Camdan akıp geçen manzarayı ıslatan yağmura karışmak istedim. Bir su damlası olup hiçbir şey için uğraşmamak, hiçbir şey için üzülmemek, hiç pişman olmamak ve yaşarken ölmemek... Hatasız olmak istedim. Buharlaşıp yok olmak istedim. Yok ettiğim umudum gibi ateşle kaybolmak istedim.
Telefonumdan saate bakarken takvim takıldı gözüme. 19 Ekim 2019... On gün sonra, tam olarak on ay olacaktı. On aydır zehir olmuştu her şey bana. Yaz gecelerimde bile sağanak yağış vardı. Son bahar gelmiş ve kışa gebe kalmıştı. Bir cihanın bana karşı olan haykırışı gökteydi. On ay öncesine kadar çok severdim oysa. Ve şimdiyse duyulan her gök gürültüsü vicdanıma batan kemiklerimin kırılma sesleriydi adeta.
Fazlaca kilo vermiştim. Annem, teyzem ve arada sırada ziyarete gelen halam, halimden fazlasıyla korkar olmuştu. Tek ilacımı ellerimle yaktığımı bilmeden, beni peşlerinden doktordan doktora sürüklemişlerdi.
Üniversite için şehire yeniden gelmiştim, fakat fakülteye gitmiyordum. Her zaman beni arayan Özge bir kez olsun aramamıştı. Dolunay'ı tamamlanamayan Oğuzhan'ı görmeye cesaretim bile yoktu. Hepsinden daha da felaketi... Evde durmaya cesaretim yoktu. Sabahın ilk ışıklarında evden çıkar bir daha hava kararınca dönerdim. Sadece uyku ihtiyacımı karşılayan ev, bir nevi mezarım gibiydi. Koridordan geçemiyordum bile...
"Müsait bir yerde!" diye sesimi duyurdum sokağın sapak yolunu gördüğümde. Bir yere gitmiyor dahi olsam, sadece düşünmek ve dinlenmek için toplu taşıma araçlarını kullanıyordum. Garip bir şekilde biraz olsun uzaklaştırıyordu beni kendimden.
İndiğimde bir süre durup elimdeki şemsiyeye götürdüm gözlerimi. "Açılmayacaksın..." dedim beni duyduğunu varsayarak. "Bu kez, tek ıslanan iç dünyam olmasın."
Yavaş adımlarım gittikçe o eve taşıyordu beni. Yaklaştıkça nefesim ödünç gibi doluyordu ciğerlerime. Gözlerimin önüne gelen o kayıt sahneleri bir kabusa merhaba derken, alabildiğim o kısık nefeslerim de bir süre sonra kesildi. Elimi cebime götürüp bir köşede biriken gümüş zinciri kavradım. "Özür dilerim," dedim sessizce. Yağan yağmurun aksine tuzlu olan sıcak sular ıslattı yanaklarımı. Yüz tuvalimdeki yaş fırçaları bu kez kan rengine adaydı. Onların izinden giden irislerim asıl renklerinden uzaklaşıp dünyam gibi kana bulanma yolundaydı.
"Sana diyoruz güzelim baksana!"
Aniden yükselen sesle düşüncelerimden arınıp olduğum yerde kaldım. Arkamı yavaşça dönerken iki kişinin yaklaştığını fark ettiğimde, omzuma astığım çantamdan medet umarcasına askısını sıktım. Üzerlerinde yağan yağmurun bile geçiremediği toz vardı. Saçları alınlarına yatmış ve gözleri neredeyse kapanmıştı. Hiçbir şey dahi söyleyemeden gelişlerini bekledim. Kaçıp gitmem gerekiyordu, ama bunu yapmak istemiyordum.
"Paran var mı?" dedi içlerinden bir tanesi.
"Yok," diyerek geçiştirdim. Arkamı dönüp adımlayacağım sırada kolumu kavrayan el, beni durdurdu.
"Yeme bizi, paranın olduğu her halinle ortada."
"Bizi yorma da biraz ateşle, sen de yoluna biz de. Hadi." Harekete geçip yolumun üstüne geçtiğine beni tutanla aralarında kaldım.
