Run boy run
Running is a victory
Run boy run
Beauty lies behind the hills
-woodkid
-------------
Ertesi gün sabah kızlar acil bir işleri çıktığını söyleyerek evden erkenden ayrıldılar. Daha ne olduğunu kavrayamadan Duru, Selin ve ben birbirimize bakıyorduk.
Yeni uyanmış, yorgun hâlimizle esneyerek balkondan onların gidişlerini izledik.
"Diğerlerinin yanına gidiyorlar, değil mi?" dedi Selin.
"Tatil falan yalandı, göreve gidiyorlar, değil mi?" dedim.
Duru kafasını salladı ve kollarını esneterek içeri girdi.
"KIZLAR!" diye bağırmasıyla içeri koştuk. Selin balkondan aldığı vazoyu silah olarak tutuyordu, ben ise tokamı hızlıca kavrayarak kendime siper ettim.
Etrafımıza baktığımızda televizyonda Nermin Hanım'ı gördük. Selin bana döndü ve yüzünü ekşitti.
Ben de karşılık vererek tokamı saçıma geri taktım ve Duru'nun yanına, televizyonun karşısına geçtim.
Nermin Hanım kahkaha atmamak için zor duruyor gibiydi.
"Sakin olun, kızlar."
"Bizi görüyor! Harika," dedi Duru.
"Televizyonlarda kamera olduğunu bilmiyordum," dedi Selin.
"Ben de," dedim ve kendimi koltuğa attım.
Benden sonra kızlar da kendilerini bıraktı.
"Günaydın, kızlar. Geceniz nasıldı?" dedi.
"Bir sürü boş bilgi öğrendik, hiç açık vermediler," dedi Selin.
"Aslında verdiler. Zeyno aşk konusunda savunmasız. Sürekli bilgisayar ve yapay zekâyla uğraştığı için bu duygulara özeniyor muhtemelen," dedi Duru.
"Güzel tespit, aferin Duru. Açelya, senin cephen nasıl?"
"Didişmeli flört ediyoruz. İki kavgaya bakar sevgili olmamız," dedim ve gülümseyerek kasıldım.
Hakkımdı yani.
"Bugünlük başka bir göreve gideceksiniz. Kor görevi."
Şaka mısınız, Nermin Hanımcığım?
"Yetmedi mi?" dedim, gözlerimi ona dikerek.
"Konumu en yakın ekip sizsiniz, biliyorsunuz-"
"Ağustos'ta olduğumuz için tüm kıdemliler ya yurt dışında ya da doğuda. Tamam, her seferinde aynı senaryo," dedim ve öne doğru oturdum.
"Anlatabilirsiniz," dedi Duru.
"Kor, bugün olacak bir sanat müzesinde sergilenecek olan bazı tabloların içine uyuşturucu koymuş. O tabloları satın alacak kişiler tabloları yurt dışına götürecek ve ithal ettirmek için örnek alacak. Onları durdurmalısınız. Tablolardaki uyuşturucuları alın ve yok edin."
Mantıklı bir görevdi, çok şükür.
"Nereye gidiyoruz?" dedi Selin.
"Ankara'ya. Hazırlanın. Biletlerinizi Arda ve Baran'la buluştuğunuzda onlardan alırsınız. Saat 10'da uçağınız Sabiha Gökçen'den kalkacak."
Başka bir şey dememize fırsat vermeden kapattı ve televizyondaki siyah ekrandan parlayan kendimize baktık.
Duru bileğindeki saatine baktı.
"Toparlanın, saat sekiz buçuk," dedi ve kalkarak giyinme odasına geçti.
Selin'le iç çekerek biz de peşinden gittik.
Saat dokuz çeyrek gibi evden çıkarak havalimanına gittik. Kapıda bizi bekleyen Arda ve Baran'a sarılarak selamlaştık.
Fazla konuşmadık, hepimiz yorgunduk. Arda ve Baran, İz Eğitim Merkezi'nde yeni gelen çaylaklara eğitim vermişler tüm gece.
Şimdi de bizimle göreve geliyorlar.
Hızlıca uçağa bindik ve sonunda Ankara'ya geldik.
Bedenimizin alışık olduğu o nem artık yoktu, yerini sertçe esen rüzgârla sıcak bir güneş almıştı.
Nermin Hanım masraftan kaçmayarak bizi güzel bir beş yıldızlı otele yerleştirmişti.
Odaya varır varmaz hepimiz kendimizi yataklara attık.
