.
"Arkanda bıraktıkların bir damla bile gözyaşı dökmeyecek," diye bir ses işitti. Bu ses elbette katiline aitti. Daha evvel yüzlerce kez benzerini yaşadığı tehditlerden biriydi bu da. Demek ki buranın yaratıkları da düşmanını sevdikleriyle korkutma huyuna sahipti. Eflâtun'un tanıdık cinler karşısında asla düşmeyeceği bir tuzaktı bu. Ama bu gök heyulası karşısında yapabileceği hiçbir şey yoktu. "Tüm sevgililerin çoktan başka kucaklara kaçtı bile!"
"Ananı sikeyim!" diye fısıldayıp yere çöküverdi. Bu ölümün en net kabulüydü Eflâtun açısından. Gözüne mi öyle geliyordu yoksa bu yaratık onunla dalga geçercesine gerçekten de kılıçtan kanadıyla kurbanını yavaş yavaş mı doğramak istiyordu bilinmez. Ancak yüzünde eşik alevinin sıcaklığını hissedince gözleri ardındaki eşiğe kaydı. Mavi beyaz alevlerin arasındaki hava ince bir perde gibi yarılmıştı ama Eflâtun kendisinde ayağa kalkıp eşiği geçecek gücü bile bulamıyordu bu saniyelerde. İşte ölmekle bu kadar meşguldü.
Ancak birileri onun ölmesine izin vermedi. Alevlerin rengindeki ince tülün, acun ile bu isimsiz diyar arasında açılmış eşiğin içinden bir beden uzanmıştı. Bedenin belden aşağısı dünyada kalmışken Eflâtun'u koltuk altlarından tuttuğu gibi dünyaya çekivermişti onu ve aynı hızla eşiği kapatmıştı.
"Çok fazla yaşanmaya başladı bu durum," diyen bir ses duydu kendisini çimenlerin yeşil olduğu bir zeminde bulunca. Gördüğü gök de hayli tanıdıktı. Bir an için öldüğünü düşünmüştü ancak Uçmağ'ın dünya gibi görünmediğini biliyordu. "Bir hal çaresine bakmak lazım," diye devam etti sonra aynı ses. O sırada çoktan ayaklanmış, sesin yüzünü de görmüştü.
"Bu durum?" diye şaşkınlık, anlamazlık ve endişe ile konuştu ancak diyaloğun kendisiyle yaşanmadığının da farkındaydı. Karşısındaki kişi Belenbaz'ı takip edip gök pusat kuşanan ilk acemilerden Yolhan mahlaslı genç şamandı. Muhatabı ise hocası da olan ancak Yolhan'dan sadece on yaş kadar büyük olan Kaşif idi. Bir zamanlar Bölgün olarak bilinip bazı ihtiyar kamların avlamak istediği, ruhunun bir parçasını cehennemde bıraktığı halde bedenindeki yarı ruhla oraya eti ve kemiğiyle girip kendi ruhunu azaptan çekip alan, böylece imkansızı başaran birisi. Atalarında şaman kanı olmadığından onu da bir süre boyunca aralarında istememişlerdi ancak daha sonra birçok şey gibi bu da değişti.
"Açtığın eşik. Yanlışlıkla başka bir diyara kapı araladın, fark ettiğin üzere," diyerek hocasından dönüp kurtardığı şamana açıklamaya koyuldu. Bütün bedeni ve gözlerindeki ışıkla kendisinden çok daha âlim olduğu aşikârdı ama neden her şeyden bihaber birisi gibi konuşuyordu ki?
Eflâtun da yaşadığı bu garip deneyim sonucu gök eşiğinden adım atıp orada ölümle burun buruna gelmesinin şaşkınlığını atlatıp gerçek kişiliğine geri dönmek için şöyle bir titredi. Karşısındaki aceminin kendisine ders verir bir tavırla konuşmasına kızmıştı doğrusu. Ancak gördüğü yüzün, içindeki kızgınlığı dışa vurmasına engel olması sadece bir an sürmüştü. Güzel bir yüz karşısında her türlü ukalalığa, hadsizliğe tahammül gösterebilirdi o.
"Arkadaşa biraz zaman verelim." Bu sefer konuşan ise Kâşif' idi. "Büyükepit ve Tamu'dan başka diyar görmemiş ne de olsa." Sözlerinde alaycılık mı vardı küçük görme mi? Bu defa tahammül gösterme kriterlerini karşılamayan bir yüze sahip olan Kâşif'in haddini bildirmesi gerekebilirdi.
