İçeriğe geç

EFLÂTUN - Bir Şaman Öyküsü

Bölüm 17 · 7 dk okuma

EFLÂTUN - Bir Şaman Öyküsü

Bölüm 17

16. BÖLÜM

Belenbaz'ın töreye uygun şekilde ve hayli uzun bir niyet duası ile birlikte açtığı eşikten Tüzarbak'ın diyarına geçen Kâşif, Eflâtun'un ruhsal ikizi olan yer-su iyesi Gölge ile ilk defa yalnız kalınca kendisini garip hissetti. Daha önce Salda Gölü iyesi ile kısa bir muhabbetleri olmuştuysa da ilk kez bir tanesiyle ahbaplık denecek seviyede zaman geçiriyor, üstelik mühim bir görevi birlikte icra ediyordu. Ona ne şekilde hitap edexegi konusunda bile henüz bir karar alabilmiş değildi. O yüzden herhangi bir sıfat ya da zamir kullanmamak için özel çaba sarf ediyordu.

Fatih ve Eflâtun'dan neredeyse iki saat sonra geçtikleri yabancı dünyanın pembemsi göğü ve yeşil bulutları altındaki yolculukları, büyük oranda Gölge'nin algılarını dayalı şekilde devam ediyordu. Amaçları diğer ikisinin aksine Tüzarbak adını verdikleri varlıkla değil, serâvaz karkasının fiziksel ve ruhsal pisliğini buradan temizledikleri esnada uzaktan gördükleri ve ani bir kararla ondan kaçmaya karar verdikleri şey idi. Şimdilik ona da ilk başta Tüzarbak'a dedikleri gibi şey yahut varlık demenin doğru olacağını sandılar.

"Burada vakit geçirdikçe daha derinden hissediyorum yaşananları," demişti Gölge, birkaç kilometre kadar ilerlediklerinde. Kâşif hiçbir şey söylemeyip lafını kesmeyince anlatmaya devam etti. Sesi içsel ama kara kam davulu gibi tok ve derindendi.

"Bu koca dünyaya vaktinden önce kıyamet yaşatılmış. Şu çevremizden akıp giden ruh iplikçikleri ne talihsiz!"

'Böyle empati yüklü cümleler kurduğuna göre yaşananlar son derece dramatik olmalı' diye düşünmüştü Kâşif. Sonra sesini kullanarak sordu:

"Tüzarbak ile diğerinin bu ruhlara ne yaptığını anlayabildin mi?" Birincil şahıs zamiri kullanmış olsa da ona karşı 'siz' tabirini kullanmanın da uygun olmayacağını hissetmişti. Gök pusatlara bürünmeden önceki hayatında kalma alışkanlık ile, siz hitabının sadece takım elbise giyip kravat takan ofis çalışanlarına ve beyaz yakalılara yapılabileceği yer etmişti aklında.

"Tasvir edebilmem pek zor," diye yanıtladı. "İnsanların dünyasıyla bile handiyse hiç alâkam yok. Burası ise pek uzak, pek yaban. Diyebilirim ki sadece, peşinde olduğumuz asıl düşman. O Tüzarbak ise yalnızca bir elçi, bir hizmetkâr. Lakin amaçları ne, bu dünyada neden yalnız o ikisi ikamet ediyor?" Son cümlesi bir sorundan ziyade sorgulama idi aslında.

"El verse de bir kıyamete de Acun'da sebep olmalarına mahal vermeden halletsek şu işi." Bu da temenniden ziyade dua idi. Ancak Kâşif, henüz kime yahut kimlere dua edeceğinden bile emin değildi. En mantıklı seçenek Ak Ana gibi duruyordu ama eskiden beri benliğine işleyen kimi kalıpların dışına çıkmak pek zordu. O kalıpları ta en başından kırmış olsa da kırıntıları arasında ayaklarını kanatmaksızın yürümeye çalışıyordu. Şimdi duasını birine göndermesi gerektiği için evvela en yakınındakine, Gölge'ye, ardından evreni yaratma fikri ve eylemine girmiş olmalarından dolayı Ak Ana ile Kayra Han'a iletti.

Kızıl çimlerin bittiği koruluk alandan sapıp sık ağaçlarla bezeli bir ormana girdiklerinde bu dünyada neredeyse üç saattir yürüyorlardı. Uzun, çok uzun zamandır üzerinde insankavi canlı yaşamadığından olsa gerek buranın ormanları da hayli hür ve canlı görünüyordu. Gölge burada kendisini dünyadakinden daha özgür hissettiği gerçeği ile yüzleştikten sonra bu durumu pek çabuk sindirdi.

