Nallar taş zeminde tıkırdadı. Yağmur açık pencereden içeri doluyor, yırtık perdeler uçuşuyordu. Çığlıklar her yerdeydi. Haykırışlar kulaklarını tırmalıyordu.
Evde kimse yoktu ama bir türlü çıkıp gidemiyordu. Atını diğer odaya sürdü. Bir bebek odasıydı ama kimse yoktu beşikte. Küllerden bir iz vardı bir bebeği andıran. Yaklaştı.
Yere saçılı kıyafetler küçük bir çocuğa aitti. Ama çocuk yoktu. Uzaktan bir ağlama duyuldu. Evden mi geliyordu dışarıdan mı? Emin olamadı.
Askerler çocuk seslerini bilir, demek istedi demircinin kızına. Ama yalnızca ağlayanları duyabilirler. Çığlıkları işitirler.
Pencerenin önündeki testinin kuru çiçeklerine baktı. Askerler çiçeklerin renklerini bilir, demek istedi demircinin kızına. Yalnızca solan çiçekleri bilirlerdi. Ölümün rengine boyanan çiçekleri bilirlerdi.
Köşede bir şey kıpırdayınca yüreği ürperdi. Karaltı yükseldi, yükseldi ve uzun entarisinin içinde ayaklandı. Karzak kılıcını çekti.
Karaltı peçesini açtı. Kırış kırış teni, kuru bir dalı andıran cılız parmakları ve avurtları çökmüş çenesiyle bir cadıydı bu. Annesinin anlattığı masallardan biliyordu cadıları. Canavarları öldüren cadılarla kabuslarında çokça savaşmıştı. Kellelerini uçurmuş, büyülerini bozmuş, kanlarını akıtmıştı.
Karzak öyle ürperdi ki kapıya sürdü atını. Kapı çat diye kapandı. Pencereye döndü ama pencere yok olmuştu. Yağmurun şakırtısı boğuklaştı.
Cadı gözlerini dikti. Bir an bile ayırmadı ondan.
Karzak konuştu ilk defa. “Bırak gideyim!” diye bağırdı yıllar sonra. Sesini duyan yağmur şiddetlendi.
“Karzak…” diye fısıldadı cadı. “Sözünü tutmadın…”
“Tuttum!” diye bağırdı Karzak. “Unutmadım! Annemi ve babamı unutmadım!”
“İşte!” dedi cadı çalı gibi sesiyle. İnce parmaklarıyla evi gösterdi. “Evin Karzak. Çocukların seslerini unuttun… Kardeşinin sessizliği seni kül etti. Annenin kanında boğuldun… Babanı canavarların elinde bıraktın…”
“Hayır!” diye kükredi Karzak. “Babamın kılıcını taşıyorum bağrımda! Babamın kanını taşıyorum damarlarımda! Canavarın karşısında dikildiğimde babamı sırtımda getireceğim evine!”
Cadı güldü. Gülüşü ölümün kokusunu yayıyordu. “Canavarlar…” diye fısıldadı. “Babanın kemikleri de böyle söylüyordu…”
“Babamı bulacağım…” dedi Karzak. “Bulacağım…”
“Nerede?” diye sordu cadı yaklaşıp. “Baban nerede Karzak? Ötelerde mi? Dünyanın sonunda mı? Evinde mi? Yoksa toprağın kemiklerinde mi?”
Karzak geriledi ama kaçış yoktu. Cadı yaklaştı, yaklaştı. Bir kez daha sordu.
“Baban nerede Karzak? Hangi ateşin dumanında? Hangi canavarın mahzeninde? Hangi gecenin duasında?”
Karzak yutkundu ama boğazı kupkuruydu. “Babam…” dedi usulca. Elini göğsüne koydu. “Babam evinde…”
Cadı sustu. Elini uzatıp atına dokundu. Her yer karardı.
Gözlerini açtığında bahardı. Üstüne başına baktı, zırhı yoktu. Bir çiçek tarlasında, ılık bir esintinin ortasındaydı. Ölümün değil hayatın kokusunu aldı rüzgârdan.
Çiçeklerin renklerini gördü. Kırmızıları, yeşilleri, beyazları gördü. Uzaktan bir çocuk gülüşü yankılandı.
Annesini gördü yeşil entarisinin içinde. Gülen gözlerini gördü. Duvarın karaltıları beyazlara bürünmüştü. Kardeşinin beşiğini gördü.
Yanlarına gitmeye davrandı. Yürüdü, yürüdü, yürüdü ama yaklaşamadı. Seslendi ama sesini duyuramadı. Güneşin altında yorgun düştü.
Arkasını döndü. Demircinin kızı ona doğru geliyordu. Eteklerini tuta tuta, elinde bir demet çiçekle.
Tam önünde durdu kız. Elindekini ona uzattı.
Çiçekleri aldı Karzak. “Babamı bulamıyorum, onu gördün mü Hanre?” diye sordu kıza.
“Onu arama Karzak…” dedi Hanre.
“Onu bırakamam, babamı bırakamam…” diye sayıkladı Karzak. “Söz verdim Hanre.”
“O evinde Karzak.” dedi demircinin kızı.
Karzak tekrar etti yüreği ürpererek. “O evinde…”
“Artık baharı ve yazı biliyorsun Karzak. Çiçeklerin rengini biliyorsun. Çocukların seslerini duyuyorsun.” dedi Hanre. Ötedeki annesine baktı. Yüzünü Karzak’ın yüzüne yaklaştırdı ve fısıldadı.
“Artık uyan Karzak…”
Karzak gözlerini açtı.