Aras, ciğerlerini sessizce doldurup boşalttı. Tuvaline her an ekleyebileceği bir tebessüm kararsız bir şekilde dudaklarında titrerken meleği inceledi. Alev gibi tenine buz hissi veren rüzgarın tadını iliklerine kadar hissetmeye çalıştığı sırada yutkunup söze girdi. "İsminin anlamını o kadar iyi taşıyorsun ki..."
Erelim, hafifçe çattığı kaşlarıyla gözlerini gölgelendirerek sırıttı. İblisten dökülen kelimeleri saniyesinde kapıp süzgeçten geçirdiğinde, neredeyse çoğu kişinin farklı algıladığı isim ve görevini, doğru bir şekilde ondan duyduğuna şaşırsa da, bu durum fazlasıyla memnun etmişti kendisini. "İşe yaradığına sevindim, ihtiyacın olacak," diye yanıtladı.
"Sözlerimi istediğin gibi algılayabilirsin. Seni övmeyeceğim ama gerçekleri söylüyorum ki, sen kainatın saygı duyduğu önemli bir isimsin. Ben de bir Sekhmet İblisi'yim. Ve sen, benimle bir takım oluşturup yanımda duruyorsun. Bizzat bir cesaret vermeseydin, ben yine de ben bu söylediklerinle dünyayı ters çeviririm."
Erelim, dikkatle dinlediği sözler bittikten birkaç saniye sonra daha ona baktı. Ellerini beline yerleştirdiğinde başını eğerken, Aras'ın görüş açısına meleğim yarım yamalak gözüken gülüşü yerleşti. "İltifat olarak almam için, iltifata muhtaç olmam lazım iblis. Ve ben; Uriel için, senin yanındayım. Eğer yaşıyor olmasaydı da beni yanında görürdün evet. Ama çok daha farklı açılar olurdu. Bunu sen de iyi biliyorsun. Ve son olarak, kendini hâlâ daha Sekhmet olarak mı görüyorsun?"
Sözleri dikkatle dinlese de çehresine eklediği küçük bir tebessüm, kulağına ulaşan son sözle beraber yavaşça solup durgunlaştı. "Kendini hâlâ daha Sekhmet olarak mı görüyorsun?" Sözleri tekrar etti beyninde. Hiç bu açıdan düşünmemişti. O kadar çok alışmıştı ki bu ünvana, tamamen benimsenmiş ve onunla bir bütün oluşturmuş gibiydi. Fakat olaylara gerçek tarafıyla bakıldığında, bu kez uzak hissetti kendini. Artık intikam istemiyordu. Sadece yaşadığını bildiği, kendisine en yakın gördüğü kişinin yanında ve sağlıklı olmasını istiyordu. "Haklısın," derken dudak büzdü. "Ne olduğumu bilmiyorum. Sadece Sekhmet değilim artık. Bir intikam istemiyorum."
"Biliyorum," diye konuştu melek. Derin bir nefes aldıktan hemen sonra, bir süre gözlerini kapayıp başını gök perdeye kaldırdı. Esen rüzgar, saçları arasından geçip sonsuzluğa uçarken yutkundu. "İnsan formunda olmanın iyi olan yanı ne, biliyor musun?" şeklinde sorduktan sonra ona döndü. Aras, tüm dikkatini tazeleyip meleğe yeniden verdiğinde devam etti Erelim. "Hissedebiliyorsun. Her şeyi. Aydınlığı, karanlığı, hüznü, sevinci... Pişmanlığı. Çemberin her yüzünü görebiliyorsun. Olaylara genel açıdan bakabiliyorsun."
"Doğru." Küçük bir nefesi hızla bıraktı. Yüzeysel gözükse de onun için oldukça derin olan bu konu, onu dünyanın en üst noktasında gibi hissettiriyordu. Sakinliği iliklerine kadar hissederken, kaburgasından ciğerine doğru yol alan, anlam veremediği sızıyı, sakinliğin verdiği düzenli nefeslerle kontrol altında tutmaya çalıştı. "Ama bu form beni yormaya başladı."
"Dediğim gibi iblis. Çemberin her yüzünü görebiliyorsun. Aydınlık ve karanlık. Yin Yang."
