İçeriğe geç

Düğüm - Drarry

Bölüm 13 · 16 dk okuma

Düğüm - Drarry

Bölüm 13

11

Yorum yaparsanız çok sevinirim. Ertesi gün Kuleye çıkan dar merdivenleri tırmanırken burnuma keskin bir tütsü kokusu doldu. Basamaklar sonsuzmuş gibi geliyordu; Ron önümde homurdanıyor, Hermione ise geride sessizce nefes nefese kalmadan çıkmaya çalışıyordu. En önde Lavender ve Parvati heyecanla birbirlerine kehanetler uyduruyor, ben de onların coşkusuna şaşkınlıkla bakıyordum. Ağır kadife perdeyi araladığımızda odanın havası bir anda üzerime çöktü. Loş ışık, masaların üzerindeki kristal küreler ve tütsünün boğucu kokusu… burası sınıftan çok falcıların gizli toplantısına benziyordu. Ron’un yüzündeki ifadeden onun da aynı şeyi düşündüğünü anlamak zor değildi. Profesör Trelawney’nin sesi o puslu havada süzüldü: “Hoş geldiniz, çocuklar... Görüyorum ki kader sizi buraya çekmiş...” Hermione gözlerini devirdi, ben de hafifçe gülümsedim. Arka masalardan birine geçtik. Yan masada ise o vardı Draco Malfoy pencere kenarında, kristal kürenin solgun ışığı yüzünü aydınlatıyordu. Bakışlarımı istemeden birkaç saniye fazla üzerinde tuttum. Sonra Hermione’nin dirseği koluma değince toparlandım. Ders boyunca Trelawney büyük hareketlerle çay yapraklarını yorumladı, felaketlerden ve işaretlerden bahsetti. Ron fincanına bakıp kahkahasını zor tuttuğunda ben de gülmemek için dudaklarımı ısırdım. Ama sıra ona gelince, sınıfın havası değişti. Trelawney fincanı eline aldı, gözlüklerinin ardından dikkatle baktı. Birden gözleri ciddileşti. “Hmm... çok garip... Gölgeler ve ışık... Yan yana yürüyor...” Sınıfta bir uğultu yükseldi. Ben bile istemsizce öne eğildim. Trelawney’nin sesi giderek farklılaştı, sanki başka birinden geliyormuş gibi. “Yakında... bir seçimle yüzleşeceksin. Bu sadece senin değil, çevrendekilerin de kaderini etkileyecek...” Sanki koca oda sessizliğe gömülmüştü. Boğazım düğümlendi; kalbim hızlı atmaya başladı. Onun yüzüne baktım—donuklaşan bakışları, fincanı kavrayışındaki tedirginlik... İçimde garip bir huzursuzluk yükseldi. Sonra Trelawney kendine gelir gibi oldu, göz kırpıp normal sesine döndü: “Evet, sevgili çocuğum... biraz dikkatli ol yeter.” Ron alaycı bir yüz ifadesiyle bana baktı, Hermione ise sabırsızca notlarına dönmüştü. Ama ben, hâlâ kristal küredeki yansımaya gözüm kayarken, içimde oluşan o tuhaf hisle baş başa kaldım. Ders bitiminde Trelawney son bir dramatik “Yıldızlar yolunuzu göstersin...” cümlesiyle öğrencileri uğurladı. Sınıfın ağır tütsü kokusu hâlâ üzerime sinmişti. Çoğu öğrenci kahkahalarını zor tutarak dışarı fırladı, Ron hâlâ Hermione’ye Trelawney’nin sözlerini taklit ediyordu. Ben ise defterimi kapatıp ayağa kalktım. Arka sıralarda Simon, masasına yaslanmış, düşünceli görünüyordu. O sırada Allerno yanına yaklaştı. Her zamanki dingin ifadesi vardı; sesini öyle bir ayarlamıştı ki kimse onlara kulak kabartmasın. “Simon,” dedi neredeyse fısıltıyla, “bahçeye gelsene. Konuşmamız gerek.” Simon kaşlarını çattı ama başını sallayarak peşine takıldı. Birkaç dakika sonra, kalabalığın gürültüsünden uzak, şatonun arka bahçesindeki yüksek çalıların arasına