İçeriğe geç

Ece

Bölüm 29 · 5 dk okuma

Ece

Bölüm 29

29. Bölüm: İsyan

Sabahın ilk ışıkları, odanın içine sızan o huzursuz edici aydınlıkla birlikte üzerime çöktü. Gözlerimi açtığımda yatağın diğer tarafı bomboştu; Kenan gitmişti. Geceki o kırılgan sessizlik, yerini yine gri ve ağır bir gerçekliğe bırakmıştı. Yataktaki yerinin soğukluğu, Kenan’ın kuralları arasına tekrar çekildiğinin kanıtı gibiydi.

​Tam o sırada başucumdaki telefonun o keskin, huzur kaçıran sesi odayı inletti. Ekranı çevirdim: Hacer Yenge.

​Telefonu açtığım an, daha bir "alo" bile diyemeden Hacer Yenge’nin o tanıdık, sitemkar ve zehirli sesi kulaklarımdan içeri sızdı.

​"Ece! Sen hangi yüzle hala orada keyif çatıyorsun?"

​Sesindeki o acımasız ton, üzerimdeki uykuyu bir anda söküp attı. Yatağın içinde doğrulup sırtımı başlığa yasladım.

​"Yenge, ne oluyor? Sabahın körü..."

​"Sabahın körü değil, öğlen oldu kızım! Biz burada evsiz barksız kalmışız, senin derdine bak! Sefa perişan, Beyza, dayın desen keza öyle... Hepimiz sokaklarda kaldık, sağa sola sığındık, senin yüzünden düzenimiz altüst oldu! Biz burada açlıkla, borçla boğuşurken sen orada o adamla gününü gün ediyorsun, öyle mi?"

​Kelime kelime üzerime gelen bu ithamlar, göğsüme birer taş gibi oturuyordu.

​"Ece, söyle o herife! madem bizi evden attırdı, madem o hayatı bize dar etti, neden hala oradasın? Neden hala taşınmadın o eve? Bizi o köhnemiş hayattan koparıp, şimdi de ortada bıraktı. Kendi keyfi yerinde diye bizi hiçe sayıyor, sen de buna çanak tutuyorsun!"

​"Yenge, mesele öyle değil..." diye lafa girmeye çalıştım ama beni susturdu.

​"Ne meselesi Ece! Ne meselesi! Adam bizi kapının önüne koydu! Sefa'nın yüzündeki o mahcubiyeti, dayının o çaresizliğini görmen lazımdı. Biz bu haldeyken senin o adamın kollarında, otel odalarında vakit geçirmen... Yazıklar olsun! Eğer o eve girmeyeceksen, o zaman bizi neden oradan sürdün? Sadece bizi cezalandırmak için miydi?"

​Telefonun ucundaki ses, sanki odanın içinde bir yerlerde yankılanıyordu. Her kelimesi, dün gece Kenan’la aramda kurmaya çalıştığım o cılız bağı yırtıp atıyordu. Hacer Yenge’nin sesi nefes nefese, hınç dolu devam etti:

​"Seni o eve götürmeyecek o adam, görürsün bak! Seni sadece bir oyuncak gibi kullanıyor. Biz perişan haldeyken, sen onun kuklası olmaya devam et bakalım. Ama unutma, o evden bizi attırdığında yemin ettim; o huzur sizin de burnunuzdan gelecek!"

​Hacer Yenge telefonu suratıma kapattığında, elimdeki cihazla öylece kalakaldım. Oda bir anda daraldı. Kenan'ın o geceki "en büyük yasağım" itirafı, şimdi Hacer Yenge'nin bu acımasız suçlamaları altında ezilmişti. Biz sadece kendi içimizdeki uçurumla değil, ailemin üzerimize yıkılan öfkesiyle de savaşıyorduk. Ve Kenan’ın o sabah ortalıkta görünmemesi, kurduğu o sert dünyanın kapılarını üzerime tekrar kilitlediğini hissettiriyordu.

Telefonun ekranı karardığında, parmaklarım hala cihazı sıkıca tutuyordu. Hacer Yenge’nin o bitmek bilmeyen suçlamaları, odanın sessizliğinde yankılanmaya devam ediyordu. Sanki bütün bu olanların, hayatımızın bu noktaya gelmesinin tek müsebbibi benmişim gibi üzerime geliyorlardı.

Derin bir nefes aldım, ama göğsümdeki o daralma geçmiyordu. Ayağa kalkıp pencereye doğru yürüdüm. Dışarıda şehir akıp gidiyordu ama ben bu odanın içinde sıkışıp kalmıştım. En kötüsü de neydi biliyor musun? Kenan’ı hayatımıza sokan, bizi onun o sert, acımasız dünyasına mahkûm eden onlar değilmiş gibi davranmalarıydı. Sanki her şeyin sorumlusu, bu fırtınanın tam ortasında savrulan benmişim gibi... Sanki Kenan’ın o soğuk kurallarını ben yazmışım, sanki ailemi o evden sürgün etme kararını ben vermişim gibi üzerime çullanıyorlardı.

"Sanki..." diye fısıldadım kendi kendime, camdaki yansımama bakarak. "Sanki masum olan onlarmış da, suçlu olan tek kişi benim."