Aras, duyduğu son kelimeden sonra zihnindeki hatıra dosyalarını geniş bir masaya döktü. Koca bir tablo gözlerinin önüne geldiğinde, yere bakan irisleri titredi. Boynundan başlayan karıncalanma, ayaklarına kadar inerken bal renklerinin görüş alanlarından çalıp daha çok düşündü. İlk zamanlar, her zamanki gibi alayla baktığı resim, bir zaman sonra terapisi olmuştu. Naime'den sakladığı durgun yanını, tabloya bakarken gün yüzüne çıkarıyordu. Her şeye rağmen ona mantıksız gelen bu değer, şu anda daha anlamlıydı. "Söylemeye çalıştığın bir şey var. Direk dökül melek. Beni yorma," yakınırcasına söylendiği sözlerin arkasında kendisine aradığı net bir cevap bekledi. İç dünyası aksine sesi oldukça canlı çıkarken, bir kez daha gizlemeye çalıştı kendini. Bir müddet hissetmediği sızı, kaburgalarına ince bir bıçak gibi saplanırken nefesini askıya alıp bedenini sıktı.
"Sen nesin?" diye konuştu. "Sadece bu sorunun cevabını bul Aras." Sözleri bittikten hemen sonra onu dikkatle inceledi. İblisin vücudunda hissettiği enerji, bir koku olsaydı eğer gökyüzünde sahip olduğu mevkiden bile duyardı bunu. Oldukça yoğundu ve bünyesiyle savaş halindeydi. Ne kadar gizlemeye de çalışsa, gökyüzü meleği bunu çok iyi anlamıştı.
"Uriel'i bulmadan önce herhangi bir şey bulamam." Kesin bir tavır sergilerken gözlerini baydırdı.
"Önce, Araf'a girmene yardım edecek meleği bulmalısın," dediğinde omuz silkip güldü. "Ama, hiçbir şekilde tam olarak kimi, ne için aradığını söyleme," şeklinde, sözlerinin arkasına eklediği yeni cümlelerle durumun ciddiyetini hissettirmeye çalıştı.
"Neden?"
Güldü. Yana kıvrılan dudak ucu yeniden inerken aralandı çenesi. "Araf'a rahatlıkla girip çıkabilen birisi sadece o değil. Gölgedekilerden biri, aldığı yaralarla zayıf düşmüş rütbeli bir meleğin Araf'ta olduğunu öğrenirse ne yapar, hiç düşündün mü?"
"Yani o, Uriel'i öğrense peşine mi düşer?"
"Ah..." Gözlerini devirip dudaklarını ısladı. "Fâni kız gibi aptalca konuştun. Zaten her açıklığıyla anlattım ya."
Karşılık olarak, ilk önce dudaklarını düz hizaya çekti Aras. Hafif şekilde gülümsese de Açelya konuya dahil olunca, ona kedini ispatlayamayışını bir kez daha hatırladı. "Anladım melek. Hasarlı perde sebebiyle insan alemine karışan ve etrafta kol gezen diğer alemlileri diyorsun." Yutkunup kaldığı yerden devam ederken, bilgisi olduğunu bilse dahi kendi dudaklarından duymasını istedi. "Açelya bana inanmadı. Ve inanacağını da sanmıyorum."
"İnanmasını beklemek, hatta inanması çok büyük hata olurdu zaten. O gerçek bir fâni. İdareleri olsa dahi kendileriyle bile savaş halinde olan kişiler. Kendini, yapabildiğince onun yerine koy. Sen olsan, sana güvenir miydin?"
"Hayır."
"İşte..."
"Peki, bu arayışta onun bir yardımı olmayacak mı?" Kaşlarını çatarken minik bir adımla yaklaştı. İki yanında hafifçe kaldırdığı ellerini yeniden indirirken birini yeniden işleve koyup boşlukta salladı. "Aralarındaki bağ için söylüyorum. Belki işler kolaylaşırdı."
"Tabii tabii... Çakmakla yanan şu bağ." Alçalttığı sesi, keskin bir şekilde iblisin kulaklarına ulaştı. Melek, durulan mimiklerini yeniden canlandırırken bir kez daha girdi söze. "Açelya, onca zaman üzerine bir şeylerin peşine düşmüş vaziyette iblis. Uriel'in yaşadığını kesin olarak öğrenmesi de dikkatini buna yöneltmesi de hesap edemeyeceğin kapıların mandalı olur. Zaten geç kaldığı arayışını erteler. Ki zaten fâni birisinin Araf ile uğraşması, çok daha kötü. Bilmesi tehlikeli." Kollarını önünde bağlarken, etrafında gözüken insanlara yöneltti dikkatini. Aras'ın kolundan tutup kaldırım kenarına çektikten hemen sonra devam etti. "Bu karışık bir olay. Öyle bir rol üstlenmelisin ki, hem çevrede çoğalmaya başlayan düşmanların dikkatinden uzakta olmalı hem de Açelya'yı izleyen kişilerin aklını bulandırıp, onun her an bir şey bulabilme olasılığıyla doğabilecek olası bir tehdite karşı, Açelya'yı korumalısın. Aynı şekilde kendine de dikkat etmelisin."
