Biraz düşündüm. Çok düşünmüş olacağım ki Can bana doğru döndü.
"Cevap ver artık yoksa boynum tutulacak. "
Güldüm. Sadece kalbimi dinleyecektim. Bu seferlik...
"Tamam. Ama sadece bir kahve. "
Can güldü ve tatmin olmuş şekilde takıldı.
"Peki. Sadece bir kahve. Sonra görüşürüz. "
Can gidince bende bir iç çekerek masaya oturdum ve örneklere bakmaya başladım. Fakat örneklere sadece bakıyordum. Ne birşey anlıyordum nede bura şöyle olsun şura böyle olsun diyebiliyordum. Sadece Can'ın o sakin konuşması vardı. 'Sadece bir kahve. ' O kadar sakin konuşmuştu ki. Normalde alaycı ve itici olduğu için bu sakinlik istemsizce ilgimi çekiyordu. Bir süre sonra zil çaldı ve sınıfa doğru ilerlemeye başladım. Sınıfa adım attığımda, kafamı kaldırmamla Can’la göz göze gelmem bir oldu. Sınıfın ortasında, arkadaşlarıyla gülüşüp şakalaştığı sırada bakışları doğrudan beni buldu. Diğerleri neşeli bir sohbette bağrışırken, aramızdaki o anlık sessizlik ve göz teması bütün gürültüyü arka plana itti.
Can arkadaşlarının sesini duymazlıktan gelerek bana doğru hafifçe başını eğdi, dudaklarında o gün ilk kez gördüğüm o yumuşak, hafif mahcup ama bir o kadar da baştan çıkarıcı gülümseme belirdi. Kalbim yerinden oynayacak gibi atarken, bakışlarımı hızla kaçırıp en arka sıradaki yerime doğru yürümeye başladım. Başımı sağa sola sallayıp "Kendine gel Melis," diye geçirdim içimden, Alt tarafı bir kahve içeceksiniz, dünyaya barış getirmeyeceksiniz! Tabii ki içimdeki o küçük ses susmuyordu. Okul zili çalar çalmaz eşyalarımı çantama tıkıştırdım. Tam sınıftan çıkacakken Can kapının önünde dikilmiş, kollarını kavuşturmuş bir şekilde beni bekliyordu. Üzerinde okul formasının o rahatsız edici kirli yeşil renginde ki ceketi yoktu, sadece beyaz gömleğinin kollarını dirseklerine kadar kıvırmıştı.
"Bayan Mükemmeliyetçi sonunda teşrif edebildi,"
Dedi, sesindeki o eski alaycı ton geri gelmişti. İçimden Hah, şükür özümüze döndük diye geçirdim.
"Çantamı toplamak her zaman senin gibi dağınık olmaktan biraz daha uzun sürüyor, Bay Casus,"
Diye yapıştırdım cevabı.
Okulun hemen köşesindeki küçük kafeye yürürken aramızdaki mesafe tam kararındaydı, ne çok yakın ne de çok uzak. Masaya oturduğumuzda garson siparişlerimizi aldı. Ben sert bir filtre kahve söylerken, Can kafasını sallayıp.
"Bana en tatlısından, tercihen bol çikolatalı bir şey getir, enerjiye ihtiyacım var"
Dedi. Ters ters yüzüne baktım
"Tabii, senin yaş grubunun şekere ihtiyacı olur ne de olsa."
"Yaş grubum mu?"
Diye kaşlarını kaldırdı Can.
"Aramızda sadece üç ay var Melis! Kendini sınıfın kıdemli bilgesi falan mı sanıyorsun?"
"En azından benim aklım basketbol toplarında değil, gelecekte."
Kahvelerimiz geldiğinde Can bardağına kocaman bir küp şeker atıp karıştırmaya başladı. Tam o sırada konuyu değiştirmek için gazeteyle ilgili bir soru sordum ama o, kafasındaki başka bir planla lafı hemen böldü
"Yarınki sera çekimi için fotoğraf makinesini ben ayarlayacağım. Ama baştan söylüyorum orada örümcek falan görürsem arkama bakmadan kaçarım."
Gözlerimi devirerek kahvemden bir yudum aldım.