"Yakınlaştığımızı seziyorum," dedi küçük koruluktan neredeyse çıkmış olduklarında. "Düşüncelerini olabildiğince dizginle. Onunla olan iletişim Tüzarbak ile olandan daha çetin olacağa benziyor." Kâşif bir an gerilir gibi olsa da düşüncelerini daha o anda tamamıyla susturmaya başarmıştı. Şimdi kafasının içi, Kayra Han dünyayı yaratmadan önce evren nasılsa öyleydi

Ormandan ayrıldılar. Şimdi yürüdükleri mahal hâlâ pembe ana gazegenin gölgesi altındaydı. Bu sefer çevrede pek az ağaç, pek az bitki ve eskilerden kalmış kadim yapılar mevcuttu.

Çok uzaktaki dağlardan, daha yakındaki çıplak tepelerden ve kaya öbekleri ile hayvan inleri dışında görünen yoktu. Yalnızca Gölge'nin tam olarak ne kadar uzakta olduğunu bildiği bir yapı görünüyordu gözlerine.

Çevresiyle olabildiğine uyumsuz bir yapıydı bu. Dünya ile analojik bağlam kuracak olsa Kâşif bu yapıyı ilk mezopotamya uygarlıklarının mimarları elinden çıkmış bir anıta benzetirdi. Ancak anıtlar gibi işlevsiz görünmediği de oldukça netti. Zira piramitesk bir görünüme sahip olan bu yapı aynı zamanda modern zamanların ışıklandırmalarını andıran bir parıltıya da sahipti. Yine de bu ışıklandırmalar dünyadaki gibi dışsal elemanlar aracılığıyla değil, direkt yapının kendi iç dinamiklerinden kaynaklanıyor gibiydi. Üzerinde biraz daha düşünse bunu ateş böcekleri ile benzeştirebilirdi.

"Giriyor muyuz?" diye yanıtını bildiği bir soru sordu Kâşif.

"Görevimiz bu defa kaçmak değil," diye açık bir yanıt verdi Gölge. Ve hiç titremeden, su gibi akarak vardılar. Batmakta olan ana gezegenin görüntüsü iyice soluklaşmış, güneşle tamamen aynı görünen yıldızın batmasına ise hâlâ birkaç saat var gibiydi. Pembe ile kızılın semavi dansı şimdilik bitmişken bir zamanlar bölgün ruha sahip olan gök pusatlı Kâşif ile yer ve suyun gerçek sahibi ve koruyucusu Gölge, piramit yapının kendiliğinden solgunca parlayan kapısından içeri girdiler.

Kendi dünyasıyla fiziksel temas kuran Tüzarbak, misafirlerini o yumruk büyüklüğündeki devasa gözleriyle adeta deldi. Tüm bu yaşananlar zaman boyutunda kendi sırasını savarken Kâşif'ın sessizleşmiş zihninin karanlık dehlizlerinde daha sonra iyice yüzeye çıkacak bazı sorular dolanıyordu.

'Bire bir temas kuruyor,' anlamına gelebilecek bir düşünce atımı dolanmıştı beyninde. Ve bu son derece doğruydu. 'Öncesinde hiçbir şey bilmiyor mu?' Bu ise kısmen doğruydu. Bu kısacık anın sonunda Tüzarbak tekrar konuşmaya başlamıştı bile. Kâşif'in düşünce seli ile karşısındaki uzaylı varlığın konuşması arasında değil bir an, anın on binde biri kadar bile bir aralık yoktu.

"Birkaç bin yıl sonrası için," diye konuşmasına devam etti Tüzarbak. İşittikleriyle yaratığın çıkardığı sesler elbette aynı değildi. Böylesine güçlü telepatik zihni olan varlıklar fiziksel sesleriyle konuşurken de anlaşılmayı başarabilirdi. "Karkaslarınız iş görebilir. Serâvaz dediğiniz işe yaramaz leş, bekçiliğini ettiklerimi lekelemişti ancak sizin bedenleriniz..." Tüzarbak dehşetengiz konuşmasına devam ederken Gölge'nin sesini zihninde işiten Eflatun, ikizinden gelen ikaz olmasa da bu sözlerinden sonra Tüzarbak'ı ve hizmet ettiğini yok etmek zorunda olduklarını anlardı zaten.

Tüzarbak, kendi dünyasındaki başı boş ruhları yerleştirebileceği uygun beden arayışları hakkındaki planlarını açık sözlülükle ifşa ederken Eflâtun da Kâşif ile bir anlık göz teması kurdu. Gölge'nin Kâşif ile de konuştuğundan haberdardı. Kâşif'in artık eşikleri sadece taklit ederek açabildiğini bildikleri Tüzarbak'ı çekmek istediği boyutun adından da haberdar olduğu gibi. Ari-Guldiyâr.

Eflâtun en başta bu diyara düşmüş olmasa bunlar yaşanmazdı elbette ancak bir şekilde yine buraya eşik açarlar da yanlarında o kara kam ve yer-su iyesi Gölge olmasa bu işten sıyrılmak için böyle bir plan yapabilirler miydi ondan emin olamadı işte Kâşif. Eğer ile başlayan düşünce deneylerini boş verip şimdiye odaklanmaya karar verdi.