"Bir dakika," dedi Aras. Vücudunun gerildiğini hissetti. "Açelya tehlikede mi?"
Erelim, durgun olduğu kadar manalı bakan bakan gözlerini kırpmadan iblise odaklandı. Naime'den sonra Açelya'yı sahiplenişini hem rahat anlayabiliyor hem de anlam veremiyordu. Naime'nin yanındayken sadece ilgi istiyordu fakat Açelya için aynı durum geçerli değildi. İblis bu kez, ilgi değil o kişinin iyiliğini istiyordu... Düşünceleri, bu gözlemle beraber ivme kazanırken, kirpiklerini birkaç kez kırpıp konuya kaldığı yerden devam etti. "Okulda biri var," diye kesin bir şekilde söze girdi. "Açelya kayıt olduğu günden bu yana göz önünde. Sadece biz değil, karşı tarafında ordusu var Aras. Onlar da fâni kızı biliyor ve adımlarını gözlüyorlar. Şu ana kadar hiçbir yol kat etmediği için, rahattılar ama bu zamandan sonra rahat duracaklarını sanmıyorum."
"Ne demek bu? Onlar rahatlıkla okula girerken siz bir şey yapmadınız mı?"
Yükselen sese karşı derin bir nefes alıp çenesini sıktı. "Üzerindeki yeni doğan, senin aklını epey bulandırmış." Kuruyan dudaklarını bir kez daha diliyle nemlendirip dik konuma geçerken kendi enerjisini ortaya serdi. "Saçma sapan konuşmadan önce düşün. Sence biz, Fâni Nabizler'imizi başı boş bir şekilde, açık bir yem gibi bırakır mıyız? Onlardan biri varsa, bizden biri de var elbette. Hatta Uriel ile birlikte daha üstün bir güç oluştu. Bu sebeple geri adım dahi attılar. Ama Uriel'den sonra yeniden meydana indiler."
"Yemin ediyorum, yanan vücudum ama kavrulan beynim," sessizce yakındı. "Kim var okulda? Oğuzhan'dan başka kim var?" Kafasının içinde, masaya yatırdığı kağıtları teorilerle karalasa da öğrendiği ve duyduğu her yeni bilgiyle o kağıtları buruşturup yenilerini çıkarıyordu.
"Labezerin. Hem yeryüzü hem de gökyüzü meleği. Gizli bir güç. Fâni kız için de hem koruyucu hem de gizli bir yardımcı."
"Hem koruyucu, hem yarımcı hem de bir güç ise bu dediğin kişi, üniversiteli bir genç formunda değil o zaman?"
Kafasını yavaşça sallarken memnuniyetle gülümseyen melek, Aras'ı giderek heyecanlandırırken, buna ek bir heyecan verecek kimliği döküldü. "Hocaları Tibet. Açık kalan tüm kapıları kapatıp, Nabizler'imizi hem kolluyor hem de karşı tarafı her saniye izlediğimizi onlara hissettiriyor."
"Bu işten giderek zevk almaya başladım. Sinemanın arka planını bilmek, daha eğlenceliymiş." Sesli bir şekilde güldü. Daha önce fark etmediği bu meydan okuma, onu gittikçe heyecanlandırırken bu savaşın kilit yerinde bulunmak kendisini daha farklı hissettirmişti.
"Eğlencenin kesilmesini istemiyorsan, Murmur'u bulmak için, bir an önce harakete geç." Hafifçe belli ettiği aceleci tavrı Aras'ı bir tık daha heyecanlandırırken, melek gitmeden önce son sözleri söylenip, emin olmak istedi.
"Murmur, aradığımız düşmüş melek, değil mi? Araf'a girmemi sağlayacak?" Tek kaşı istemsiz olarak kalkarken gelecek cevaba dört elle yapışıracasına beklemeye başladı.
