Gece boyunca yatakta döndüm durdum, gözüme gram uyku girmedi. Kenan’ın varlığı beni ne kadar boğsa, üzerimdeki baskısı ne kadar rahatsız etse de; evdeki o derin sessizliğe ve boşluğa alışkın değildim. Yokluğu, beklediğimden çok daha fazla içimi yaktı. Korkuyordum, hem de çok.
Yataktan kalkıp pencerenin kenarına çöktüm. Dışarıda, kapının önünde dikilen o korumaları izlerken kendi kendime mırıldandım:
"Kenan, neredesin? Varlığından şikayet ediyordum ama yokluğun bu kadar can yakıcıymış."
Korkuyla karışık bir endişe tüm bedenimi sarmıştı. Ellerimi açıp sessizce dua ettim:
"Allah'ım, ne olur... Ne durumda olursa olsun, o kapıdan içeri sağ salim girsin. Başka hiçbir şey istemiyorum. Gelsin, yeter."
Sabah gün ışığı perdelerin arasından sızarken koltuğun kenarında tutulmuş bir vaziyette uyandım. Gözlerimi ovuşturarak etrafa baktım; ev hala o ürkütücü sessizliğin içindeydi. Kenan gelmemişti. O mesajından sonra tek bir haber bile yoktu.
İçimdeki o korku, yerini öfkeyle karışık bir çaresizliğe bıraktı. Daha fazla bekleyemezdim. Hızla ayağa kalkıp kapıya yöneldim. Kilidi açıp dışarı çıktığımda, bahçedeki korumalar hemen dikkat kesildi. Biri, yüzünde ifadesiz bir bakışla bana doğru birkaç adım attı.
"Buyur yenge."
"Yengen batsın hemi, Kenan nerede?"
Koruma, sanki az önce duymadığı bir şeyi duymuş gibi hafifçe öne eğildi. Yüzünde, bu tür sorulara alışık olmadığını belli eden ama bir o kadar da "yengeye ne diyeceğimi bilemiyorum" dedirten o şaşkın ifade vardı.
"Yenge, sabah sabah hayırdır? Bir şey mi istemiştin? Çay, kahve, kahvaltılık? İstersen bir yerlerden getirtelim?"
Ona dik dik baktım. "Bir şey istemedim. Kenan'ı istiyorum."
Adam donup kaldı. "Efendim, yenge?"
"Kenan diyorum," dedim, her kelimenin üzerine basarak. "Kocam nerede?"
Adam diğer korumaya baktı, sonra tekrar bana döndü. "Yenge, Kenan Bey... yani Kenan Bey, Kenan Bey işte. Haberimiz yok."
"Nasıl haberiniz yok?" dedim, ellerimi belime koyarak. "Kapımda nöbet tutuyorsunuz, kocamın nerede olduğunu mu bilmiyorsunuz? Kocamın nerede olduğunu bilmeyen adam, beni neyden koruyor? Sineklerden mi?"
Koruma eliyle ensesini kaşıdı, gözlerini kaçırdı. "Yenge, valla biz sadece kapının önündeyiz. Kenan Bey bize 'Burada bekleyin' dedi, nerede olduğunu söylemedi."
"E arayın o zaman," dedim, adeta bir emir kipiyle. "Arayın ve sorun. De ki; karın burada, kafayı yemek üzere, nerede bu adam desin."
Adam telsizine baktı, sonra bana baktı. "Yenge, telsizden 'karın deliriyor' diye anons mu geçeyim şimdi? Kenan Bey bizi o telsizle değil, direkt hayata veda ettirir."
"O zaman," dedim, bir adım daha yaklaşarak, "gidin kapıdan bulun. Kocam nerede?"
"Yenge, vallahi biz de bilmiyoruz," dedi adam iyice çaresiz bir şekilde. "Biz sadece emri yerine getiriyoruz. Kenan Bey gelince, 'yenge çok sordu' deriz, o size açıklar."
Gözlerimi devirdim. "Kocamın nerede olduğunu öğrenmek için Kenan'ın gelmesini mi bekleyeceğim? Bu ne biçim koruma sistemi? Gidin arayın, gelene kadar da hiçbir yere kıpırdamayın!"
Koruma, sanki karşısında Kenan Kaya değil de dünyadaki en büyük bilmeceyi çözmeye çalışan biri varmış gibi derin bir nefes aldı.
"Yenge, bak güzel yenge," dedi, sesini sanki bir çocukla konuşuyormuş gibi yumuşatarak. "Biz sadece kapıdayız. Kenan Bey bize 'Ece hanımı sakın çıkarmayın, ama kapıda bekleyin' dedi. 'Neredeyim' demedi."
"Yani şu an evimden çıkamıyorum ama kocamın nerede olduğunu da bilmiyorum, doğru mu anladım?" diye sordum, kaşlarımı kaldırarak.