"Bizim bedenlerimiz cılız," diye Tüzarbak'ı oyalamaya başlayan Eflâtun, ikizinin ve Kargışlı Fatihi'nin buraya gelmesini bekliyordu. Fatih buranın yakınlarına bir eşik açabilirdi belki ama şimdi bu riski göze almak istemediler. Üstelik gölge sayesinde de gayet hızlı hareket edebilirlerdi. "Sizce bu bedenler sizin güçlü ruhlarınızı taşımaya yeterli mi?"

Tüzarbak, Eflâtun'un alaycı tonunu önemsemeden devam etti. "Cılız bedenleriniz, ruhlarım için başlangıçta elbette yetersiz görünebilir. Ancak dünyanızın enerjisi ile güçlendirilecekler. Bu süreçte bedenleriniz zamanla dönüşüm geçirecek ve tam da ihtiyacım olan forma kavuşacaklar."

Eflâtun, Kâşif'e kısa bir bakış attı. Bu bakışta hem bir planın işareti hem de gizli bir onay vardı. Kâşif, planın harekete geçmesi için doğru anı bekliyordu.

"Anlıyorum," dedi Eflâtun, sesinde yavaşça artan bir ciddiyetle. "Ancak bizlerin ömrü planını uygulayabileceğin kadar uzun değil."

"Benim ve efendimin zamanı bol," diye tanıtladı Tüzarbak ciddiyetle. Bu insanlarla karılaştığı ilk gün, gerçekten de bu bedenlerin son derece cılız olduğuna kanaat getirip diyarındaki ruhların saflığını etkileyen serâvaz cesedini ve ruh kırıntılarını temizlemeleri için bir fırsat vermişti o kadar. Zira kendisi o pisliğe temas ederse oluşabilecek sıkıntılardan çekiniyordu. Ancak şimdi efendisinden gelen talimatla fikrini değiştirmiş, bu kısa ömürlü yaratıkların bedenlerini hasat etmesi gerektiği emrini benimsemişti. Benimsemekten başka seçeneği de yoktu zaten.

'O aslına ne?' diye bir düşünce selinin beyninden akıp geçmesine engel olamayan Kâşif, ortam gerildikçe zihnini sessizleştirmekte daha da zorlanıyordu.

'Görevi olan ve bekleyen,' diye bir yanıt geldi zihnine. Bu Tüzarbak mıydı? Beynine mi girmişti? Az evvel tüm insanların bedenini çalma planını işittiğinde yaşamadığı paniği şu anda hissediyordu. Şimdiye kadar telepatik bir yalan söylemek zorunda kalmamıştı ama yine de zihninin Tüzarbak'a açılması bile kötüydü.

'Sen aslında nesin?' diye bu kez beynindeki uğultulu ses Kâşif mahlaslı şamana sordu. Ama o sadece bir şaman değil aynı zamanda bölgün bir ruha sahip insandı da. Ruhunun bir parçası cehennemde yüzlerce yıl boyunca tutsak kalmış, işkenceler görmüş ve deneyim edinip öğrenmişti. Bu da ona hem ihtiyar kara kamların bile edinemeyeceği bilgiler bahsetmiş hem de türlü çeşit yetenek kazanmasına sebep olmuştu.

'Keşke bu yeteneklerden biri de yalan söylemek olsaydı' diye geçirecekti ki aniden suskunlaştı. Kapkaranlık bir zihin. Cehennemin kara güneşi kadar. Ancak susmak yetmezdi. Bir yandan Eflâtun hâlâ manyaklı şamanlara has politika yetenekleriyle Tüzarbak'ı oyalarken öte yandan göksel heyula ona da zaman ayırabiliyordu. Onun zihni kendilerininkiyle kıyaslanamayacak kadar gelişmişti.

Tüzarbak bu soruyu karşısındaki bedene aslında onun iradesini kırmak için yöneltmişti. Ancak o zihinle temasa geçtiği anda karşısındaki kırılgan bedenin göründüğünden çok daha sert olduğunu anlamış ve bu onu korkutmuştu. Yalan söylemek gibi bir kavrama sahip olmayan Tüzarbak, analizini düşmanı ile paylaştı.

'Bedenin güçsüz ve ölgün. Lâkin içindeki enerji benim zavallı ruhlarımınki kadar yaşlı ve asabi. Tüm ırkın böyle mi?'

'Asabi?' Gölge bu diyaloğa şahit olunca düşündü. Kâşif'in bölgün ruhu onu endişelendirmişse bunu kullanabilirlerdi. Hemen Kâşif'in zihnine bir imge gönderdi. Ancak bu yalanı söyleyip söyleyemeyeceğinden emin değildi.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.