"Aynen öyle. Aramaya koyul. Enerjiye odaklan. Ve bir de her ne olursa olsun. Fakülteye git. Açelya seni görsün ya da görmesin. Kovmaya kalksın ya da kalkmasın, asla onu yalnız bırakma. Ama dikkatleri de fazla çekme." Elini, Aras'ın omzuna koyduktan sonra kafasını yavaşça sallayıp gülümsedi. "Sen, ne söylemek istediğimi anladın. Git ve Aras ol."
"Dağıtabileceğin tüm cesareti, tek seferde benim üzerimde kullandın melek." Dudağını kıvırdı. Gözleri iştahla parlarken, midesinin hemen üzerinde hissettiği bir kütle, onu heyecanın içine daha çok çekiyordu.
"Geldiği yerde daha çok var," gülerek konuştu. "Perde arkasında çok kaldım. Daha fazla dikkat çekmeden gitmem gerekiyor. Fakülteye git, izle ve ara. Labezerin seni zaten biliyor ama bağ kurarken bile zeki ve dikkatli adımlar atmalısınız."
"Yani diyorsun ki irtibata geç." Sırıtırken, bu işten giderek zevk aldığını belirtti. "O iş bende, melek. Beni hafif görme." Yanağını içe çeken gamzesi meydana gelircesine gülümsedi. "Hadi git."
"Emin ol, seni hafif görmüyorum." Onun gibi sırıttıktan hemen sonra omuz silkip gözlerini eğdi.
Beden, birkaç saniye sonra yavaşça solup kaybolduğu sırada geniş bir biçimde etraftan kubbe gibi inen ince bir ışık süzmesiyle yüzündeki ifadeyi hızla sildi. Meleğin rahat davranışlarından, birilerinin onları zaten izlemediklerini daha da doğrusu izleyemediklerini biliyordu fakat yine de mimiklerindeki rol, fazlasıyla önemliydi. Mutluydu. Uriel'i kurtarabileceğine inanıyor, bunu yapmak için de her şeyi göze almaya hazırdı. Ve buna, artık çok daha yakındı. Başını, semaya kaldırırken titrek bir tebessümle izledi bulutları.
Önüne dönerken harakete geçtiği sırada, fazla ilerlememişti ki yeniden durdu. Arkasını dönerken, Açelya'nın evinin bulunduğu yöne çevirdi başını. Usulca esen rüzgar, giderek hızlanırken saçları bozulup alnına yattı. Pürüzsüzleştirdiği çene hattına çarpan soğuk hava, çehresini sıkılaştırdı. Harakete geçmeden önce bakışlarını o yörüngeden çekip etrafına yöneltti. Biraz önceki insanlardan eser kalmamış, caddelerle baş başa vayetteydi. Bu yalnızlığı kendisine fırsat bilip, üzerindeki kıyafetleri göz açıp kapayıncaya kadar bambaşka bir kombinle değiştirdi. Havanın yağışlı olacağından neredeyse emindi. Ve aklına üşüşen fikirle, yeni kıyafetlere ihtiyaç duyacağına emindi. Daha da doğrusu, insanların ihtiyaç duymaları, onu da aynı kostüme sürüklüyordu.
Ellerini uzunca paltosunun ceplerine yerleştirirken, adımı bir diğerine selam verip giderek hızlandı. Sapağı döndüğü sırada yapacaklarını teker teker planladı. Erelim'le konuşmalarını yeniden sentezliyorken, geniş sırıtışı çehresinde yer edindi. İhtiyaç duyduğu haraketi yakalamıştı. Yüksek tempo, eski konumuna yerleşecek ve aç kaldığı benliğine de kavuşacaktı. "Artık bir Sekhmet değilim," diye düşündü. "Daha çok korkmalılar..." eklerken, kapanan dudakları sağ kenara hafifçe kıvrıldı. Melek ve fânilerden oluşan Nabizler arasındaki tek şeytan oluşu, karanlık olan güçlerin favori hedefi olacağını biliyordu. Heyecanı da bir nevi bu yüzdendi. Yıllarca içinde biriktirdiği o gücü, dışarıya vurmak istiyordu. Ve bunun için, hedefleri de artık hazırdı. Tek ihtiyacı olan, bir komuttu.