"Beni aniden çekip almasanız eşikten geçmeden önce o garaibeyi katletmek üzere olduğumu görürdünüz. Üstelik geride bir serâvazın başsız bedenini bıraktım. Bunun neye yol açabileceğini biliyor musun?"
"Kafanın çıldırıp dünyada önüne gelen herkese musallat olması," diye aynı müstehzi tavırla yanıtlayan Kâşif, devam etti. "Benim gördüğüm şaman, ne savaşmak üzereydi ne de açtığı eşiği geçebilecek güçte. Ölümünü kabullenip kendisini salmış bir beden görmüştüm. İnkâr ederek sadece kendini kandırmış olursun." Bu laflara verebileceği bir cevap yoktu.
"O halde şu 'durumu' açıklığa kavuştursanız iyi olur," diyerek geri adım atmaktan imtina eden Eflâtun'un bir gözü hâlâ Yolhan'ı süzüyordu. Yirmilerinin başında gösteren bir delikanlı kamdan beklenenden çok daha gösterişli bir pusatı vardı. Evrenin sair noktalarından avladığı çeşitli büyülü malzemeyle sihrettiği pusatın içinde parıldayan bir ışık parçası gibiydi. Gerçi gibi diyerek değerini azaltmak fazla olurdu. Zira oğlanın pusatında gerçekten de güneş ve ay gibi parıldayan birkaç nesne vardı.
Eflâtun'un bakışlarından, açıklamayı kendisinden istediğini anlayan Yolhan, anlatmaya koyuldu. "Son zamanlarda manyaklı ve ak cepkenli kamların açtığı bazı eşikler de meçhul diyarlara aralanıyor. Sebebini araştırmaya başladık ama şimdiye kadar elle tutulur bir şey bulamadık. Senin açtığın eşik de bu vakalardan birisi."
"İlginç," diye cevap verdi ancak ilginç bulduğu şey vakadan çok Yolhan'ın gözleriydi. "Normalden daha mı fazla ışık saçıyor acaba gözlerin?" Genç şamana iyice yaklaşıp 'denize yansıyan bir alev gibi' diye tarif edebileceği gözlerine dikkatlice bakmaya başladı. Gerçekten de Yolhan'ın mavi gözlerinin arasında dalgalanan turuncu renkler dikkat çekiyordu ve yaşayan herkesin gözündeki o ışıltı Yolhan'ınkilerde çok daha parlaktı.
BAZI KELİME VE TERİMLER
Ruh: Dünyada yaşayıp öldükten sonra Tamu'ya ya da Uçmağ'a göçemeyip acunda kalmışları ifade eder. Çoğunluğu kötülüğe bulanmış oldukları için zaman içinde çarpıklaşıp başkalaşır ve türleşirler. Onlarca ruh türü var olmakla birlikte yepyeni bir tür de oluşabilir. Ruhların kısıtlı da olsa büyü yetenekleri olur. Alt edilmeleri dönüştüğü türe göre zorlaşıp kolaylaşabilir. Örneğin Calbagun türündeki ruhlar, ıssız yollarda, patikalarda yaşayıp yolu oraya düşen insanları kandırarak onlarla dövüşmeyi, güreşmeyi sever. Güreştiği insanı öldürebilirse onunla beslenir ve büyü gücünü artırabilir. Kertemun adındaki başka bir ruh ise bedeninden tamamen kopamamış hortlak olarak devam eder. İnsanların kanını emerek büyü gücü kazanan bu ruh, şekil değiştirip kurbanlarını kuklalaştırarak kendi ayağına çekebilir. Romandaki serâvaz da bir ruh türüdür.
Cin: Yek olarak da bilinirler. İnsan gözünün her an göremediği ama bazı zamanlarda görülebilir olan cinlerin ana vatanı, şamanların Eşikardı dediği diyardır. Cinler de şamanlar gibi iki diyar arasında gidip gelebilir ancak cinler eşik açmaya gerek duymaksızın bunu yapar. Büyü güçleri ruh ve yaratıklardan çok daha fazladır.
Yaratık: Canavar, mahlûk ve varlık gibi isimlerle de bilinirler. İnsanların gözüne perdeli olmasalar da çoğunlukla insanların asla erişemeyeceği yerlerde yaşarlar. Her varlığın olduğu gibi bunların da iyi ve kötü karakterli olanları vardır. Bazı yaratıklar kısıtlı bir büyü yeteneğine sahiptir.
Bir bölümün daha sonuna geldik. Bölümler çok kısa biliyorum ama böyle daha heyecanlı olmuyor mu sizce de? Hem hemencecik okuyup bitiriverirsiniz. ^^
Yorumlarınızı ve görüşlerinizi eksik etmeyin olur mu :)