Şafak, gökyüzünü kızıla boyayarak sökerken askeri jip nihayet şehirden yedi kilometre uzaktaki bağ evine ulaştı. Merkeze uzak olduğu için etraf inanılmaz sakin ve sessizdi; sığınaktaki o can pazarından sonra buranın dinginliği ekibe bir anlık da olsa nefes aldırdı. Ancak evin bahçesine yaklaştıklarında, Kaan’ın gözleri aniden kısıldı. Bahçede hareket eden birileri vardı. Kaan, direksiyonu sıkıca kavrayıp yanındaki Selin’e döndü: "Onları tanıyor musun?" Selin, şaşkınlık ve gerginlikle dışarıya bakarak kafasını salladı: "Hayır, tanımıyorum. İlk defa görüyorum."
Jipin sesini duyan bahçedeki adam, hızla arkasını dönüp bizimkilere doğru bağırdı: "Kimsiniz siz?!" Elindeki silahı tehditkar bir şekilde jipe doğrultmuştu. Ancak jipin askeri bir araç olduğunu fark edince içten içe biraz rahatladı. O sırada motor sesine ve bağırışlara evin içinden bir kadın, bir erkek çocuk ve iki genç kız daha çıktı. Kaan, jipi durdurup kapıyı açtı ve elindeki silahı aşağı indirdi: "Korkmayın, zarar vermeye gelmedik. Asıl sizin burada ne işiniz var? Burası Selin Hanım’ın bağ evi."
Adam, Kaan'ın sakin ve net tavrını görünce namluyu yavaşça yere indirdi. "Biz buraya sığındık... Tek yaptığım ailemi korumak," dedi sesi yumuşayarak. Kaan, jipteki grubuna doğru dönüp kısaca fısıldadı: "Ne yapacağız şimdi?" Arka koltuktan Meral araya girdi: "Zararsız insanlara benziyorlar oğlum. Hem ne kadar kalabalık olursak o kadar güvende oluruz." Bu mantık herkese doğru geldi. Selin, araçtan inip adama doğru birkaç adım attı ve konuşmaya başladı: "Bakın, burası benim evim. Sizi kovmak istemiyorum ama bir sıkıntı çıksın da istemiyoruz. Burada beraber konaklayabiliriz. Hem kalabalık olduğumuz için daha da güçlü oluruz."
Adam, jipi süzerek sordu: "Peki bu askeri araba ne iş?" Kaan durumu özetledi: "Sığındığımız güvenli sığınağa dönüşmüşler saldırdı. Canımızı zor kurtardık." Adamın yüzündeki gerginlik yerini buruk bir gülümsemeye bıraktı: "Eee, ne duruyorsunuz o zaman? Gelin içeri, bir çay ikram edelim."
Hep birlikte gülüşerek eve geçtiler. Gruba yeni ve kalabalık bir aile katılmıştı. Adam, salonda ailesini tanıtmaya başladı: "Bakın, bunlar benim kızlarım Pelin ve Sude. Eşim Zeynep. Bu da küçük oğlumuz Ali, daha yeni 10 yaşına girdi. Pelin ve Sude ikizler, 22 yaşındalar. Aslında üniversite için Paris’e gideceklerdi ama o iş yattı galiba... Ee, sizi tanıyalım biraz?" Kendini Zeki olarak tanıtan adamın sorusu üzerine Kaan gruptakileri tek tek gösterdi: "Ben Kaan. Annem Meral, arkadaşım Barış, Selin abla ve oğlu Leo."
Kaan, derin bir nefes alıp zihnindeki asıl soruyu sordu: "Peki neler olduğu hakkında bir bilginiz var mı?" Zeynep araya girerek anlatmaya başladı: "Radyoda duymuştuk. Bu bir virüs gibi bir şeymiş. Benim tahminimce, dünyada nüfus popülasyonunu azaltmak için yapılan bir proje... Ama görünüşe göre kontrolden çıkmış." Ortamı kaplayan ağır sessizliği Zeynep bozdu: "Peki aç mısınız? Size bir şeyler hazırlayayım." Herkes minnettarca onayladı. Zeynep, kızlar, çocuklar, Meral, Selin ve Leo mutfağa ve diğer odalara geçerken, salonda sadece Zeki, Barış ve Kaan tek kaldı.
Barış, ciddi bir ses tonuyla konuşmaya başladı: "Eğer burada beraber konaklayıp yaşayacaksak, ciddi şekilde erzağa ihtiyacımız olacak." Üçü bu hayati konu hakkında tartışırken Zeki bir fikir ortaya attı: "Burası şehre uzak olduğu için pek market veya mağaza yok. Ama yolun biraz ilerisinde bir benzinlik var, oraya bakabiliriz. Yemekten sonra çıkar, hava kararmadan döneriz." Bu fikir Kaan ve Barış’ın kafasına yattı. Tam o sırada içeriden, "Yemek hazır!" diye bir ses yükseldi.
Yemek yemek için mutfağa geçtiklerinde, erkekler yaptıkları bu plandan bahsetti. Meral, endişeli gözlerle Kaan’a bakarak, "Yolda dikkat edin oğlum, çok da geç kalmayın," dedi. Kaan ve Barış annelerine söz verdi ve yola çıkmak için hazırlandılar. Zeki, Barış ve Kaan, üçü beraber askeri jipe binip yola çıktılar. Yol boyunca aralarında havadan sudan konuşup sohbet ettiler. Zeki, kırsal hayattan bahsederken laf arasında eskiden kasap olduğundan söz etti.
Kısa süre sonra benzinliğe vardılar. Ortam ürkütücü derecede sakin ve sessizdi. Zeki, jipi durdurup ciddileşti: "Birbirinizden ayrılmayın çocuklar, tehlikeli olabilir. Siz önden girin, ben de arkadan dolaşayım." Kaan ve Barış başlarıyla onaylayıp market bölümüne girdiler. İçerisi daha önce yağmalanmıştı ama şanslarına hala az da olsa yiyecek kalmıştı. Rafları karıştırırken bir balta ve bir beyzbol sopası bulup kendilerini korumak için yanlarına aldılar.
Tam poşetleri dolduruyorlardı ki, mağaza büyük bir gürültüyle patladı ve bir anda alevler içinde kaldı! Yangın o kadar hızlı büyümüştü ki ön çıkış kapısı tamamen kapandı. Kaan ve Barış ne olduğunu anlamaya çalışıp öksürürken, dışarıdan birisi pencerelere doğru silahla ateş etmeye başladı. Alevlerden ve dumandan hiçbir şey gözükmüyordu. Can havliyle dışarı çıkmak için arka kapıya doğru koşarken Zeki’ye seslendiler: "Zeki! Zeki neredesin?!"
Dışarıdan, alevlerin uğultusunu bastıran soğuk bir ses yükseldi. Zeki cevap veriyordu: "Üzgünüm çocuklar ama ailemi hayatta tutmam lazım! Siz ikiniz güçlüsünüz. Sizi saf dışı bıraktıktan sonra anneni, o karıyı ve çocuğu zamanla yiyeceğiz! Ahahahah! Size kasap olduğumu söylemiştim, anlamadınız mı ha? Aklınızda kalmasın; kızlarım, oğlum ve karım insan eti yediklerini bilmeyecek!" Zeki delice bir kahkaha atarak jipin motorunu çalıştırdı ve uzaklaşmaya başladı.
Kaan ve Barış arkasından avazı çıktığı kadar küfürler savurdular. Öfkeden deliye dönen Barış, dumanların arasında bağırarak sordu: "Buradan nasıl çıkacağız?!" Kaan, gözlerindeki intikam ateşiyle nefes almaya çalıştı: "Bilmiyorum Barış... Ama biz bugün ölmeyeceğiz. O piçi öldürmeden ölmeyeceğiz!"
İçeriyi tamamen yoğun bir duman kaplamıştı, ciğerleri yanıyor ve nefes almak imkansızlaşıyordu. Tam ümitlerini kaybedeceklerken Kaan, tavanda mağazanın çatısına çıkan küçük bir tahliye kapısı olduğunu fark etti. Barış, son gücüyle Kaan’ı yukarı doğru fırlatarak çatıya çıkardı. Ancak Barış, dumana daha fazla dayanamadı ve bilincini kaybederek büyük bir gürültüyle yere yığıldı. Kaan yukarıdan dehşetle bağırdı: "Barış! Barış!"
Kaan, arkadaşını orada bırakamazdı. Hemen çatıdan aşağı atlayıp binanın dışından arka kapıya doğru koştu. Kapının asma kilidini elindeki baltayla sertçe vurarak kırdı. İçeri dalıp baygın haldeki Barış’ı kucakladı ve onu sürükleyerek dışarı çıkardı. Yangından yaklaşık 10-15 metre uzaklaştıktan sonra Barış’ı çimenlerin üzerine yatırdı. Barış ayılmıyordu, çok fazla karbonmonoksit yutmuştu. Kaan panikle arkadaşının göğsüne bastırırken bağırdı: "Lan sikik kalksana! Bana suni teneffüs yaptırma şimdi!"
Tam o saniyede Barış şiddetle öksürerek gözlerini açtı ve doğrulmaya çalıştı. Kaan, rahatlamanın verdiği duygu patlamasıyla Barış’a sıkı sıkı sarıldı. Barış, öksürüklerinin arasında kendine gelince Kaan’a pis bir gülücük attı: "Lan, demek ölsem beni öpmeyeceksin ha?" diyerek dalga geçti. Ölümün kıyısından dönmüş olmalarına rağmen ikisi de bu berbat şakaya güldüler.
Ancak gülüşmeleri uzun sürmedi; hava hızla kararmaya başlamıştı ve bir an önce bağ evine dönmek zorundaydılar. Araç bulmak için sağa sola bakınırken, yol kenarındaki uzun otların arasında gizlenmiş eski bir motosiklet fark ettiler. Hızla yanına gidip çalışıp çalışmadığını kontrol ettiler. Şanslarına motor hırlayarak çalıştı. Hemen üzerine atlayıp bağ evinin yolunu tuttular.
Eve vardıklarında hava tamamen kararmıştı. Uzaktan bakıldığında evin ışıklarının yandığı görülebiliyordu. İçerideki yamyam aileye sessizce yaklaşabilmek için motoru evin 100 metre ötesindeki ağaçlık alana park ettiler. Kaan, elindeki baltayı sıkıca kavrayıp karanlığın içinde eve doğru bakarken dişlerinin arasından fısıldadı:
"Geliyorum anne... Dayan."