"Yok dedim size, defolun." Kolumu hızla çekip yüzüne çemkirircesine konuştum. Bir süre şaşkınca baktıktan sonra arkadaşına döndü. Dikkatinin dağılışını fırsat bilip, koşmayşımı ele alarak kendime hakaret ederken hızla çekildim aralarından. Adımlarım hızlanıp koşmaya dönerken arkamdan duyulan bağırış sesleriyle daha da hızlandım. Normalde insanların eksik olmadığı sokakta bu kez bir hayvan dahi yoktu. Sanki her şey bu olayın yaşanması için izne ayrılmıştı. Evlerin pencerelerindeki perdeler bile çekilmiş, sokakta bu iki kişiyle beraber tamamen yalnız bırakmışlardı beni.
Sırtıma hızla inen bir elle dengemi yitirip yere çarptım. Avuç içlerim ve dizlerim düşmenin etkisiyle sızlarken, elimden uçup giden zincir için yerden destek alıp bedenimi yarım yamalak kaldırdım. Onu kaybetmek her şeyimi kaybetmekle eş değer, hatta daha da beterdi. Her baktıkça kendi yaptıklarımı hatırlamamla beraber Uriel ile olan her anımız da gözümde canlanıyordu. Kaybedemezdim.
"Ver bakalım şu çantayı!"" diye duyulan sert bir sesin ardından omzumdan çekiştirilen şeyle geriye yalpalandım. Söylediklerini duysam da dikkatim onlarda değildi.
Nihayetinde, biraz uzakta kaldırımın kenarında bir arada duran zinciri görmemle yeniden can kazanıp ayağa kalktım. Birkaç adım atmıştım ki bedenime çarpan cüsse beni yeniden düşürmüş ve sahibi, sıkı sıkıya çantama asılmıştı. "Ver şunu!" Hiçbir şey söyleme gereksinimi bile duymadan hızlı hareketlerle boğazımdan geçirdiğim çantayı çıkarıp bıraktım. Cüzdanım zaten çantamda bile değildi. Tehlikeye girecek bir şey yoktu. Olsa bile umurumda dahi değildi. Tek istediğim o zinciri oradan almaktı.
Tam harekete geçeceğim sırada yeniden durdum. Eğer çantayı bıraktıktan hemen sonra zincire asıldığımı görürlerse, pahalı olduğunu sanıp onu benden almak isteyeceklerdi. Bunu göze alamazdım.
"Hey!"
Bir anda, sessiz sokağı ele alan tanıdık sesle endişeye kapılan kapkaççılar hızla harekete geçerken hemen ayağa kalktım. Özge koşar adımlarla yanıma geldiği sırada yerdeki zincirin yanına gidip elime aldım. Hızlandığını bile anlamadığım nefesim, gümüşü elime aldığım saniye yavaşlayıp derinleşirken ciğerlerimin yorulduğunu hissettim. Gözlerimden eksik olmayan yangın yerini yeniden alırken derince yutkundum. Yine bir kriz kapımı tıklatıyordu. Yine kendi ellerimle yaptığım yanlışlar dünyamı başıma çökertmeye geliyordu.
"Açelya... İyi misin? Kimdi onlar, zarar verdiler mi sana, polisi arayalım mı?" Hızla konuşmaya başladı. Gözlerindeki endişe o kadar belliydi ki, az kala ben de kendim için sebepsizce endişelenecektim.
"Hayır, arama. Keşke yapsaydılar," dedim başımı eğerken. Gözlerim dolmaya başlıyordu. Birazdan eve yeniden girecektim. Uriel'in öldüğü yerden yeniden geçecektim. Vücudunu defalarca kez çarptığı o duvarlara yeniden bakacak ve en son çömelip yok olduğu yerde oturup, bedenim kendisini uykuya atana kadar ağlayacaktım.
"Güzelim, iyi misin sen?"
"Hiç iyi değilim Özge..." Başımı kaldırıp ona baktım. Yanaklarımı ıslatmaya başlayan yaşları gördüğünde iç çekip koluma yerleştirdi elini. "Ben çok kötüyüm... Ölmek istiyorum. Yemin ederim yaşamak istemiyorum."