Eve iyice yaklaştığı sırada, hissettiği bambaşka bir enerji bulutuyla sıyrıldı düşüncelerinden. Kafasını kaldırdığı an görüş açısına beliren ince, uzun bir karartı, adımlarının yavaşlamasına vesile olurken birkaç farklı plan ve teoriyi, zihninin en etkin bölümlerinde hemen oluşturdu. Beden formundaki siyahlık, kısmi yerlerinde gökkuşağı renkleri gibi yanıp sönen ince çizgiler barındırıyordu. Bu çizgiler, yeniden siyah olmadan hemen önce tamamen kırmızı olup gittikçe koyulaşıyordu. Beden, yolun hemen ortasındaki konumundan ışık hızıyla hareket ederken, zaten gerdiği çehresini iyice sıktı Aras. Gözlerini fazla dolaştırmamıştı ki o kişinin, Açelya'nın evinin etrafında yavaş adımlarla dolaştığını fark etti. Hızlanan kalp ritimleri, beynine doğru akın eden kanlarla beraber ittifak kurarken, kendi bedenine güç bela söz dinletip olduğu yerde kaldı. Herhangi bir savunma yapması, dikkatleri vaktinden önce kendisinde toplardı. Uriel'i kurtarmadan hiçbir şey yapmamalıydı. Fâni formda oluşu, şu an onun için bir avantajtdı. Güçlerini kullanmazsa enerjisini de yayamaz, fânilerden bir farkı kalmazdı. Böylece, karanlık bedenin ne yapmaya çalıştığını dikkat çekmeden daha iyi gözlemleyebilirdi.
Harakete geçtiği sırada yolun hemen karşısındaki evin yanına vardı. Sabah olmasına rağmen perdelerin sonuna kadar çekilmesi, çamların kapalı oluşuna ek, her zaman bulunan aracın orada olmayışıyla herhangi bir gücünü kullanmadan, evin boş olduğunu zorlanmadan anlayabildi. Bahçeye ilerledikten hemen sonra, yorgun insanlar gibi belini tutup, yavaşça çimlere uzattı bedenini. Bir süre gökyüzüyle bakışsa dahi, tüm dikkati hemen karşısında bulunan Açelya'nın evindeydi. Yerden destek alıp, oturur pozisyona gelirken kaldırdığı dizlerine sardı kollarını.
Karartı, evin etrafında birkaç kez daha döndükten sonra yeniden aynı camın yanında durdu. Aras, manzarasını berbat eden yaratığa içten içe kin kusarken, hiçbir şey yapamadan izlemek, onu gittikçe sinirlendiriyordu."Atağa geçersen geberirsin," içine kükredi.
Karartı, onu duymuş gibi meraklı hareketlerini bir an durdurup, yavaşça çevirdi başını. Aras, gözlerini hızla kaçırırken yerdeki çimleri yontmaya koyuldu. Yüzündeki ciddiyeti hızla silip dalgın bir ruh gibi görünüm kazandırıldığı sırada iyice sıktı dişlerini. Sinirleniyordu. Ve buna engel dahi olamıyordu.
Başını yavaşça kaldırdığı sırada bu kez bakışlarını çeviren alemini bilmediği yaratık oldu. Birkaç saniye sonra, evin etrafında bir tur daha attığı sırada fark edilmemiş oluşu, Aras'a rahatlık verdi. Beden, diğer tüm hareketleri aksine, bambaşka bir noktada durmuş ve çivi gibi olduğu yere saplanmıştı. Kapının hemen karşısında boylu boyunca dikiliyordu. Aradan geçen birkaç dakika boyunca tek bir uzuvu bile oynamamıştı ki tam da o anda, uzun bedenini yavaş hareketlerle başı, ayaklarını yanına gelene kadar eğdi. Ortadan ikiye kırılmış çubukları anımsatan şekli, hiç olmadığı kadar korkunç bir görüntü oluşturmuştu. Zemine kadar uzanan kafası, boynunu daha da uzatmasıyla tamamen yerle paralel duruma geldi. Kapının altında ufacık bir delik bulsa, kendini oradan içeriye sızdırabilecek ciddiyetle her tarafı inceliyordu.
Aras, gözlerinin büyüdüğünü hissettiği saniye yavaşça salladı başını. İsmini koyamadığı karartı, yapabileceklerine karşı, onu korkutuyordu. Vücudundaki renkler, dimdik beklediği anlarda tamamen sönükken, eğilmeye başladığı zamandan itibaren tamamen kan kırmızıya bulanmıştı. Siyahlığının içinde iştahla parlayan bu kısımlar, göründüğünden daha tehlikeli olduğunu adeta tüm cihana fısıldıyordu.