geldiler. Havanın serinliği yüzlerine çarptı. Allerno kollarını göğsünde kavuşturmuştu; yüzündeki ciddiyet, her zamanki Malfoyvari mesafeyle aynıydı. Ama sesi… sesi alışılmadık derecede yumuşaktı. “Dün geceyi düşündüm,” dedi, gözlerini Simon’a dikerek. “Olanlardan sonra… artık eminim. Kendime itiraf etmek zor olsa da…” Simon merakla baktı. Allerno kısa bir nefes aldı, sanki kelimeler boğazına düğümlenmişti. “Sana karşı hislerim var. Ve onlar sandığımdan daha güçlü.” Bir anlık sessizlik oldu. Kuşların sesi, hafif esen rüzgâr dışında hiçbir şey yoktu. Simon şaşkınlıkla gözlerini kırptı. Allerno’nun bu kadar açık konuştuğunu görmek neredeyse imkânsızdı. O hep kontrollü, mesafeli, her sözü ölçüp biçen biriydi. “Allerno…” dedi Simon, kelime bulmakta zorlanarak. “Senden böyle şeyler duymayı… hiç beklemiyordum.” Allerno’nun yüzü biraz gerildi ama gözlerindeki ciddiyet değişmedi. “Alışma,” dedi kısa ve keskin bir tonda, sonra yumuşatarak ekledi: “Ama bilmeni istedim. Gerisi… sana kalmış.” Simon, hem şaşkın hem de içinde beliren tuhaf bir sıcaklıkla ona bakakaldı. Allerno ise bakışlarını kaçırmadan ayakta duruyordu, sanki biraz daha açılırsa kendi duvarları yıkılacakmış gibi. Simon bir süre Allerno’nun yüzüne baktı. Sözleri hâlâ kulağında yankılanıyordu. Onu bu kadar açık ve kırılgan görmek, içini garip bir sıcaklıkla doldurmuştu. Dudaklarında hafif bir tebessüm belirdi. Bir adım öne çıktı ve Allerno’ya sarıldı. Beklenmedik bir hareketti; Allerno önce irkildi ama sonra kollarını yarım bir şekilde de olsa Simon’un sırtına koydu. “Bu… düşündüğümden çok daha büyük bir şey,” dedi Simon fısıltıyla. “Ama bana zaman ver. Ne hissettiğimi anlamam gerek.” Allerno başını salladı, her zamanki soğuk ifadesi yüzüne geri dönmeye başlamıştı. Ama gözlerinde, gizlemeye çalıştığı bir rahatlama parladı. Tam o anda, çalılıkların arkasında bir hareket oldu. İkisi de fark etmedi ama oradan geçen Draco, sahneyi baştan sona görmüştü. Gözleri büyümüştü, dudaklarının kenarı sinsice kıvrıldı. “İlginç…” diye mırıldandı kendi kendine. Ardından hızla dönüp bahçeden çıktı. Bir süre sonra büyük salonda, Draco Harry’nin masasına yaklaştı. Dudaklarında alaycı bir gülümseme vardı. “Potter,” dedi, sanki çok önemli bir sır verecekmiş gibi eğilerek. “Bahçede ne gördüğümü asla tahmin edemezsin.” Harry gözlerini devirdi. “Ne yine, Malfoy?” Draco’nun gülüşü genişledi. “Simon ve Allerno… oldukça samimi bir hâlde gördüm onları. Sarılıyorlardı. Ve inan bana, bu sadece dostane bir sarılma değildi.” Harry kaşlarını kaldırdı. Draco’nun bu kadar hevesle dedikodu yapması şaşırtıcıydı. Ama onun gözlerindeki parıltıya bakınca, bu sahnenin çok işine yaradığını anladı. “Yani,” diye devam etti Draco, sesi hafif alaycı, “görünüşe göre bahçede sadece çiçekler açmıyor. Bazı sırlar da açığa çıkmak üzere.” Harry, Draco’nun bu dedikodusunu aklının bir köşesine yazarken, kafasında bambaşka sorular dönmeye başlamıştı. Akşam – İhtiyaç Odası Gün boyu kulaktan kulağa yayılan fısıltılarla birlikte, akşam olduğunda herkesin yolu İhtiyaç Odası’na düştü. Ancak kapıyı ilk aralayanlar Blaise ve Ron olmuştu. Oda, kendini