"Şşt! Ne saçmalıyorsun sen? Beni sinirlendirme," dediği sırada hafifçe salladı bedenimi. "Hadi eve gidelim de anlat bakalım."
"İstemiyorum," dedim kolundan çıkarken. Olduğumuz yerden çatısı gözüken eve bakıp dişlerimi sıktım.
"Açelya. Bana ne olduğunu anlatacak mısın yoksa Melis Abla'yı mı arayım?" Bakışlarımı evden çekip ona yönelttim. Olumlu şekilde başımı sallarken, memnun olmuş şekilde gerdi dudaklarını. "Gel bakalım. Sana fındıklı kahve de hazırlarım, seversin."
Eve gidene kadar mum gibi, sadece adımlarıma baktım. Her zaman bir adım gerimde yürüyen ve ona döndüğüm anda rahatsız olmamam için hafif şekilde geriye çekilen Uriel geldi aklıma. Her seferinde derin şekilde bakardı gözlerime. Yanağını kırıştırıp gülümserdi. Nasıl olur da ondan şüphe duymuştum? Ne zaman ona öylesine karşı olmuştum? Merakım ve şeytan bir olup, tüm doğrulara ve meleklere karşı cephe açtırmıştı bana. Yaptığım onlarca yanlış, gümüşü yanımda taşımaya başladığım günden itibaren daha da çok hissetmeye başlamıştım. Uriel'in bana verdiği kolye sadece onu hissetmem için değil, doğruları görebilmem içindi de. Mahremiyetim altına aldığı tek şey odam değil zihnimdi de... Her şey geçip gittikten sonra tam anlamıyla anlamıştım doğruları. Her şeyi, artık çok geç olduğu zaman fark etmiştim...
"Açelya, hadi." Özge'nin sesiyle birkaç kez kırptım gözlerimi. Evin önüne gelmiştik. Özge gözlerimin içine bakarken söze girdi yeniden. "Anahtar?"
"Benim."
"Açelya, anahtar. Hani evi açarken kullanılan hışırtı. Hatırladın mı?"
Sözlerinden sonra bir an afallayıp hafifçe salladım kafamı. "Hee..."
"Açelya, çantan? Anahtar içinde miydi?"
"Hayır." Sahte bir şekilde gülümsedim. Harekete geçip geldiğim gün dışarıya çıkardığım saksıya yönelip kurumak üzere olan bitkinin toprağına bıraktığım anahtarı elime aldım.
"Sen ciddi misin? Evini koskoca şehrin hırsızlarıyla yapayalnız bırakmışsın," diye yakındı.
"Yapma, kimse kolay yolu aramaz, zor olanda iş olduğunu sanır. Hiçbir hırsız paspas altına, saksı altına bakacak kadar insanların bilindik yer seçmeyeceğini bilir. Bu yüzden ben oraya koydum."
"Şu an, çok zekice mi konuştun yoksa bir aptallık mı anlattın anlamadım canım, ama dua etmeliyiz ki, hırsızlara gerçekten de açık yem olmamışsın," diye konuştu hareketlerimi izlerken.
"Umurumda bile değil." Kapıyı içe doğru itip yol verdim. Değerli olan tek şeyi kendi elimle yok etmiştim zaten. Hiçbir şey düşünmüyordum. Herkesle, her şeyle bağımı koparmıştım. Teyzemle bile sadece birkaç kez görüşmüştüm. Deli gibi özlem duyduğum annemin yanındayken bile bambaşka diyarlardaydım sanki. Ruhsuz bir beden gibiydim. Başka bir deyişle de hareket edebilen bir robot...
İçeriye geçtiğimizde üzerimizdekileri çıkarıp şemsiyeleri kurumaları için kenarda bıraktık. Özge, birkaç şey söyleyip mutfağa ilerlerken ben de her zamankinden daha boş salona geçtim. Koltukların yanına geldiğimde durdum. Her koltukta ondan iz vardı sanki, ama diğerlerine oranla daha çok oturduğu tekli koltuğa geçip oturdum. Her yer kapalı olsa da bir rüzgar girmişti vücuduma. Onun yokluğunun kırbacı olarak isimlendirdim bunu. Daha fazlasını ve daha acılısını hak ediyordum.