Dört kişilik odada Mira, ben, Duru ve Selin beraber kalacaktık. Baran ve Arda'nın iki kişilik yatakta beraber yatacaklarını düşündükçe gülüyordum.
Telefonumu elime alıp uçak modundan çıkarttığım gibi üç mesaj gelmişti. İlk numara Nermin Hanım'ındı; otele varınca birleşip bodruma inmemizi yazmıştı. Diğeri Mira'dandı, lobide olduğunu söylüyordu.
Diğeri bilinmeyen numaraydı.
Oturur pozisyona geçerek mesajı açtım.
0532825**:** Kendini çok mu zeki sanıyorsun?
Kendini fazla yüceltiyorsun.
Neyin peşinde olduğunun farkındayım.
Sana asla izin vermeyeceğim.
Bu neydi be?
Birisi beni oltaya getirmeye çalışıyordu. Kor'dan birisi olduğundan şüphelendiğim için bir şey uydurmalıydım.
Allah'ın belası.
Sal lan peşimi.
Nedir senden çektiğim?
Çalmadım, tamam mı?
Ben kimsenin sanatını falan çalmadım.
Çalsaydım sergide benim değil, senin resmin sergilenirdi.
0532825**:** Ne anlatıyorsun lan sen?
Ya sabır.
Engelliyorum, uğraşamam seninle.
BU NUMARAYI ENGELLEDİNİZ
Basitti. Sergide hepimizin olması için içimizdeki sanatçının, yani benim, resimlerinden birisi sergiye konmuştu.
Kızlar telefona fazla uzun baktığımı fark edip yanıma geldiler.
"N'oluyor yine?" diye ofladı Duru.
Telefonumu ellerine verdim ve üstümü değiştirmeye başladım.
İkisi de ağızlarını açarak mesajları okudu.
"İyi kıvırmışsın, helal valla," dedi ve beni hafifçe alkışladı Selin.
Göz devirerek sosyal pilimin bittiğini işaret edip kapıya yöneldim.
"Let's go, girls. Bizi bekleyen bir adet Mira var."
Bir bir odadan çıktık ve lobiye indik. Arda ve Baran bizden önce hazırlanmış ve Mira'nın yanına geçmişlerdi.
Hep beraber bodruma doğru ilerledik. Bu otelde daha önce de görev için kalmıştık, eskisinden daha cafcaflı bir yer hâline gelmiş.
Bildiğim üzere çalışanları aynı zamanda İz ajanları ve araştırmacıları.
Mira cebinden bir anahtar çıkartarak bizi bodruma indirdi. Oturma odası gibi duran bir alandı ama daha büyüktü.
Koltuğa dizildik ve karşımızdaki televizyonu Duru açtı.
Karşımızda Nermin Hanım vardı, artık konuyu detaylandırma vakti gelmişti.
"Merhabalar, çocuklar," dedi sert bir tonlamayla.
"Merhaba, Nermin Hanım," dedi Arda ve kaşını oynattı.
Haklıydı. Hepimiz daralmıştık, bir an önce konuya gelmek istiyorduk.
"Pekâlâ, öncelikle çalınmak istenen tablolar içerisinde... Açelya, senin tablon da var. Onları oyalamalısınız. Bu işi polislere bırakmayı düşünüyoruz, siz sadece zamanlarını geciktireceksiniz. Polislerin 20 dakika içinde gelmeme gibi bir durumları olduğunda kendi personellerimizi dâhil edeceğiz. Rolleriniz her zamanki gibi, gizli kimlik kullanımına devam edin. Aldığımız bilgilere göre amatör bir ekipler. Bu iş hızlı bitsin."
Kafa sallayarak onayladım ve diğerlerine döndüm. Kimsenin gıkı çıkmıyor ya da itiraz etmiyordu.
"Anlaştık o hâlde. Odalarınızda gece için kıyafetler var. Saat sekizde hep beraber iki ayrı taksiyle geçin. Mira, Baran ve Duru bir taksiyle; Arda, Selin ve Açelya beraber bir şekilde."
Birkaç saniye bizi inceledikten sonra yayını kesti.
İşte başlıyorduk, eski günlerdeki gibi.
Eski günleri fazlasıyla özlüyorum aslında. Tehlike isteyen, kanı hızlı akan o gençlik grubunu istiyorum. Her tehlikede korkusuz olan, birbirini sonuna kadar destekleyen, kardeş gibi olan o grubu istiyorum.
Annesi ve babasıyla ayrı göreve çıkan, GK ekibiyle ayrı göreve çıkan korkusuz, mutlu, neşeli Açelya'yı istiyorum.
