Çelik zincirli botların şakırtısı bir kez daha çarptı kulaklarına. Sonra bir kez daha. Sonra bir kez daha.
Komutan Marze her zamanki nutuğunu atıyordu. Gri ülkenin sonundaki canavarı onlardan başka öldürecek cengâver yoktu. Onu öldürmeye gidenler geri gelmiyordu çünkü onlar ölmeye gidiyordu. Ülkesi için can vermeye giden yiğitlerdi onlar. Onlardan biri olmak, yüreğini kimsede bırakmamak demekti. Emanetin kalmamalıydı dünya topraklarında. Emanetler sahiplerini çağırırdı zira.
Askerlerin yüreklerinde de evlerinde de emanetleri olmazdı. Askerlerin baharla ve yazla işi olmazdı. Askerler çiçeklerin renklerini bilmezdi. Askerler çocukların seslerini bilmezdi.
Öyle demişti demircinin kızı. Gülüşünün sesini aklına kazıdığı demircinin kızı hatırına düşünce sert bir tokat yedi. Başını çevirmedi. Gözünü indirmedi. Askerlerin canı yanmazdı.
Yılların alıp götüremediği tek şey verdiği sözdü, nasıl tutacağını bile bilemediği söz. Dün birini öldürmüştü. Ellerine kaçıncı defa kan bulaştığını bilmiyordu. Dünyanın sonundaki canavarla nasıl dövüşeceğini bilmediği gibi.
Bazen verdiği sözü de unutacak gibi oluyordu. Kabuslarından kan revan içinde uyanırken savaştığını sanıyorlardı, oysa o annesinin sesini unutmaktan korkuyordu. Dehşete düşüyordu onun yüzünü unutmaktan. Demircinin kızı bunları bilmiyordu. Bilseydi dedi kendi kendine, askerlerin çocukların seslerini bilmediğini söyler miydi?
Ordu hazırlandığında çelik zırhını yüzüne kapattı. Bugün neresi talan edilecekti? Kimlerin bağrından hangi çocuklar alınacaktı? Hangi çardaklar ve çiçekli tarlalar ateşin küllerine dönüşecekti?
Yağmur bastırdı. Ayakları toprağın çamuruna daha da bulandı. Atının sırtına atlarken arkadaşı Razek’e son bir kez baktı Karzak. Bu kasaba evinin yakınındaydı. Uzaktan biri eline aldığı bir taşı savurdu ona. Çiğ gülüşü yine ortalıktaydı. “Ağlamayacaksın değil mi Karz?” diye bağırdı öteden.
Karzak atını şahlandırdı. Bu yeterli bir cevap olmuştu ki ona gülenlerin hepsi sustu.
Karzak dileklerinden birine sadık kalmıştı. O günden beri kimseyle konuşmamıştı. Demircinin kızıyla bile. Razek’le bile.
Konuşmaktansa ölmeyi göze aldığını anlayan komutan Marze, uzun işkencelerden sonra rahat bırakmıştı onu. Sessizliğine izin verilen tek kişiydi Karzak. Kelimeleri unutmamak için ellerine yazmıştı şafaklar sökerken. Verdiği sözleri ve annesinin kelimelerini yazmıştı aklına gece yarılarında. Unutmanın lanetini başından savmanın başka yolu yoktu.
Atlar şahlandı. Köy kalabalıktı. Karzak en gerideydi. Ölümün kokusunu alıyordu. Saklandığı en pis delikte bile görür olmuştu ölümü. Kimsenin bilmediklerini bilir olmuştu canlarını teslim edenleri izlerken.
Evlerden birinin kapısını kırdı atının çiftesi. İçeride yarı sönmüş bir ateşin küllerinden başka, yalnızca ölümün kokusu vardı. Duvarda canavarların yüzlerini hatırlatan karaltıları gördü. Çelik maskesinin altında nefesi hızlandı.