"Güçlüsün ama piyonsun," dedi kendi kendine. "Ev izlemek, üst kişinin işi olmaz..." diye ekledi düşüncelerine. Tam bu esnada bedenini yeniden düzelten karanlık, bir anda gözden kaybolurken, kapının haraketlerini fark etti. Olduğu yerden hızla kalktığında, oldukça gözler önünde oluşunun verdiği panikle bir an bile düşünmeden, kendisini Açelya'nın evinin hemen arkasına attı. Çitlerle donatımlı, küçük mekandan hızla harakete geçtiği sırada duvarın arkasından olan biteni izlemeye koyuldu. Melis Hanım, saniyeler sonra boş manzarayı dolduran isim olurken, Aras daha da endişelendi. "Bu gölgeler, iyice azıtmış..." diye düşündü. Melis'in evde oluşunun onları durdurmaması, onu bir kat daha hem germiş hem de sinirlendirmişti.
"Bunu sizin de gördüğünüzü biliyorum," ortaya konuştu. Sadece Erelim'in değil, Akatriel dahil her meleğin duyduğuna emindi. "Anahtar Nabiz'inizi daha sıkı kollamanız gerek." Sözlerinden hemen sonra yavaş adımlarla harakete geçip, evin önüne doğru adımladı. Gözlerini kapatıp, duvara kondurduğu eline iletti tüm dikkatini. Açelya'nın varlığını, duygularını ve hareketlerini hissedebiliyordu. Olan biten her şeyden bir haber, kendisini tamamen düzeltme peşindeydi. "Bir şey buldun, değil mi Çırak?" Güldü. Kendi kendine konuşuyor dahi olsa, ona taktığı lakabı uzun zaman sonra kullanmak duygularını mest etti. "İstediğin hayatı sür, Kızıl Güzeli. Zaten izin de vermeyeceksin ama bu kez hiçbir kararına karışmayacağım. Sadece mutlu ol. Kelebekler gibi... Ama bir gün değil, bir asır yaşa."
Elini duvardan çektikten hemen sonra, evin arkasına doğru yol aldı yeniden. Unuttuğu sızı, bir bıçak daha oldu kaburgasının hemen altında. Bedenini sıkarken, vücudundan geçen bir perdeden sonra fâni formu terk etti. Yine de yorgun hissediyordu. Sızılar, hâlâ daha bedenindeydi. Anlam veremiyordu. Hiçbir şey yokken, bir anda hastalanmış ve ağrılara şemsiye olup, onları bedeninin gölgesinde toplamıştı. Canı yanıyordu. Ciğerlerinden çıkıp gelen sızı, kürek kemiklerine kadar uzanıyor, oradan da yeniden kaburgasına batıyordu.
"Uyumak istiyorum," diye düşündü. "Birazcık uyusam, geç kalmam değil mi, melek?" Olduğu yere yavaşça çömelirken gittikçe artan sızısı, acıyla gerdi çehresini. Duyulan gökgürültüsüyle semaya kaldırdı gözlerini. Dişleri, dudakları arasından poz verirken alayla sırıttı. "İyiyim melek! Benim için endişelenme." Daha çok güldü. Göz kapakları yavaşça ağırlaşırken, içinde yuva kuran daha önce hiç tatmadığı duygulara sıkı sıkıya sarıldı. Amaç her ne olursa olsun, bu kez yalnız olmadığını hissediyordu. Erelim, onun için bambaşka biriydi artık. Ve şu anda da içinde kurulan bu duyguların temelini oluşturan Uriel, katlarını çıkan Açelya, Özge ve Oğuzhan'dan sonra, çatıyı konduran kişi de Cesaret Meleği olmuştu. Kurduğu bu evin içine attı kendini. Mutluydu. Gerçekten, ilk kez tüm bulanıklıklardan uzak bir şekilde, yalınca mutluydu. Heyecanlıydı. Uriel'i bulduktan sonra olacak her şey için, heyecanlıydı. Ve korkuyordu. fânilerini kaybetmekten korkuyordu. Naime'den sonra, başka bir değerin ellerinden kayıp gitmesi, cehennemi dünyaya taşırdı. Gittikçe ağırlaşan uykusuna, bedenini teslim etmeden önce onların iyiliğini diledi. Kendisine ne olacağı umrunda dahi değildi. Tırtıl, kozasına çekilirken tek bir şeyi diledi. Sadece, değer verdiklerinin gülümsemelerini görmek istiyordu.