Kendime verdiğim en büyük zararlardan biri de bu galiba: geçmişe bakmak...
Geçmişe bakarken geleceğe odaklanamamak.
Derin bir nefes alarak koltuktan kalktım.
"Saat yedi. Bir saate herkes hazırlansın ve lobiye insin."
Hepimiz çok sessizdik, kendimizde değil gibiydik. Nedeni ise çok açıktı. Hepimizde olan bir sorundu bu.
Odalara geçtik. Önce Selin, Duru ve Mira ile çok fazla muhabbet dönmesini beklerken hepimiz sakindik.
Konuşacak gücü mü kendimizde bulamıyorduk?
Yoksa konuşup birbirimizi incitmekten mi çekiniyorduk?
Bilmiyorum...
Birbirimizden yardım alarak hazırlığı bitirdik.
Ben bedenimi saran, çok hafif fırfırlı beyaz bir elbise giyindim. Kendi sanatımın resim galerisinde sergilenecek bir sanatkâr olarak oldukça gururlu durmam gerekiyordu.
Mira, bedenini saran şallı mavi bir elbise giyindi. Sade ama bir o kadar iddialıydı.
Duru bu gece en değer verdiği elbiselerinden birini yanında getirmiş.
"Bu resim galerisi bir görev dahi olsa da gerçekten senin sanatın sergilenecek. Özenli olmalıyım," dedi.
Niye bu kıza kız kardeşim dediğim belli herhâlde.
Selin de Duru gibi yanında getirmiş ama o yeni bir elbise almış İstanbul'dan. Benim sayemde artan maaşı ile aldığını söyledi.
Lobiye indiğimizde tabii ki Baran ve Arda çoktan orada bizi bekliyordu.
Arda beyaz, uzun ceketli bir takım elbise; Baran ise kırmızı-siyah gömlek ve pantolon, üzerine de süveter giymişti. Ceketini de eline almıştı.
(Bütün karakterlerin kıyafetlerine TikTok: @hilalverse.writers hesabından bakabilirsiniz.)
Birkaç dakika içinde taksilerin kapıda olduğuna dair bir bildirim aldık ve taksilere binerek galeriye geçtik.
Ankara'nın tam içinde bulunan bir yerdeydi. İçeriye girerken ben ismimi söyledim ve direkt kabul edildim. Sanatçı olduğum için ismim listede VIP olarak geçiyordu.
Davetiye ile normal giriş yapılırken VIP davetiye ile bizimkiler de benim yanımda girdi.
Üst katta bizim için olan bir restoran vardı. Kullanacağımızı sanmıyordum ama ne olur ne olmaz.
Ayrılarak etrafı gezindik; kaçış noktaları, silahların saklanma yerleri ve bunun gibi şeyler için.
Bazı çalışanlara karşı biraz kaba davrandı Baran.
Bu da bir denemeydi. Gerçekten hakkıyla ekmek parası kazanmaya çalışan kişiler Baran'a sinir olur ve bunu hafif de olsa belli ederdi. Ama Kor'un adamları, ne olursa olsun bir şey yapmamak, belli etmemek ve dememek zorundaydılar.
Şansa bakın ki bir tanesi bile Baran onlara kötü davranınca ona iyi davranmadı.
Temiz olduğunu düşündüğü kişilere bahşiş vererek bir nevi özür diledi Baran.
Ne kadar verdi bilmiyorum ama yüksek vermiştir. Baran'ı senelerdir tanıyorum ve emin olabilirsiniz ki görüp görebileceğiniz en eli bol insanlardan birisidir.
Saat dokuza geldiğinde kapılar kapatıldı ve sergi tam anlamıyla başlamış oldu.
İnsanlar gruplara ayrılarak etraflarındaki eserleri inceliyor, bazı eserlerin başlarında olan görevliler eserlerin altında yazan bilgileri okuyorlardı.
Birkaç eseri bu şekilde gezindikten sonra bir çığlık geldi. Hepimiz yerimizden sıçrayarak sesin geldiği yere baktık.
VIP bölümünde bulunan mutfaktan gelmişti.
Birkaç saniye içinde içeriden sırayla yüzü maskeli, ellerinde silahlarla adamlar gelmeye başladı.
Herkes çığlıklar atarak koşuşturuyordu.
Bizimkilere döndüm. Kor görevleri genelde sessiz sakin yapılmaz mıydı? Bu tantana da neyin nesiydi?