"Örümcekten korkan bir basketbol kaptanı mı? Bunu okul gazetesinin manşeti yapmalıyım."
"Cesaretin varsa yap,"
Dedi meydan okuyan bir sırıtışla.
"Ama o zaman senin de kütüphanede uyuya kaldığın anların fotoğraflarını bütün panoya asarım."
Bir an ne diyeceğimi bilemeyerek sustum. Kütüphenede uyuya kaldığımı nereden biliyordu ki? Gözlerimi kısıp ona baktım.
"Sen beni takip mi ettin? "
Can bir anda garip garip baktı. Ellerini salladı ve panikleyerek.
"Hayır hayır. Nerden çıkardın?"
Sonra kollarını kavuiturup geriye yaslandı.
"Sadece geçiyordum ve gördüm. "
Kaşlarımı kaldırdım ve sözüne inanmayarak sorgulayıcı bir tonda.
"Gördün ve sonra da fotoğrafımı mı çektin? "
Dedim ve beklemeye başladım. Can ise bana uzunca baktı, daha sonra o pişkin sırıtışı tekrar takındı.
"Tamam yakaladın! Bayan sherlock holmes. "
Tatmin olmuş bir şekilde dudağımın kenarı kıvrıldı. Haklı olduğumu bilmenin verdiği rahatlıkla devam ettim.
"Yani bu ne anlama geliyor Bay dedektif? "
Can pişkin sırıtışını bozmadan yüzndeki sırıtışı daha da büyüttü. Daha sonra dayanamayıp bir anda kahkahalara boğuldu. Bir anda kafedeki herkes bize bakmaya başladı.
"Can? Neye gülüyorsun? "
Sonunda gülmesi bitince sırıtarak bana baktı. Gözlerindeki keskinlik resmen beni delip geçmişti.
"Gerçekten senin fotoğrafını neden çektiğimi sandın ki? "
Çekinsemde güçlü duruşumu bozmamaya çalıştım ve keşke söylemeseydim diyeceğim bir cümle ağzımdan çıkı verdi.
"Bana aşıksın. "
Bilmiş bilmiş Can'a doğru baktım. Can bir anda tekrar kahkahalara boğuldu. Artık bana gülmesi sinirlerimi bozuyordu. Can'ın omzuna vurdum.
"Hadi ama! Gülmeyi kes! "
Bu uyarıma karşılık sırıtmasını durduramayarak karnını tuttu.
"Ahh çok güldüm. Tamam sinirlenme. Ama yanlış düşünüyorsun. "
Kaşlarımı kaldırdım. Doğruldum ve Can'a yaklaştım.
"Neden çektin o zaman? "
Can biraz bekledi. Sonra dışarı bakarak bir kolunu sandalyenin kenarına attı.
"Sadece o komik ve sefil halini ölümsüzleştirmek istedim. Bir gazeteci etrafta ki bazı şeyleri çeker değil mi? Senin o komik halin ilgimi çekti, bende çektim. "
Can omuz silkti ve bana bakmaya başladı. Bende Can'a keskin bir bakıi attım. Daha sonra aklıma gelen intikam planıyla sırıttım. Garibim Can ise herşeyden habersiz rahatça oturuyordu. Sırıtarak Can'a baktım.
"Yarın sera çekiminde görüşücez. "
Can başını salladı.
"Öyle olsun ortak. Sabırsızlıkla bekliyorum. "
Diyip göz kırptı. Bir an göz kırptığında dilim tutulsada hızla kahveme odaklandım. Biraz sonra sonunda kahvemiz bittiğinde ayağa kalktık. Kafeden çıkınca eve doğru yöneliyorum ki Can'ın seslenmesiyle durdum.
"Melis! Eve ne taraftan gidiyorsun? "
Arkamı dönüp ters ters baktım. Elimle gittiğim yönü gösterdim.
"Sence? Hem ne yapacaksın benim yolumu sanane."
Can hızla yanıma vardı.
"Sakin ol Bayan Mükemmeliyetçi. Seni evine bırakmamı ister misin? Seni koruyan biri olmalı. Benim gibi. "
Diyerek kol kasını gösterdi ve öptü. Gerçekten kol kasını bir insan neden öperki? Garip çocuk. Bu hareketine istemsizce güldüm. Can bir anda önümde yürümeye başlayarak.