"Özür dilerim Umut..." fısıldadım. "Özür dilerim Gökyüzü Meleği... Özür dilerim koruyucu meleğim."
Yavaşça ayağa kalkıp balkona çıkan kapının yanına ilerledim. Bana tüm gerçekleri dayanamayıp haykırdığı yer burasıydı. Gitmeden önce son kaldığı yer burasıydı. Son ağladığı yer... Son sarıldığı yer...
Bir hıçkırık takıldı boğazıma. İç çekişim genzime hızla çarparken bir el olup gırtlağımı sıktı. Başımı eğmemle önüme düşen saçlar yüzümü gizledi. Bana gökyüzünü gösterecek konuma aldım kendimi. Yağmur bulutları, lacivert gökyüzünü siyaha boyuyordu. Tabaka benimle beraber ağlıyordu. Ya da sadece bana ağlıyordu. Yaptıklarıma, düştüğüm tuzağa ve bu tuzağa düşmeyi kendi arzumla istememe... Olduğum yerde çökerken sırtımı duvara yasladım. Ayaklarımla güç alıp kendimi daha çok bastırdım. Canımın acımasını istiyordum. En küçük bir sızıyı bile meleğin çektikleriyle kıyaslayıp, daha da fazlasını istiyordum. Delirmiştim. Bu kez gerçekten de deli olmuştum.
"Bana ceza verin ya da yardım edin," dedim fısıldayarak. "Dayanamıyorum..." Ellerimi saçlarıma geçirip köklerini sıktım. Sinirim kendimeydi, fakat her şeyi yıkıp yakasım vardı. On aydır hiçbir şey olmuyordu. Tamamen eski dünyama dönmüştüm. Bahram ya da Erelim... Kısacası hiçbir melek hatta hiçbir insan üstü varlıkla herhangi bir iletişimim bile olmamıştı. Şu anda Erelim'in öfkesine bile muhtaçtım. Bana söylediği o son şeyi yapmasını istiyordum. Bana, tüm cihanın ön iliklediği yanını göstermesini istiyordum. Akatriel'in bana ceza vermesini istiyordum. Neden olmuyordu? Hiçbir şey olmuyordu ve bu beni daha da delirtiyordu. "Cezam bu mu?" diye devam ederken kaldırdım başımı." Herkesin içinde yapayalnız kalışım mı?" Derin bir nefes alıp elimin tersiyle sildim yanaklarımı. Derimin altındaki cehennem doğruca kalbime akıyor ve orayı bir kül bulutuna çeviriyordu. Damarlarımın içinden akan pişmanlık ve vicdan azabı her bir zerreme ulaşıyor ve yanan kalbime çıra oluyordu.
"Açelya?" Özge'nin duyulan sesiyle bir an için kendime gelip, hızla sildim göz altımda biriken yaşları. Ağladığımı bir kez daha görürse eğer ne olduğunu üsteleyecek ve cevapsız kalışım beni daha da yakıp bitirecekti. Nasıl anlatırdım ki Aras diye bildiği iblisle bir olup Umut Meleği'mi öldürdüğümü?
"Buradayım," diyebildim sadece. Sesimi her ne kadar zorlasam da bedenimden bile güçsüz çıkmıştı.
Duruşunu bana yönelttiğinde yüzündeki acıma duygusu anlık olarak sahne alıp, kendisini merhamete çevirmişti. Elindeki bardakları kenara bırakırken hızla yanıma geldi. "Ah be kızım... Ne oldu da böylesine yedin kendini?" Herhangi bir şey daha eklemeyip etrafıma doladığı kollarının arasına bıraktım kendimi. Yüreğindeki sıcaklık bana yuva olurken, derin bir nefes almaya çalıştım. Fakat, göğsümde biriken bir hava boşluğu nefesimi ikiletmiş, iç çeker gibi bir ses çıkartmıştı. "Şşşt... Ben buradayım. Şimdi seni zorlamayacağım, ama her ne zaman istersen bana anlatabileceğini bilmeni istiyorum. Her zaman elimden geleni yapmaya çalışırım, tamam mı?" sözleri arasında sırtımı sıvazlayan eli, uzun zaman sonra hissettiğim tek güvendi. Dudaklarım yavaşça kıvrılırken teşekkür ettim. Ellerini saçlarıma götürüp severken, aklıma üşüşen bir fikirle yavaşça ayrıldım ondan.