İçimdeki o çaresizlik, yerini keskin bir öfkeye bırakmaya başladı. Beni Kenan’ın eline adeta bir piyon gibi teslim eden, sonra da çıkarları için o piyonu suçlayan onlardı. Kenan’ın o karanlık dünyasına girdiğim için beni yargılayanlar, aslında o dünyayı mümkün kılanlardı.

Tam o sırada kapı yavaşça açıldı. Kenan içeri girdi. Üzerinde sabahın o keskin soğuğunu taşıyan ceketi, elinde bir kahve kupasıyla öylece kapı eşiğinde durdu. Odaya adımını attığı an, Hacer Yenge’nin telefonundan sonra üzerime çöken o gerginliği, o öfkeli sessizliği sezdi. Gözlerini bir anlığına üzerimde gezdirdi, sanki odaya girdiğimden beri yaşanan her şeyi sessizliğimden okumuş gibi bakışları sertleşti.

"Yine mi o ses?" dedi, sesi bir bıçak kadar soğuktu. "Yine mi seni huzursuz eden o telefon?"

Cevap vermedim. Ona dönüp baktığımda, ailesini evden attırdığı için suçlanan adamın, bugün benim gözümde sadece bir 'yabancı' değil, bu kaosun tek gerçek parçası olduğunu hissettim. Kenan, yavaş adımlarla bana doğru ilerledi. Kahveyi sehpaya bıraktı ve tam önümde durdu.

"Seni suçluyorlar," dedi, bu bir soru değildi, bir tespitti. "Sanki bütün bunların mimarı senmişsin gibi. Onların o konforlu yalanlarını bozduğun için seni cezalandırmaya çalışıyorlar."

Ona baktım. Kenan Kaya, bazen dünyadaki en acımasız adam, bazen de en gerçekçi aynaydı.

"Neden?" diye sordum, sesimdeki titremeyi bu sefer gizlemeden. "Neden onların bu kadar bencil olmasına izin veriyoruz Kenan? Bizim hayatımız onların kararlarıyla şekillendi, şimdi de suçunu ben çekiyorum."

Kenan’ın karşısında durdum, Hacer Yenge’nin telefonundan kalan o zehirli öfke damarlarımda geziyordu. Şimdi sadece ailemin bencilliğiyle değil, bu adamın yarattığı belirsizlik labirentiyle de boğuşuyordum.

"Ahmet dayımı nereden tanıyorsun, Kenan?" diye başladım, sesim odanın duvarlarına çarpıp yankılandı. "Nasıl tanıştınız? Beni nasıl sundular sana evlilik için? Hiç mi tereddüt etmedin? Her şey bu kadar kusursuz işlerken, sen neden hemen 'tamam' dedin? Açıkla bana!"

Kenan tek kelime etmedi. Sadece pencerenin önünde, gölgede durmuş, gözlerini üzerimden ayırmadan beni izliyordu. O sessizliği, öfkemi bir körük gibi alevlendiriyordu.

"Cevap versene!" diye bağırdım, ona doğru bir adım daha atarak. "Kimsin sen Kenan? Bir katil mi, bir hırsız mı? Deccal mi? Nesin sen? Dayımla ne işler çevirdin? Neden sana 'eski ortağım' diye hitap ediyor? Artık ben de bir şeyler bilmek istiyorum, anladın mı?"

Öfkemi kontrol edemiyordum. Elleri ceplerinde, o soğukkanlı duruşu beni çıldırtıyordu. Dayanamadım, ileri atılıp ellerimi yumruk yaparak onun sert göğsüne vurmaya başladım.

"Söylesene! Neden sustun? Korkak mısın, yoksa sadece beni mi değersiz görüyorsun?"

Vuruşlarım hırsla devam ederken, Kenan aniden hareketlendi. İki güçlü eliyle bileklerimi yakaladı. O kadar hızlı ve sertti ki, nefesim kesildi. Bileklerim onun parmaklarının arasında sızlarken beni kendine doğru çekti, aramızdaki mesafe neredeyse sıfıra indi.

"Sakin ol!" diye bağırdı, sesi odadaki bütün eşyaları sarsacak kadar gür ve otoriterdi.

Gözlerinin içine baktım; öfkeyle doluydu ama bu öfke bana değil, kendi içindeki o denetleyemediği o kaosa aitti. Nefes nefeseydik. Bileklerimi bırakmadı, aksine beni kendine daha çok sabitledi.

"Sakin ol dedim sana, Ece!" sesi bu sefer bir komut gibi değil, bir uyarı gibi çıktı. "O kapıyı açmak istediğini söyledin ya... Şimdi o kapıdan içeri girmeden önce, kendine zarar vermeyi kes. Çünkü birazdan duyacakların, o vurduğun göğsün içindeki kalbi durdurmaya yetecek kadar ağır olacak."

Bileklerimi serbest bıraktı ama beni duvara doğru hafifçe iterek kaçış yolumu kesti. O an, hem ondan hem de kendi gerçeğimden kaçamayacağımı iliklerime kadar hissettim.

Devam edecek

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.