"Gülüşünü evet olarak sayıyorum. Sözünden dönmezsin heralde? "
Göz devirip arkasından yürümeye başladım.
"Pekala Bay Israrcı. Çok ısrar ettiğin için kabul ediyorum. "
Yan yana mesafeli şekilde yürümeye başladık. Aslında ısrar etti diye kabul etmek sadece bahaneydi. Gerçekten şuan yanımda biri olsun istiyordum. Sessizce yürürken ara sıra etrafa bakınıyordum. Yan tarafta arabalar vızır vızır geçiyor diğer taraftaysa binalar kaldırımı daraltıyordu. Can bu sessizliği bozmak adına boğazını temizledi.
"Basketbol sever misin? "
Yine şu sakin arkadaş canlısı haliyle konuşuyordu. Bu anormalliği beni deli ediyordu. Biraz başımı kaldırdım ve Can'a baktım. Sonra yine kafamı yere çevirdim.
"Sen oynadığın için sevmiyorum. "
Can'ın gülüşünü duydum. Eğleniyor gibiydi.
"Bir ara beni izlemeye gelirsen belki seversin, Bayan Mükemmeliyetçi. "
"Ne yazık ki bir aram yok. "
Can başını salladı. Sonra pişkince sırıttı.
"O yüzden mi bugün benle kafeye geldin? "
Ellerini birleştirip bana doğru çevirdi.
"Bir aranızı ayırdığınız için teşekkürler Bayan Mükemmeliyetçi. "
İstemsizce güldüğümü fark edince hemen ciddi tipini takındım.
"Bir aramı ayırdım çünkü ders konuşuruz sanmıştım. "
Can oflayarak bana döndü.
"Gerçekten okul dışında ders konuşmamı bekleme. "
Omuz silktim. Sonra sırıttım ve lafını yapıştırdım.
"Demek ki ben senden daha zekiyim. "
"Kesinlikle, o yüzden yıl sonu ortalama puanına ihtiyacın var değil mi? "
Bir anda yüzümde ki sırıtış düştü. Sonunda sokağının başına vardığımda durdum.
"Yarın en cesaretli halinle gel olur mu? Bay Casus. "
Diyerek sinsice sırıttım ve göz kırptım. Can da sırıtarak eğildi ve alaycı bir tonla.
"Emredersiniz Bayan Mükemmeliyetçi. "
Diyerek arkasını dönüp gözden kayboldu. Giderken o kadar mükemmeldi ki. Kapılıp gitmiştim. Bir anda kendime vurdum, içimden kendine gel Melis o senin rakibin! Diye diye eve çıktım. Eve vardığımda beni kapının önünde bekleyen annemle karşılaştım. Annem bana o kadar ciddi bakıyordu ki, bir anda etraf kuzey kutbu kadar soğumuş gibi hissettim. Tüylerim diken diken olmuştu. Yine ne yapmıştım da böyle bakıyordu? Sakin olmaya çalışarak anneme gülümsedim.
"Selam anne! "
Bu heralde en mutlu selam verme şeklimdi ama annem de tık yoktu. Annem beni süzdü.
"Nerdeydin? "
Şimdi Can ile kahve içmeye gittim desem herşey sarpa sarardı. Bu yüzden yalanla doğrunun bir olduğu bir açıklama yaptım.
"Şimdi okulun kulüp danışmanı ben ve bir sınıf arkadaşıma görevler vesaire verdi ve bu yüzden okul çıkışı ödevi konuşmak için buluşmamız gerekti. Ayrıca yarın seraya gideceğim. "
Annem biraz beni süzdü. Daha sonra inandı ve başını salladı.
"Hadi yemek ye baban yine geç kalacak. "
Bir an yüzüm düştü.
"Yine mi? Bu sefer neden? "
Annem bir yandan yemeğimi doldururken derin bir iç çekti.