"Saçlarımı keser misin?"
"Ne?" Gözlerini saçlarıma götürüp yeniden bana döndü. "Sen ciddi misin? Nasıl kıyacaksın bunlara, onu geçtim ben kıyamam kesmeye."
Burukça gülümseyip sözü devraldım. "Yeniden uzarlar ne de olsa. Lütfen keser misin ya da ben keseyim?"
"Tamam tamam. Ben yaparım."
Gözlerime bir süre baktıktan sonra başını usulca salladı. Ayağa kalkarken elimden tutup beni de kaldırdı. Önden adımlayıp banyo yoluna geçerken koridora takıldı gözüm. Yerde bulduğum yanık Açelya Çiçeği'nin olduğu yer, dün gibi aklıma üşüşürken saniyelik olarak kapattım gözlerimi. Yönümü hızla değişip banyoya girdikten sonra hışımla musluğu açtım. Hızla akan su gider kısmında birikirken içeriye giren Özge'nin bakışlarını üzerimde hissettim.
"Elini, yüzünü yıkamak ister misin?"
Hiçbir şey söylemeden cevap olarak avucumda biriktirdiğim suyu yüzüme götürdüm. İki kez daha tekrarladıktan sonra kalan damlaları silmek adına musluğu kapattıktan sonra yüzümü sıvazlayıp kenardaki havluyla kuruladım.
"Saçlarını yıkamamız ya da ıslatmamız gerekecek," dedi birkaç adım daha yaklaşırken. Mimiklerle onay verdikten sonra ona bıraktım her şeyi.
Dolaba yönelip eline aldığı tarağı kenara koyarken, alt rafların birinden çıkardığı temiz havluyu omuzlarıma yerleştirdi. Suyu yeniden açıp ellerini ıslattıktan sonra ıslattığı tarağı saçlarıma götürüp taramaya başlarken bir kez daha kapattım gözlerimi. Saçlarımla oynanması garip bir şekilde rahatlatırdı. Ve şu anda da buna ihtiyacım vardı. Saç telleri arasında kayan tarağın dişleri, masaj yapıyor gibiydi. Uykumu yavaşça getiriyor, tüm yorgunluğumu kendisinde topluyordu.
Sırtıma damlayan birkaç damla, kazaktan içeriye girerken çölde bulunan bir yudum su gibi, yanan derime ferahlık vermişti. Oysa ki her yer buz gibiydi. Ev buz gibiydi. Dışarısı buz gibiydi. Evren buz gibiydi yanan tek şey bendim.
"Bir poşet lazım olacak." Yükselen düşüncelerime el atan sözlerine cevap vermek için ona döndüm.
"Mutfakta vardı."
"Tamam, sen salona geç. Ben de mutfaktan bulup geleyim."
Dediğini yapıp, beraber çıktığımız banyodan ayrıldıktan sonra salona geçtim. Boş bir yere oturduktan sonra bacaklarıma doladığım kollarımın üzerine yatırdım başımı. Saçlarımdan ince ince süzülen sular bu kez kıyafetlerimi ıslatmaya başlamıştı.
"Geldim," diye sesini duyurdu Özge. Hemen arkama yerleşip başımı kaldırdıktan sonra dik durmamı söyledi. Tarakla, saçları bir araya toplarken yeniden tarayıp en düz hizaya koydu. "Nereden kesmemi istersin?"
"En kısa yerden."
"Saçmalama. Omuz hizandan kesiyorum. Tamam mı?" Hafifçe eğilip yüzüme baktı.
Başımı iki yana sallayıp gözlerimin daldığı yere daha da odaklandım. "Daha kısa."