"Öyle mi oluyor?" diye sordu diğer korumaya dönüp. Diğeri sadece omuz silkti. "Sanırım öyle oluyor yenge."
"Harika," dedim, kollarımı göğsümde kavuşturarak. "Demek kocam beni bir kutuya koydu, kapağını da size verdi. Peki o zaman, o kutunun sahibi nerede?"
Koruma iyice köşeye sıkışmış görünüyordu. "Yenge, valla 'işi var' dedi."
"Ne işi?" diye üsteledim. "Market alışverişi mi? Tesisatçı mı çağırdı? Ne işi bu?"
"Yenge, yani... Kenan Bey'in işi işte. Hani şu... hani şu 'baş kesme' meselesi dediği işler," diye kekeledi adam, sonra aniden sustu. Gözleri faltaşı gibi açıldı, "Ay, ağzımdan kaçtı," der gibi bana baktı.
"Baş kesme meselesi mi?" dedim, sesimi daha da alçaltarak. "Demek kocam şu an elinde baltayla, satırla bir yerlerde birilerinin başını kesmekle mi meşgul?"
Adam panikle ellerini havaya kaldırdı. "Yok yenge, mecaz! Yani, hayır, aslında tam mecaz da değil ama... Aman yenge, valla Kenan Bey duymasın, beni de keser."
"Kocamın nerede olduğunu söylemezseniz, vallahi ilk o 'kesme' işini evde ben başlatırım," dedim, biraz daha ciddileşerek.
Koruma, diğer arkadaşına "Abi, bir şey yapalım mı?" der gibi baktı. "Yenge, valla biz arayamayız. Sen istersen git içeride otur, biz bir bardak çay getirelim. Kenan Bey gelince zaten kendi söyler."
"Çay değil, kocamı istiyorum diyorum! Bir daha soruyorum: Kocam nerede?"
Adam tam cevap verecekken diğer koruma kolunu dürttü. "Abi, sus artık! Yenge sinirlenince Kenan Bey'den daha korkunç oluyor, valla diyorum."
"Bunu da duyuyorum," dedim, hafifçe gülümsememek için kendimi sıkarak. "O zaman hadi, söyleyin nerede bu adam.
Koruma tam ağzını açıp yine "Vallahi yenge, biz bir şey bilmiyoruz" diyecekken, sokağın girişinde beliren siyah aracın tok motor sesiyle hepimiz sustuk. Araba, bahçenin girişinde sert bir frenle durdu.
Korumalar bir anda toparlandı, o ezik tavırları gitti; yerlerini anında Kenan’ın adamlarına yakışır o disiplinli, soğuk duruşa bıraktılar. Arabanın kapısı açıldı ve Kenan, her zamanki o ağır, kendine has adımlarıyla inip bize doğru yürümeye başladı. Üzerinde hafif tozlu bir ceket, gözlerinde ise o geceyi bitirmiş bir adamın yorgunluğu vardı.
Korumalar anında başlarını eğip geri çekildiler, sanki az önce benimle tartıştıklarını unutmak ister gibi birbirlerine bakmadan kenara geçtiler. Ben ise olduğum yerde dikilip, ona doğru gelen o heybetli silueti izledim.
Kenan tam önümde durdu. Bir an yüzüme baktı, sonra omuzlarımın üzerinden korumalara doğru o kadar keskin bir bakış fırlattı ki, çocukların kanı dondu.
"Bir sorun mu var?" dedi sesi, buz gibi bir soğuklukla.
Koruma, az önce bana 'baş kesme' meselesini anlatan o adam, bir adım öne çıkıp başını iyice eğdi. "Yok efendim, bir sorun yok. Sadece... Ece Hanım merak etmiş, bir an çıkmıştı."
Kenan gözlerini korumalardan çekip tekrar bana çevirdi. O anki bakışında hem bir uyarı hem de garip bir yumuşama vardı.
"İçeri," dedi, sadece tek bir kelimeyle. Emir vermiyordu; sanki bir şeyi düzeltmeye çalışır gibi, ama yine de karşı gelinmeyecek bir tonda söylüyordu bunu.
"Merak ettim, Kenan," dedim, geri adım atmadan. "Tüm gece yoksun, telefonun kapalı, kapımda adamların bekliyor... Sence merak etmemek mümkün mü?"
Kenan, ceketinin önünü hafifçe gevşetip bana bir adım daha yaklaştı. Aramızdaki mesafe o kadar azaldı ki, üzerinde taşıdığı o karanlık ve tehlikeli dünyanın kokusunu burnuma kadar getirdi.
"Merak etmek sana göre değil, Ece," dedi sesi, neredeyse bir fısıltı gibi ama hala keskindi. "Senin görevin, o kapıdan içeri girip güvenliğinde kalmaktı. Bunu bile beceremediysen, demek ki benim seni korumak için aldığım önlemler yetersiz kalmış."