"Yine ek iş vermişler. 1 saate gelir. "
Başımı sallayıp yemeğe gömüldüm. Fakat babam orada çalışırken yemek boğazımdan rahat geçmiyordu. Yıllardır babamın çalıştığı şirkette patronu, bazı işlerini babamın mesaisi bitse bile babama yüklüyor. Adam zaten o kadar çalışırken bir de mesaisi bitse de çalışması beni deli ediyordu. O patrona bir ders vermek istiyordum ama nasıl yaparım bilmiyorum. Böyle böyle yemeği zorda olsa bitirdim ve odama geçtim. Hocaların verdiği boy boy ödevi bitirdim ve derin bir iç oh çekip kendimi saatler sonra o yumuşak, bulut gibi hissettiren yatağıma bıraktım. O gün o kadar yorulmuştum ki yatağa uzandığım gibi uyumuştum.
××××××××××××××××××
Yarın olduğunda yine aynı rutinimle kalktığımı sanıyordum ki alarm çalmadan uyanmıştım. Kendi kendime "Vay be... Artık alarm çalmadan kalkabiliyoruz demek Melis hanım. " diye söylenirken telefonu açınca ayağa fırladım. Geç kalmıştım! Neredeyse ilk dersin yarısını kaçırmıştım. Hızla pantolon ve formamı giyip saçımı soplamadan tarayıp çıktım. Koşarak okula vardığımda hızla içeri girdim. Neredeyse maraton koşucusu gibiydim. 20 dakikalık yolu 5 dakikada bitirmiştim neredeyse. Sınıfa daldığımda hocanın yanına nefes nefese vardım. Neyse ki bu dersin hocası okulun en tatlı hocalarındandı. Özür dileyip hızla arka sıradaki yerime doğru yürüdüm. Yürürken nefes nefese bir anda Can ile göz göze geldim. Can bana değil de saçlarıma şaşkın şaşkın bakıyordu. Umursamadım ve hızla yerime oturdum. Nefeslenmem geçince Can'ın bakışları gözümün önüne geldi. Can'a baktım ama şuan dersi dinliyordu. Elimle saçımı yokladım ama saçımda birşey de yoktu. Neden öyle bakmıştı ki? Bu merak beni yiyip bitiriyordu. Zorda olsa kafamı derse bir şekilde son 5 dakika bile olsa verdim. Daha sonra zil çalınca telefonumun kamerasından saçıma bakacaktım ki önümde bir silüet belirdi. Başımı kaldırıp baktığımda Can'ın bana baktığını fark ettim.
"Neden saçıma öyle baktın? Bir şey mi vardı? "
Diyerek tekrar saçımı yokladım. Can başını sağa sola salladı. Daha sonra ellerini cebine sokup eğildi.
"Saçın açıkken daha güzelmiş ortak. Fotoğraf çekerken de açmanı öneririm. "
Bir an durdum. Sonra saçımı savurarak geriye attım.
"Teşekkürler ortak. "
Diyip göz kırptım. Can yanımdan ayrılınca yemek almak için para mı alıp kantine indim. Yemeğimi alıp bahçeye çıktım ve sessiz bir köşeye geçip kulaklığımı taktım. Müzik eşliğinde yemeğimi yerken bir anda yanıma biri oturdu ve kulaklığımı birinin çıkarıldığını hissettim. Refleksle yan tarafıma döndüm. Bir anda boğazın düğümlendi. Bu Keremdi. Geçen sene bana okulun tam ortasında çıkma teklif etmişti ve bense onu reddedip onu ortada bırakmıştım. Bazıları hırsını çıkaracağını söylüyordu ama 1 yıldır hiç birşey yapmamıştı. Bir anda ayağa kalkınca kulaklık yere düştü. Telefonuma bağlı olan kulaklık benimle geriye doğru giderken Kerem bana doğru yavaşça yürüyerek konuşmaya başladı.
"Beni reddederek benden kurtulabileceğini sandın değil mi Melis? O zaman ki başına buyruk halinden eser yok bakıyorum. Hemen korktun ha? "
Bana doğru yaklaşırken duvara hafifçe çarptım. Resmen kapana kısılmıştım. Yutkundum ve etrafa bakarak bir çıkış yolu ararken konuşmaya başladım.
"Başıma buyruk değilim ama kendi isteklerime göre yaşıyorum. Geçen sene ki konuyu neden tekrar açıyorsun ki? Herkes unuttu! "
Kerem pis pis güldü. Bir anda hızla yanıma gelip iki bileğimide duvara yapıştırdı. O kadar sert tuttuki gözlerimi kapamadan edemedim. Güçlü duramıyordum. Onu nasıl durduracaktım ki? Kulağıma yaklaştı.