"O zaman boyun hizası? Daha kısaya inmem."
"Tamam..." Sözlerimin hemen ardından geriye çekilip saçlarımı son kez taradı. Biraz poşet hışırtısından sonra tel diplerinde hissettiğim çekişmenin hemen ardından tok bir makas sesi duyulmaya başladı. İlk kesişi onla geçirdiğim ilk günüme koydum. Duvara bastırdığım sırtıma dikkat kesilip önümde eğilmiş, hemen sonra ilk kez göstermişti kanatlarını bana. İkinci kez kapandı makasın ağzı. Saçlarım düşerken, meleğin kanatlarından koparıp verdiği tüy geldi aklıma. Emanetine emanet ettiği o tüy. Emanetçisi tarafından yakılan tüy... Üçüncü kez duyuldu ses. Bana 29 Aralık'ı söylediği gün, yüzüne yerleştirdiği mimikleri canlandı gözlerimde. Tüm duygularını gün yüzüne dökse dahi kör olan gören gözlerimin göremediği o duyguları hatırladım. Makas sesi dörde çıkarken Erelim'in öfkesini hisseder gibi oldum yeniden. Bir meleğin öfkesi bu denli mi korkutucu olurdu? Bir makas sesi daha... Bu kez karşımda göz yaşı döken Uriel var. Bir fâniye sarılıp ağlayan, kendi katiline sarılıp, yine katilinin iyiliğini isteyen bir melek... Ve bir kez daha. Bu kez Aras'ın kahkahası, kulaklarıma davul tokmağı gibi çarptı. Kulak zarım acıyla titrerken yedinci ve son makas sesi duyuldu. Artık oyun bitmiş her şey her haliyle ortadaydı. Nasıl dayanacağımı bilemediğim bir yokluktaydım. Güvenleri boşa çıkardığım bir aptallığın baş karakteri olmuştum. Gittikçe yaklaştığını hissettiğim bir savaş vardı, ama benim elimden gelen hiçbir şey yoktu. Cezam yoktu. Her ne kadar sorgulasam da cevap açıkça belliydi. Erelim'in dediği gibi, nasıl ki gök perdeyi zedeleyen bizden biri olduğu için anahtar da bizden biri oluyorsa, fâni olarak hatayı yapan olduğum için beni ancak fâni bir Nabiz cezalandırabilirdi... Bu durum bile cezaydı. Hak ettiğim acının içinde yalnız bırakılmak en büyük cezaydı.
"Bitti," dedi Özge. Ona dönüp teşekkür edercesine gözlerine baktığımda tebessümle karşılık verdi. Gözlerim poşetin içindeki kızıl saçlarıma gittiğinde yine gülümsedim. Hiçbir zaman yapmam dediğim olayı yapmıştım. Saçlarımı, kendimi yenilemek için keseceğim aklımın ucundan dahi geçmezdi. Fakat yapmıştım. Ve bu değişimi her gün kontrol edecek saçlarımın büyümesine oranla neyi başarıp neyi başaramadığımı değerlendirecektim. Bir gün Uriel'in benden istediği o görevi başarırsam eğer. Saçlarımı ancak o zaman uzatacaktım. Bu kesim bana her zaman onu hatırlayacaktı.
"Özge?"
"Efendim?" cevabının ardından hafif kalkıp eve girdiğimde cebime sıkıştırdığım zinciri elime alıp ona uzattım.
"Bunu boynuma takar mısın?"
"Bu boş?" dedi tuhaf bir ses tonunda.
"Her zamankinden daha dolu," diye cevapladım gümüşe bakarken. Beni duymamış oluşu önemli değildi. Beni ben duymuştum. Henüz dilime dökülmeyenleri bile duyuyordum. Önemli olan buydu. Zinciri eline alıp klipsinden tuttuğunda arkamı yeniden döndüm. Boynuma yerleştirdiği gümüş birkaç saniye sonra kendi iradesiyle durduğunda önüme gelip yüzüme baktı.
"Çillerin birazcık daha belli oldu gibi."
"Onları seviyorum."
"Bence de sevmelisin," dedi elimi tutup. "Farklı olmak her zaman daha güzeldir." Gözlerimin en içine yolladığı buruk ama güven veren bakışı, kendi halime daha da acıttırdı beni. Derin bir nefes alıp ayağa kalkarken dudak kıvırdı. "Benim şimdi gitmem gerekiyor ama akl-"
"Aklın bende kalmasın," diyerek sözünü tamamladım. Olgun tavırları, eğelenceli halinin bir yanında, korumacı yönü olduğunu sergiliyordu. Gülümseyip, kalbini ferahlatmak istedim. "Ortalığı temizleyip uyuyacağım."
"İyi olacağına söz ver," şirin bir nidayla söylendikten sonra havada yumruk yaptığı elinin baş ve işaret parmaklarını açtı. Aynı şekil yapıp parmaklarımızı iç içe geçirdiğimde cevapladım onu.
"Çalışacağım."
Sözümün hemen ardından aramızdaki mesafeyi kapatıp sıkıca sarıldı. Kısa saçlarım üzerine kapattığı eli, sırtıma inip sıvazladığı sırada, sıcak nefesi neredeyse açık kalacak boynuma vurdu. "Üzgün olma... Gülümse. Hiçbir şey kalıcı değildir, zaman her şeyi geçirir."
Beynimde sıralanan sözleri kenara itip "Peki," dedim sadece. Bir sürü şeyi söyleyebilirdim, ama hiçbiri anlatamazdı benliğimi. Ayrıldığımızda gözlerime baktığında içten bir teşekkür ekledim sözlerime.
Harekete geçip kapının yanına vardığımızda çıkardığı montunu giyip, kurumaya bıraktığı şemsiyesini alıp bana döndü yeniden. Her hareketinde iyiliğimi sorgulayan imzası var gibiydi. "Yarın görüşürüz, iyi geceler."
"Görüşürüz, iyi geceler."
Evden uzaklaşmasını izleyip sokak lambalarının altına geçene kadar onu izledim. Bir yandan gitmesini, diğer yandan da yanımda durup bana omuz olmasını istiyordum. İyice gözden kaybolduğunda etrafta gezdirdim gözlerimi. Yine boştu. Soğuk rüzgârlar, bedenime dokunup geri çekildi. Bir süre sonra içeriye geçip kapıyı kapattım. Az önce kalktığımız yere ilerledikten sonra yerdeki, saçların bulunduğu poşeti aldım elime. Poşetin ağzını sıkı sıkıya kapattıktan hemen sonra dış kapının yanına yeniden gidip kabanıma uzandım. Evdeki çöpü de kullanabilirdim, fakat dışarıda yürüyüş yapmak daha iyi olacaktı. Ayakkabılarımı da giydikten sonra anahtarı cebime koyup kabanın şapkasını başıma kondurdum.
Evin birkaç metre uzağında çöp konteyneri kendisini belli etse de onu kullanmak istemedim. Soğuğu daha da hissetmek istiyordum. Gökyüzüne bakıp yıldızlara misafir ettim gözlerimi. Yağmur bulutlarının çekilişiyle ortaya çıkmışlar ve takım olmuşlardı. Her ne kadar görebildiğim sadece bu görüntü olsa da perdenin arkasında bambaşka bir dünya olduğunu biliyordum. Hatta yürüdüğüm bu yolda benimle beraber yürüyen bambaşka varlıklar olduğunu da biliyordum. Eğer, büyükannemin izinden gidemez, Uriel'in inandığı kadar güçlü olamaz ve verilen görevi yerine getiremezsem; tüm perdeler yok olacak, insanlığı etkisi altına alacak ya da insanoğlunu yok edecek bir felaket başlayacaktı...
Anahtar Nabiz'i hâlâ bensem... Ya da benden alınsa dahi Uriel'in beni eğitip, yapmak istediği ve inandığı güçlü Nabiz olmak için her şeyi yapacaktım. Bugün benim yeniden doğuşumdu. Öyle olmalıydı. Her acımla beraber, yeniden canlanışımdı. Uriel için... Artık bir şeyler yapmalıydım.