geniş bir şömine, rahat koltuklar ve loş ışıklarla dolu sıcak bir salona dönüştürmüştü. Ron gülerek içeri girerken Blaise onu kolundan çekti, köşedeki kanepeye oturttu. Aralarındaki tartışmalar gün boyunca bakışmalara dönüşmüş, şimdi ise sessizliğin yerini meraklı bir yakınlaşma almıştı. Blaise hafifçe eğildi, Ron tereddüt etti ama birkaç saniye sonra dudakları buluştu. Tam o sırada kapı açıldı. Hermione’nin sesi duyuldu: “Ron! Blaise! Siz… ne—” İkili panikle ayrıldı ama çok geçti. Hermione’nin gözleri fal taşı gibi açılmış, yüzü şaşkınlık ve hayret arasında gidip geliyordu. “Gerçekten mi?” dedi, ellerini beline koyarak. “Yani, gerçekten bunu mı yapıyordunuz?” Blaise’in dudaklarında belli belirsiz bir sırıtma vardı. Ron ise kıpkırmızı olmuştu. Dakikalar sonra diğerleri de odaya doldu. Harry, Draco, Simon, Allerno, Lara ve Pansy… herkes koltuklara ve yastıklara yayıldı. Ama odadaki hava, Draco’nun her zamanki alaycı tonuyla bozuldu. “Pekâlâ,” dedi Draco, gözlerini Allerno’ya çevirerek. “Bahçedeki küçük… samimiyet gösterin nasıldı? Hâlâ hatırlıyor musun?” Harry dudaklarını kıpırdatarak gülmemek için kendini zorladı. “Evet Allerno,” dedi, sözde masum bir ifadeyle, “çok romantik görünüyordu. Belki bize de birkaç tüyo verirsin?” Bir an için odada gergin bir sessizlik oldu. Allerno başını yavaşça kaldırdı, gözleri keskin ve buz gibi bakıyordu. Draco ve Harry anında sustular; ikisi de Allerno’nun öfkesini çekmek istemiyordu. Havayı Hermione kurtardı. Gözlerini devirdi, kollarını bağladı. “Peki siz Allerno’nun peşini bırakın,” dedi sertçe. Sonra gülümseyip ekledi: “Asıl bomba haber bende. Çünkü ben az önce Ron ve Blaise’i… öpüşürken yakaladım.” Oda bir anda uğultuyla doldu. “Ne?!” “Ciddi olamazsın!” “Ron, sen… BLAISE’le mi?!” Ron yüzünü elleriyle kapatmıştı, Blaise ise arkasına yaslanıp rahat görünmeye çalışıyordu ama kulaklarının kızardığı çok belliydi. Lara kekeleyerek, “Yani… ne zamandır böyle bir şey var?” diye sordu. Pansy kahkahasını tutamadı. “Ben asıl Hermione’nin yüzünü görmek isterdim o anda!” Hermione gururla başını salladı. “Hâlâ gözümün önünde. Şöminenin yanında… dudak dudağa.” Harry gülmekten koltuğun kenarına yaslandı, Draco bile kahkahasını bastıramadı. Oda boyunca “Nasıl oldu?”, “Kim başlattı?”, “Cidden sevgili misiniz?” soruları art arda yağarken Ron’un tek yapabildiği şey mırıldanmak oldu: “Bunu asla atlatamayacağım…” Ama Blaise yanına eğilip fısıldadı: “Ben atlatırım.” Ron’un yüzü daha da kızardı, herkesin meraklı bakışları arasında kahkahalar odanın içinde yankılandı. Odadaki uğultu, kahkahalar ve sorular gittikçe büyüyordu. Ron kıpkırmızı olmuş, koltuğun köşesine sinmişti. Hermione sabırsızca gözlerini devirdi, Harry hâlâ gülüyordu, Draco ise neredeyse bayılacak kadar eğleniyordu. “Peki ilk kim başlattı?” diye atıldı Pansy. Lara kekeler gibi ekledi: “Y-yani… gerçekten sevgili misiniz, yoksa—” Ron daha fazla dayanamayıp patladı: “Yeter artık! Böyle şeyler… anlatılacak şeyler değil!” Tam o sırada Blaise gözlerini devirdi, ayağa kalktı. Sakin ama meydan okuyan bir tavırla Ron’un önünde durdu. Bir saniye düşündü, sonra