"Ben unutmadım. Kimse unutmadı. Hala beni görünce dalga geçmediklerini mi sanıyorsun? "
Bir anda sesini yükselttim ve çırpındım.
"O zaman ulu orta teklif etmeseydin! Egolu pislik! "
Ben çırpınırken bir anda elini kaldırdı. Artık kaçacak yerim yoktu. Gözlerimi korkuyla kapadım ve biranda yere çömeldim. Hamlesinden kaçınca şaşkınlıkla eli gevşedi. Fırsattan yararlanıp diğer bileğimi de kurtardım ve hızla okula girdim. Bileklerim kıpkırmızıydı. Hepsi o pislik yüzündendi. Ondan nasıl kurtulacaktım? Zil çaldığı için sınıfa çıktım. Yemek yiyemediğim için karnım gurulduyordu. Sırama oturdum ve stresle bacağımı sallamaya başladım. Bir elimi çeneme koydum ve tahtaya bakarak düşünmeye başladım. Onu müdür yardımcısına şikayet etsem? Ama kanıtım yoktu. Görgü tanığımda yoktu. Bana inanmazdı ki? Başka birşey başka birşey. Kafamda çözüm üretmeye çalışırken Can içeri girdi ve bana doğru yürümeye başladı. Yine yüzünde bilindik pişkin sırtışı vardı. Bana doğru geldi ve bir elini sırama koydu. Hiç ona bakmadan tahtaya bakmaya devam ettim. Can bakmadığını görünce takılmaya başladı.
"Bayan mükemmeliyetçi mükemmel bir gün geçirmiyor sanırım. "
Stresli olduğum için onunla uğraşamazdım. Elimle sinek kovar gibi.
"Hadi git okul çıkışı uğraş benimle. Şuan dokunma bana. "
Bu ciddiyetini karşısında Can sustu ve son hamlesini yaptı.
"Okul çıkışı serada ol ortak. "
Başından kovarcasına başımı salladım. . Daha sonra Can sırama bir kraker bıraktı. Başımı kaldırdım. Can hala pişkin sırıtışıyla beni iziliyordu. Ona bakınca elini krakere vurdu.
"Yesene."
Ben tam neden bana kraker verdiğini soracakken öğretmen derse girince yerine oturdu. Derste istemsizce bir krakere birde Can'a bakıyordum. Neden bana kraker vermişti ki? Diğer teneffüslerde hep sınıftaydım. Kerem beni kıyıda köşede yakalayamasın diye yemek yemekten vazgeçmiştim. Neyse ki Can'ın verdiği kraker beni biraz tutmuştu. Son teneffüs çaldığında Can yine yanımda bitti. Bu sefer yüzünde o pişkin sırtışı yoktu. Kollarını kavuşturdu ve beklemeye başladı. Bir süre sonra dayanamayıp başımı kaldırdım ve Can 'a baktım. Can da benim bakmamı bekliyormuş gibi ben bakınca konuşmaya başladı.
"Neden yemek yemedin? "
Bir an afalladım. Nerden fark etmişti ki yemediğimi? Her teneffüs dışardaydı. Sadece bana kraker verdiğinde çıkmamıştı. Ben ona şaşkın şaşkın bakınca devam etti.
"Sadece fark ettim. Gözüme battın diyelim, bayan düşünceli. "
İç çektim ve kollarımı kavuşturdum.
"Sadece aç değilim. Ayrıca şöyle arkadaşça konuşmayı kes. Çok garip oluyor. "
Can başını sağa sola salladı.
"Bence benim gibi birinin arkadaşın olmasını istersin. Kendine itiraf edemiyorsan beklerim ortak. "
Güldüm ve önüme döndüm. Sonunda ders başladı. Neden dedikleri komik olmasa bile gülüyorum ki? Kerem yüzünden psikolojim bozuldu. Yoksa neden güleyim ki? Okul çıkışı, arkadaki o eski, camları hafif buğulanmış seranın önünde duruyorduk. İçeriden gelen toprak kokusu ve nemli hava yüzüme vururken, kollarımı kavuşturup Can'a baktım. Üzerinde yine o rahat tarzı vardı ama dün kafede yakaladığım açık, o tatlı zafer hissi hala içimde tıkır tıkır işliyordu.