Herkes bir o yana bir bu yana koşarken en baştaki maskeli kişi tavana sıktı ve sesleri susturarak bağırdı:
"HERKES YERE ÇÖKSÜN VE KAFASINI EĞSİN!"
Ses değiştirici kullanıyordu. Şaşırarak ekiptekilerle birbirimize baktık ve biz de çökerek yere eğildik.
Herkes korku içindeydi.
Teker teker tabloları geziyorlardı. Önce tablonun etrafına bakıyor, sonra tabloyu alarak kenarda bir tarafa koyuyorlardı.
İlerlerken birçok sanatçı itiraz etmişti, hatta onlara yalvarmıştı.
Buradaki tabloların kopyaları yoktu. Yeniden üretilemez onca sanatı pis işleri için alıyorlardı.
Sıra benim tabloma gelince kafamı kaldırmadan seslendim:
"Dur..."
Duraksayarak yanıma geldiğini anladığımda kafamı kaldırdım. Maskesini hâlâ takıyordu.
Hafifçe eğilerek gözlerime baktı.
"Neden?" dedi sadece.
"Bu resimlerin kopyaları yok. Sizin hiç mi vicdanınız yok? Ülkemizde sanatın gelişmesi için bir şey yapıyoruz, onu da çalıyorsunuz," dedim.
"Bu senin eserin mi?" dedi ve tabloyu gösterdi.
"Evet..." dedim.
Bir süre tabloyu inceledikten sonra bana döndü.
"Onu bırakmak karşılığında buradaki tüm eserleri alsam?"
"Zaten hepsini almayacak mısınız?" dedim.
Saf ayağına yatmam gerekiyordu.
"Hayır. Bence buradaki en güzel eser sensin."
Bana mı asılıyordu o?
"Doğru konuş. *** ****."
(Ne yazdığını anlayabildiniz mi acaba?)
Gözleri kocaman büyüdü ve geriye çekildi.
"Peki, tablonu başka bir şey ile takaslayalım."
Etrafına bakındı ve bir anda Duru'nun yanına eğilerek kolundan tutup kendine çekti. Bana doğru döndürerek kafasına silahı dayadı.
"Ya sanatın ya arkadaşın."
Nereye gidiyor acaba ettiğim onca beddua?
Hızla ayağa fırladım.
"Bırak onu, tamam, kabul. Bırak, lütfen."
Kahkaha atarak Duru'yu bana itti ve başka bir yere ilerledi.
"Adi köpek!" diye bağırdım arkasından ve Duru'ya sarıldım.
Başka bir tabloyu alırken duraksadı ve aldığı yere geri koyarak yanıma hızlı adımlarla geldi.
Bir anda saçımdan tuttu ve beni kendi önüne alarak bir kenara çekti.
"Bak, kendine veya başkasına zarar gelsin istemiyorsan ne beni ne de başka birini kışkırtma. Düzgün dur. Sessizce burada bekle."
"Senin dediğini niye yapacakmışım?"
Akıllan, Açelya.
Tabancasının namlusunu karnıma değdirdi.
"Susacak mısın?"
Hafif gerilerek kafa salladım.
"Sağ ol," dedi.
Arkadan bir bağırışma yükseldi.
"06, ne yapıyorsun? Hadi artık. İz geldi."
Arkasını dönerek bağırdı:
"Çiçek kız burada, onunla ilgilendim. Geliyorum."
06 ha? Kod ismi tuhafmış doğrusu.
Dur, bir dakika...
Çiçek kız dedi...
Beni tanıyordu.
Açelya olduğumu biliyordu.
Tam benden ayrılıp gideceği sırada kolundan tuttum.
"Beni tanıyor musun?" dedim ve diğer elimle maskesini tuttum.
"Dokunma," dedi ve silahı bu sefer başıma koydu.
"Ama merak ediyorum. Beni tanıyorsun... Bana özel muamele yapıp kafama silah dayıyorsun. Kimsin sen?"
Maskesini hafifçe kaydıracakken elimi tutarak durdurdu.
"Eğer açarsan seni öldürürüm."
Silahın namlusunu kafama bastırdı.
Ölümle yaşam arasında bir çizgideydim. Karşımdaki kişi ya bir İz ajanıysa? Aramızda köstebek varsa?
Kopan çığlıkla benden geriye çekildi.
Sis bombaları atılmıştı etrafa.
İz saha çatışma ekibi gelmişti.
-----------BÖLÜM SONU---------
Tiktok: hilalverse.writes