hiçbir şey söylemeden eğilip Ron’u dudaklarından öptü. Oda bir anda buz kesti. Harry’nin ağzı açık kaldı. Hermione’nin elindeki kitap yere düştü. Draco’nun kahkahası boğazında düğümlendi. Simon ile Allerno bile gözlerini kırpmadan sahneyi izliyordu. Blaise geri çekildi, dudaklarında alaycı bir gülümseme vardı. Ellerini cebine soktu ve odadakilere bakarak gayet sakin bir sesle söyledi: “İşte gördünüz. Abartılacak bir şey yok. Konu kapandı.” Sessizlik birkaç saniye daha sürdü. Sonra Draco yarım bir kahkaha attı ama Allerno’nun keskin bakışlarıyla anında sustu. Hermione başını iki yana salladı, hâlâ toparlanamamış gibiydi. Ron ise koltuğun içine gömülmüştü; yüzü kıpkırmızı, kulakları adeta kaynıyordu. Ama içten içe dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı. Blaise, sanki hiçbir şey olmamış gibi yanına oturup arkasına yaslandı. Odanın üzerinde ağır bir sessizlik asılı kaldı. Ertesi Gün – Karanlık Sanatlara Karşı Savunma Dersi Sabahın erken saatlerinde sınıfın taş duvarlarına yankılanan ayak sesleriyle beraber herkes yavaş yavaş yerine oturuyordu. Pencerelerden süzülen gri ışık, tahtanın önünde kararlı bir şekilde duran Profesör Lupin’in (TANRI,DÜNYANIN 7. HARİKASI EHEM EVET YAZAR OLARAK BİRAZ REMUS LUPİNE TAKINTILIYIM BÖYLE ŞEYLER OLABİLİR Nİ TEKİM OLDU NAPİM YANİ ŞİMDİ ÖLİMMİ )yüzüne vuruyordu. Her zamanki sakin ama dikkat çekici tavrıyla sınıfa göz gezdirdi. “Bugün, karanlık yaratıklarla karşılaştığınızda yapmanız gereken en temel savunma büyülerini işleyeceğiz,” dedi Lupin, sesi hem güven verici hem de disiplinliydi. Öğrenciler sırayla yerlerini aldı. Harry en önde oturuyordu; yanına Ron ve Hermione geçmişti. Simon ise biraz geride, pencere kenarında defterini açmıştı. Onun hemen arkasında Allerno vardı. Bakışları soğuktu ama Simon’un omzunun hemen üzerinden tahtayı izlerken, farkında olmadan kalemiyle parmaklarını tıklatıyordu. Lupin asasını salladı, sınıfın ortasında eski bir dolap belirdi. Dolabın içinde bir boggart vardı.(Nurdisinanın videosu çık aklımdan )Öğrencilerin yüzlerinde hafif bir huzursuzluk belirdi. “Cesaretinizi ölçmenin zamanı geldi,” dedi Lupin. “Unutmayın, tek yapmanız gereken onu gülünç bir şeye dönüştürmek.” İlk olarak Neville öne çıktı. Dolap açıldığında karşısına Snape çıktı, ama Neville’in sesi titremeden büyüsünü söyledi: “Riddikulus!” Bir anda Snape’in giysileri büyükannesinin şapkasına dönüştü, sınıftan kahkahalar yükseldi. Neville gururla yerine geçti. Sıra ilerledikçe öğrenciler boggartlarıyla yüzleşti. Harry, sıranın Simon’a geldiğini fark ettiğinde göz ucuyla Allerno’ya baktı. Draco da eğilip ona fısıldadı: “Şimdi görürüz bakalım cesaretini…” Simon öne adım attığında odadaki hava ağırlaştı. Dolap bir gürültüyle açıldı ve içinden karanlık bir sis yayıldı. Sis şekil aldığında, gözleri soğuk ve acımasız bir figür belirdi—siyah pelerinli bir ölüm yiyen. Sınıf bir anda sessizleşti. Simon’un yüzü solgunlaşmıştı ama gözlerindeki parıltı sönmemişti. Asasını kaldırdı. “Riddikulus!” Ölüm yiyenin maskesi birden kocaman, parlak pembe bir tavşan suratına dönüştü. Üzerinde frak vardı, cebinden havuç