İçeriğe geç

Düşmüş melek

Bölüm 16 · 2 dk okuma

Düşmüş melek

Bölüm 16

Şifanın zehirli gölgesi

kahvaltımı bitirdiğimde mutfaktaki o yapay ama sıcak atmosferin içinde bir anlığına da olsa kaybolduğumu hissettim annem mirava sessizce masayı toplamaya başlamış her tabağı ve bardağı sanki kutsal bir ritüelin parçasıymış gibi büyük bir özenle yerine diziyordu ancak içimdeki o huzursuzluk mutfak örtüsünün altındaki bir böcek gibi kıpırdanmaya devam ediyordu "Anne gerçekten mi ormana gidiyoruz hangi bitkileri toplayacağız" diye sordum bu sessizliği bozmak ve zihnimdeki o karanlık kuyu imgesinden kaçmak için annem elindeki tabağı tezgaha bırakıp bana her zamanki şefkatiyle gülümsedi "Evet tatlım şifalı bitkiler biliyorsun sonbahar toplamak için en güzel zamanlardan biri bugün özellikle papatya adaçayı ve biraz da kantaron arayacağız" ​pencereden dışarı baktığımda gri bulutların gökyüzünü iyice kuşattığını ve ağaçların rüzgarda birer dev gibi sallandığını gördüm ormanın huzurlu olduğu kadar gizemli havası zihnimde canlanırken merakla sordum "Ne işe yarıyor bu bitkiler" annem her bir bitkiyi sanki birer eski dostunu anlatır gibi tanıtmaya başladı papatyanın uykuya adaçayının boğaz ağrısına ve kantaronun yaraları iyileştirmeye olan gücünden bahsetti ancak "İyi de yanlış toplarsak ne olur" sorum üzerine annemin yüzündeki ifade bir anlığına donuklaştı "Bazı bitkiler şifalı gibi görünür ama yanlış türler zehirli olabilir o yüzden gözün hep bende olsun" bu uyarı omuzlarıma görünmez bir yük gibi bindi ​bir süre sonra annem eski ve tozlu sepetini koluna takıp "Hadi hazır mısın" diye sordu başımı sallayıp ceketimi üzerime geçirdim ve evin o boğucu sessizliğinden dışarıya adım attım ormana vardığımızda hava serin ve ferahlatıcıydı ama her nefeste toprağın o nemli ve ağır kokusu burnuma doluyordu annem bizi küçük ve dar bir patikaya yönlendirdi ilk olarak bir grup papatyanın yanına geldiğimizde mirava yere eğilip narin yaprakları göstererek nasıl doğru seçim yapılacağını anlattı papatyaları sepete bırakırken doğanın içinde olmanın verdiği o geçici rahatlamayla doldum sanki ağaçların arasındaki bu uğraş zihnimdeki kargaları bir süreliğine uzaklaştırmıştı ​biraz ileride adaçayı çalılarına ulaştığımızda annemin her bitki için anlattığı hikayeler ilgimi çekiyordu ancak içimdeki o garip his bir gölge gibi peşimi bırakmıyordu sanki devasa meşe ağaçlarının arkasında birileri bizi izliyor ve her adımımı not alıyordu son olarak kantaron çiçeklerinin o parlak sarı rengine ulaştığımızda annem bu çiçeğin kanamaları durdurmadaki mucizevi gücünden bahsetti tam bir grup kantaronu kökünden ayırmak üzereyken ormanın derinliklerinden gelen o keskin çıtırtı sessizliği bir bıçak gibi böldü ​olduğum yerde donup kaldım nefesimi tuttum ve tüm duyularımla karanlık dalların arasını taradım "Anne bir şey mi duydun" diye fısıldadım sesim korkuyla titriyordu annem başını kaldırıp çevreye dikkatle baktığında yüzünde beliren o hafif ama belirgin gerginlik yüreğimi ağzıma getirdi "Belki bir hayvan" dedi beni rahatlatmaya çalışarak ama sesindeki o emin olmayan ton bu yalanı ele veriyordu sepetlerimiz bitkilerle dolmuştu ama artık biliyordum ki topladığımız bu şifalı otlar ormanın bize hazırladığı asıl sürprizin sadece üzerini örtüyordu ağaçların arasından süzülen o gri ışık kan kırmızısı saçlarımda parlarken sırtımdaki o lekeler sanki birinin beni izlediğini doğrularcasına karıncalanmaya başladı

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.