"Hazır mısın Bay Casus?"
Dedim, sesime en alaycı tonumu ekleyerek.
"Dünkü fotoğrafın intikamını almak için sabırsızlanıyorum."
Can ellerini cebine soktu, o meşhur pişkin sırıtışıyla başını eğdi.
"Görelim bakalım Bayan Dedektif, intikamın o kütüphane kadar sessiz ve etkili mi olacak yoksa yine ayaklarıma mı basacaksın?"
Fotoğrafçı arkadaşımız Emre, seranın ortasındaki paslı demir masanın etrafına ışıkları kurarken bize seslendi.
"Evet gençler, konseptimiz 'Zıt Kutuplar'. Melis, sen seranın o sarmaşıklı köşesinde, böyle biraz... ne bileyim melankolik dur. Can, sen de tam karşısında, ellerini duvara verip ona doğru eğil. Aranızda bir gerilim olsun!"
Can göz kırparak yerini aldı. Kameranın arkasından flaşlar patlamaya başladığında, içimdeki o intikam planını devreye sokma vakti gelmişti.Emre,
"Biraz daha yaklaşın, aradaki mesafeyi azaltın!"
Diye bağırdığında, Can yavaşça üzerime doğru yürümeye başladı. Zaten dar olan alanda aramızdaki mesafe milimetrelere indiğinde, nefesini boynumda hissettim. Kalbim yine o ihanet eden ritmiyle atmaya başlasa da kendimi tuttum.
Tam o anda, planladığım hamleyi yaptım. Can kulağıma doğru eğilip, "Bakalım bu sefer fotoğrafı kim çekiyor" diye fısıldayacağı sırada, ayağımı hafifçe onun ayakkabısının ucunun altına kaydırdım ve tüm ağırlığımla bastım!
"Ah!" diye inledi Can, şaşkınlıkla dengesini kaybederken.
Refleks olarak beni belimden yakaladı ama ikimiz de momentumu koruyamayarak yan taraftaki devasa kaktüs saksısının üzerine doğru devrildik!
Şangırrt! Toprak ve saksı kırıkları seranın içinde yankılanırken, ben Can'ın altında, Can ise kaktüslerin hemen kenarındaki toprak yığınının içinde kalmıştı. Üzerimize yeşil yapraklar ve toprak parçaları dökülmüştü.
Emre makinesini indirip şaşkınlıkla bize bakarken, salondaki o sessizliği Can'ın boğuk sesi bozdu
"İntikamının bu kadar... toprak kokulu olacağını tahmin etmemiştim, ortak."
Birden hepimiz kahkahalara boğulduk. Sonunda gülüşmemiz bittiğinde işe geri dönmek için üzerini silkeledim. Can da üzerini silkeleyip ayağa kalktı. Emre makinesini yeniden ayarlarken,
"Hadi gençler, son bir kare daha alalım, bu kez düşmek yok!"
diye seslendi. Can tekrar yerini aldı, ellerini duvara dayayıp bana doğru o tehlikeli ve havalı eğilişini gerçekleştirdi. Flaşlar patlamaya hazırlanırken,Tekrar aynı pozu veriyorduk ki, gözüme Can'ın saçının üzerinde duran böcek ilişti. Koyu renkli saçlarının arasında, hafifçe hareket eden yeşil renkli, kocaman bir yaprak böceği duruyordu!
Gözlerim kocaman açıldı. İçimdeki bütün intikam hissi bir anda yerini garip bir dehşete bıraktı. Seranın başından beri börtü böcekten bahsettiği anlar kafamda canlandı. Yavaşça, hiç belli etmeden iki adım geriye çekildim.
"Can..."
Dedim, sesimdeki titremeyi gizlemeye çalışarak.
"İlk önce... yerinde kal."
Can kaşlarını çatıp bana baktı, yüzündeki o alaycı sırıtış yerine meraklı bir ifadeye bıraktı.
"Ne oldu yine? İntikam planının ikinci aşaması mı yoksa?"
"Bak Bay Casus,"
Diye uyardım ellerimi teslim olur gibi havaya kaldırarak, "kesinlikle sakin oluyorsun. Saçında... şey var."
"Ne var?"
Dedi Can hâlâ gülerek.
"Böcek var!"
Kelime ağzımdan çıktığı an, Can'ın yüzündeki o rahat, kendinden emin maske bir saniyede darmadağın oldu. Beyninde şimşekler çakmış gibi bir refleksle eliyle saçına vurdu. Böceği havada gördüğü an çıkardığı o tiz çığlık, muhtemelen okulun dışından bile duyulmuştu.
"Aaaaa! Uzaklaştır onu benden!"
Diye bağıran Can, fotoğrafçıya bile bakmadan arkasını döndüğü gibi seranın cam kapısını omuzlayıp dışarı fırladı.
Sırada arkasından bakakalan Emre ve ben, birkaç saniye boyunca sessizce seranın ortasında kaldık. Ardından Emre makinesini indirip kahkahayı patlattı.
"Dün dans ederken düşerler, bugün dev kaktüsleri devirirler... yetmezmiş gibi okulun en popüler basketbolcusu yaprak böceğinden kaçar. Biz bu dergiyi kesinlikle 'Yılın Komedi Özel Sayısı' olarak basmalıyız!"
Kendimi tutamayarak ben de serayı inleten bir kahkaha attım. O devasa basketbolcunun, o havalı "Bay Casus"un halini düşündükçe gülmekten gözlerimden yaşlar geliyordu. Sonundan gülmeni durdurmayı başardığımda hala gözümde gülmekten oluşan yaşlarla dışarı çıktım. " Bay Casus " kenarda oturmuş hala saçını yolluyordu. Geldiğimi görünce ayağa kalktı. Sert bir bakışla bana doğru parmağını salladı ve kalın, ciddi bir tonla.
"Bu olayı unutuyorsun ortak. Tek bir kişiden bile duyarsam panoda kütüphanedeki uyuduğun fotoğrafın büyük bir boyutu ile karşılaşırsın. "
Elimi çeneme koyup düşünür gibi yaptım. Sonra yüzüme bir zafer gülüşü yerleşti. "Bay Casus" bakalım şimdi ne yapacaktı?
"Pekala Bay Casus. Unutacağım ama bir şartla. "
Can yine o kendinden emin sırıtışı takındı ve ellerini cebine attı.
"Şartı duyalım, Bayan Mükemmeliyetçi. "
Kollarımı kavuşturup söylemek için ağzımı açtım ama tam o sırada emre arkadan kamerasını düzelterek seslendi.
"Hadi çocuklar! Son bir saat! "
"Bay Casus" hala söyleyeceğim şartı bekliyordu. Yarın okulda söyleyecektim.
"Yarın okulda söyleyeceğim. Kesinlikle sınıfta ol, Bay Casus. "
Can başını sallayınca seraya tekrar girdik. Yine o poza girdiğimizde kalbimin hızlandığını hissettim. Acaba oda mı öyle hissediyordu? Yoksa bir tek ben mi böyleydim? Melis kendine gel eminim ki sadece kafam karışık. Hepsi bu yüzden.
Herşey bitince eve döndüm. Anahtarı masaya atıp koltuğa uzandım. Evde kimse yoktu. Biraz ses olsun diye televizyonu açtım. Bal rengi saçlarım koltuğun üzerinde dağılmışken masanın kenarında bir kağıt fark ettim. O kadar güzel uzanmıştım ki, kalkmamak için elimle kağıda uzanmaya çalıştım ama çok uzaktı. Telefonu elime alıp bu sefer telefonu uzatarak denedim fakat telefon kayıp yere kapaklandı. Kırıldı korkusuyla yerimden fırlayıp telefonu aldığımda neyse ki kırılmamıştı. Oflayarak bozulan pozisyonuma geri dönmeyeceğimi anlayıp kağıdı aldım. Önüne düşen saçımı geriye atıp okumaya başladım. Annemin yazısı olduğu her halinden belliydi.
"Kızım bizim babanla çok acil işimiz çıktı ve memlekete yola çıktık. Sana dönünce her şeyi anlatacağız. Buzdolabında yiyecek var. Eğer biterse kendine yapabilirsin yada kartı odana bıraktım internetten istersin. Derslerini aksatma ve yarın okul dönüşü kesinlikle aramayı unutma. Seni seviyoruz. "
Bu da neydi şimdi yani? Okul zamanı beni götürmezlerdi elbette ama habersiz bir anda ortadan kaybolmaları beni tedirgin ediyordu. Tüylerim diken diken olmuştu. Aramak istiyordum ama yolda oldukları için açamazlardı. Salondan çıkıp mutfağa girdim. Annemin dediği gibi buzdolabından yemek çıkarıp ısıtmaya başladım. Yemeğin ısınmasını beklerken yayılan kokuyla karnım guruldadı. Öyle bir guruldadı ki sesi evin duvarlarında yankılandı. Gözlerimi şaşkınlıkla açıp karnıma baktım. Hafifçe elimi yumruk yapıp masaya vurdum.
"Hepsi o salak Kerem yüzünden. Ne olurdu çıkma teklifine bu kadar takılmasaydı! Zaten egolu pisliğin teki. "
Ben böyle böyle kendimi yiyip bitirirken asıl yemem gereken şey ısındı. Hızla tabağıma doldurup yemeye gömüldüm. Öylesine acıkmıştım ki... Adeta 1 haftadır aç bırakılmış gibiydim. Yemek bittiğinde toparlayıp yıkadım. Daha sonra evde tek olmanın verdiği rahatlıkla şarkı açtım. Evin ortasında dans edip bağıra bağıra şarkı söylerken alt komşunun aşağıdan vurmasıyla yerime oturmak zorunda kaldım. Yinede hala kendi kendime mırıldanıyor bir yandan da ödevimi yapıyordum. Bazı şarkılar okuldaki eğlenceli günlerimi aklımda canlandırıyordu. Daha sonra gelen şarkıyla aklımda o sinir bozucu "Bay Casus" ve o pişkin sırıtışı canlandı. Hızla şarkıyı kapattım. Derin bir iç çektim.
"Neden aklıma geliyor. Neden neden neden! "
Saçlarımı ellerimin arasına alıp başımı eğdim. Daha sonra kendi kendime mırıldandım.
"Kabul etmek ist-"
Kapının çalınmasıyla sözüm yarıda kaldı. Kafamı kapıya doğru çevirip bekledim. Kapı mı çalmıştı bana mı öyle geliyordu? Bir süre sonra tekrar kapı çalınınca kollarımdan destek alarak ayağa kalktım ve kapıyı açtım. Bir anda yüzümde büyük bir gülümseme oluştu. Mutlu bir sesle.
"Aaa Fadime teyze. Hoşgeldin, gel geç içeri. "
Fadime teyze gülerek elindeki tatlıyı uzattı.
"Yok kızım yok sen rahatına bak. Ben tatlı yapmıştım sen seversin diye getirdim. "
Gülerek tabağı aldım.
"Çok teşekkürler Fadime teyzem ellerin dert görmesin. "
Fadime teyze gülerek hemen karşımdaki evine yöneldi. Bende kapıyı kapatıp koltuğa oturup tatlıyı yemeye başladım. Tatlı yavaş yavaş ağzımda küçük bir şenlik verirken bir yandan da dudağımın kenarının kıvrılmasına sebep oluyordu.
Fadime teyze beni küçüklüğümden beri bilir. Kendisi çok tatlı biridir. Hiç bir zaman sorunları tartışarak çözmez konuşur ve ortak olan her yolu kabul eder. O tontiş pembe yanaklarını küçükken sıktığımı hatırlıyorum. Annemler bir yere gittiklerinde beni Fadime teyzeye bırakırlardı. Fadime teyze de bana el bebek gül bebek bakardı. Gerçekten bu dünyadan göz ettiğinde arkasından çok anlayacağınız biliyorum. Onun yaptığı tatlıyı yerken aklımda onun vefat edebileceği canlanınca etraf bulanıklaştı. Gerçekten ikinci ninem gibiydi. Tatlı bitince gözlerimi silip yatağa girdim. Yarın güzel olacaktı.