çıkarıp çiğnemeye başladı. Sınıf kahkahalarla doldu. Harry de istemsizce güldü ama bir yandan Simon’un gözlerindeki o anlık karanlığı fark etmişti. Allerno ise tek kelime etmeden, yüzünde belli belirsiz bir memnuniyetle ona bakıyordu. Lupin, Simon’un omzuna dokundu. “Harika iş çıkardın.” Ama sınıfa döndüğünde, Draco hâlâ kıkırdayarak Harry’e eğildi. “Belki bahçedeki sevgilisi sayesinde güç bulmuştur, kim bilir?” Allerno’nun bakışları bir anda Draco’nun üzerine saplandı. O an Draco’nun yüzündeki gülüş dondu, Harry bile tek kaşını kaldırarak sessizleşti. Hermione ortamı toparlamak için öne eğildi: “Bence hepimiz Simon’un dersin en zor boggartını yendiğini gördük. Bunu küçümseyemezsiniz.” Sınıfta hafif bir uğultu yükseldi ama Lupin’in eli havada susturdu. “Bugünlük bu kadar. Cesaretinizi gösterdiniz. Yarın daha zoru için hazırlıklı olun.” (Bi anda dedimki tüm öğrenciler sınıftan gidince Sirius girse ve bi Wolfstar smutu görsek sonrada dedimki hayır kendi zevklerin için kitabını kullanamazsın ama hala aradayım bi wolfstar be) Ders bittiğinde herkes sınıftan çıkarken, Simon ile Allerno arkada kaldı.(Hayır smut değil) Harry geriye dönüp baktığında, ikisinin arasında söylenmemiş bir şeylerin havada asılı kaldığını hissetti. Karanlık Sanatlara Karşı Savunma dersi bitmiş, öğrenciler koridorlara dağılmıştı. Simon ve Allerno sınıfta yalnız kalmış, diğerlerinin uğultusundan uzaklaşmışlardı. Allerno, kitabını çantasına yerleştirirken Simon’un üzerine kısa ama anlamlı bir bakış attı. — “Dersin zor kısmını atlattın, Simon. Beklediğimden daha cesurdun.” Simon hafifçe gülümsedi ama gözleri hâlâ biraz endişeliydi. — “Senin yüzünden değil mi? Arkamda olduğunu biliyordum, ama… yine de korku hissi vardı.” Allerno başını hafifçe eğdi, bakışları gizemli bir şekilde Simon’un gözlerine kilitlendi. — “Belki de… O geceyi hatırlıyorsun. O an her şeyi daha net gördüm. Hislerimden… eminim artık. Senin yanındayken her şeyin anlamı farklı.” Simon bir an durdu, bu kadar açık konuşan Allerno’yu görmemişti. Normalde duygularını saklayan, hep kontrol altında tutan biriydi.Bunu ikinci kez yapmasının şokuyla şaşkınlıkla bakakaldı. — “Sen… bunu gerçekten söylüyorsun?” Allerno dudaklarının kenarına çok hafif bir tebessüm kondurdu. — “Evet. Sadece bunu bilmeni istedim. Artık saklamaya gerek yok.” Simon, Allerno’nun gözlerindeki ciddiyeti ve yumuşaklığı hissedip derin bir nefes aldı. — “O zaman… ben de bunu… düşüneceğim. Sana karşı hissettiklerimi toparlamam lazım.” Allerno başını hafifçe salladı, ardından geri adım atıp Simon’a alan bıraktı. — “Sana zaman tanıyorum. Ama bil ki… hislerim değişmedi.” Simon gülümsedi, Allerno’ya doğru hafifçe yaklaşıp omzuna kısa bir dokunuş yaptı. — “Teşekkür ederim… gerçekten.” Sınıfın sessizliği içinde, ikisi birbirine bakarken aralarındaki hava hem sıcak hem de gergindi. Simon, Allerno’nun bu kadar açık olmasına şaşkın ama mutlu hissediyordu. Tam o sırada, köşeyi dönerken Draco onları fark etti. Gri gözleri hızlıca Simon ve Allerno’ya kaydı, sonra bir sırıtış belirdi. Harry’ye doğru dönüp fısıldadı: — “Bunu göreceğini sanmamıştım… Aman Tanrım, