O fırtınalı gecenin ertesi sabahı, hayatımın en ağır grip nöbetiyle uyandım. Kemiklerim sızlıyor, boğazım acıyor, ateşler içinde yanıyordum. Yataktan kalkacak gücü kendimde bulamadım. Bilincim yarı açık yarı kapalıyken kapımın açıldığını duydum.
Mirza içeri girdi. Beni o halde gördüğünde gözlerindeki o gaddar, sarsılmaz maskenin saniyeler içinde nasıl paramparça olduğunu kendi gözlerimle gördüm. Yatağın kenarına çöktü, devasa ellerini alnıma koydu.
"Yanıyorsun sen," dedi, sesindeki o panik halini ilk kez duyuyordum. "Lalin, bak bana."
"Çok soğuk..." diye fısıldayabildim sadece, dişlerim birbirine vururken.
O koskoca yeraltı lideri, adamlarına emirler yağdırıp eve doktor çağırırken bir an olsun yanımdan ayrılmadı. Doktor iğne yapıp ilaçları verdiğinde bile Mirza gitmedi. Üzerimdeki kalın yorganı açtı, banyodan getirdiği ılık su dolu kovayla yatağın kenarına oturdu.
O adam öldüren, silah tutan elleriyle bezi ıslattı; büyük bir naziklikle boynuma, göğüs kemiklerime, açıkta kalan bacaklarıma sürerek ateşimi düşürmeye çalıştı. Tenime değen her ıslak bezle titrerken, o tok sesiyle sürekli kulağıma fısıldıyordu:
"Geçecek güzelim... Buradayım. Şşşt, buradayım, bırakmam seni."
O gece ateşler içinde sayıklarken, bilincimin derinliklerinde sadece onun adı vardı. "Mirza... Gitme... Mirza..." diye sayıkladığımı, onun elini sımsıkı tuttuğumu hayal meyal hatırlıyorum.
Gece yarısı gözlerimi açtığımda, Mirza’nın yatağın yanındaki koltukta hala elimi sımsıkı tutarak uyuyakaldığını gördüm. Gömleğinin kolları sıvanmıştı, yorgun görünüyordu. O an iç sesim bana en büyük itirafı yaptı: Sen bu adama tutsaksın Lalin. Ve artık bu kafesten kaçmak istemiyorsun. Parmaklarımı onun güçlü eline daha da kenetledim.