Gecenin karanlığında, New York’un ışıkları bir hayalet gibi parlıyordu. Şehrin yüksek binaları arasında kaybolmuş geçmişin yankıları, gözlerimdeki derin hüzünle kalbime işliyordu. 27 yaşındaydım, bir gazeteci olarak kariyerimin zirvesindeydim, ama ruhumda taşıdığım lanet, beni her geçen gün daha da karanlığa sürüklüyordu. Büyük bir hikayenin peşindeydim.
East Village’daki eski bir kilisenin altında yatan sır hakkında bilgi toplamaya çalışıyordum. Söylentilere göre, bu kilise, düşen meleklerin ruhlarının hapsolduğu bir yerdi. Her yıl bu lanetin kurbanı olan insanlar kayboluyor, geride sadece bir fısıltı gibi yankılanan çığlıklar kalıyordu.
Bu araştırmada yalnız değildim. Yanımda, karizmatik ama bir o kadar gizemli Eric vardı. O, 30 yaşında, geçmişinde karanlık bir sır taşıyan bir adamdı. Beni hem büyüleyen hem de huzursuz eden biriydi. Lanetin kökenlerini araştırmaya başladığımızda, aramızdaki çekim giderek artmaya başladı. Ama Eric’in gizemli davranışları, içimdeki tedirginliği büyütüyordu.
Bir gece, kilisenin derinliklerine inmeye karar verdik. Kalbim hızla çarpıyordu; taşların soğukluğu bana geçmişin acı hatıralarını fısıldıyordu. Eric, bana doğru yaklaştı ve alçak bir sesle, “Burada bir şey var,” dedi. Sözlerindeki ciddiyet tüylerimi ürpertti. “Bunu bulmalıyız.”
Tam o anda, duvarda bir gölge belirdi. Gölge bir anlığına kayboldu ama geride bıraktığı soğuk rüzgar, omuzlarımda yankılandı. Eric bana döndü ve ince bir sesle, “Görüyor musun?” diye sordu. Başımı salladım. İçimdeki korku ve merak birbirine karışmıştı.
Araştırmamız derinleştikçe, eski meleklerin lanetiyle ilgili gerçekler birer birer ortaya çıkıyordu. Ancak her yeni bilgi, bizi daha büyük bir tehlikeye atıyordu. Ve Eric’in geçmişiyle ilgili sırlar... Onları öğrendiğimde, kalbim paramparça oldu.
Bir gece, Eric’in kaybolduğunu fark ettim. Kalbim, bir avare gibi