Kenan’ın o soğuk, otoriter tavrı karşısında içimdeki sabır kadehi taştı. Korumaların önünde beni bir "beceriksiz" gibi azarlaması, bütün gece yaşadığım korkuyu ve çaresizliği aniden bir öfke patlamasına dönüştürdü.
Bir adım öne çıktım, aramızdaki o tehlikeli mesafeyi yok sayarak tam gözlerinin içine baktım.
"Bana bak, Kenan efendi!" dedim, sesim titreyerek ama kararlı bir şekilde. "Senin o dünyanda neler dönüyor, kimin başını kestin, kimden kaçtın zerre umurumda değil. Ben burada, senin yüzünden meraktan çatlamış, ölmüşüm! Bir mesajla beni buraya hapsediyorsun, sonra da gelip bana 'beceriksiz' muamelesi yapıyorsun. Sanırım o başkalarının başını kesmekten önce senin başını ben keseceğim, yoksa bu işin sonu gelmeyecek!"
Sessizlik... Öyle bir sessizlik oldu ki, bahçedeki ağaçların hışırtısı bile kesildi.
Korumalar, duydukları karşısında resmen şoka girdi. Biri ağzını açıp kapatıyor, diğeri nefesini tutmuş, birimizin birbirini parçalamasını bekliyor gibi bize bakıyordu. İkisi de gözlerini Kenan'dan ayırıp bana, sonra tekrar Kenan'a çevirdi. Az önce "Yenge çok sinirlenince Kenan Bey'den daha korkunç oluyor" diyen adam, adeta heykele dönmüştü.
Kenan bir an öylece durdu. Gözlerini kısarak önce arkasındaki korumalara baktı; bakışları o kadar ağır ve keskindi ki, ikisi de aynı anda üç adım geriledi, sanki görünmez bir darbe almış gibi sarsıldılar.
Sonra tekrar bana döndü. O sert, ifadesiz yüzünde, ilk defa bir şaşkınlık ve ardından tarif edemediğim bir kıvılcım belirdi. Dudaklarının kenarı hafifçe, çok hafifçe yukarı kıvrıldı.
"Tamam," dedi, sesi az önceki buz gibi soğukluğunu yitirmiş, garip bir şekilde yumuşamıştı. "Tamam, çimen gözlü. Gir içeri. Bunlar burada, bu heriflerin yanında konuşulmaz."
Arkasına bile bakmadan kapıya doğru yöneldi, geçerken korumalara öyle bir bakış fırlattı ki adamlar neredeyse oldukları yere çökeceklerdi. İçeri girdi, ben de arkasından, hala kalbim küt küt atarak yürüdüm. Evin içine girdiğimiz an kapıyı arkasından sertçe kapattı. Artık baş başaydık.
Kapının sertçe kapanmasıyla evin içindeki o klostrofobik sessizlik tekrar üzerimize çöktü. Kenan arkasını döndüğü anda, elinin bir yıldırım hızıyla koluma gittiğini hissettim. Tek hamlede beni kendine doğru çekti; o kadar yakınımdaydı ki, üzerindeki dışarının soğukluğunu ve o yoğun, tanıdık kokusunu iliklerime kadar hissettim.
Beni kendine çektiğinde aramızdaki mesafe milimetrelere indi. Nefesi boynuma çarpıyordu. Gözlerini gözlerime dikti, içlerinde az önce korumalara karşı gösterdiği o buz gibi sertlikten eser kalmamıştı. Yerini, göğsümün tam ortasında yankılanan, tehlikeli bir karanlığa bırakmıştı.
"Senin bu hallerin..." dedi, sesi boğuk ve kısık bir tondaydı. Sadece bir sitem değildi bu; içinde bastırılmış bir öfkenin ama daha çok, engellenemeyen bir çekimin tınısı vardı. "Benim başıma büyük bela olacak, Ece. Yapma."
Sesi kızgın değildi; aksine, derinden gelen, ham ve baş döndürücü bir şehvetle titreşiyordu. Beni kendine daha da bastırdı. Kolumu tutan parmaklarının baskısı, kalbimin atışını hızlandırıyordu. Bir anlığına o korumaların önündeki o "baş kesen" adam değil, sadece beni arzulayan, tutkusuyla nefesimi kesen bir yabancı gibiydi.
"Beni böyle sınıyorsun," diye fısıldadı, yüzü yüzüme biraz daha yaklaşırken. "Ama o sınırları aştığında, geri dönüşün olmadığını biliyorsun, değil mi?"
O an anladım ki; Kenan’ın eve dönmeme sebebi sadece bir "iş" değildi. O, bu tutkunun beni de içine çektiği o dipsiz kuyudan korkuyordu; çünkü aslında benden korkuyordu. Ve bu yakınlık, aramızdaki tüm duvarları tek bir nefeste yıkmaya yetecek kadar güçlüydü.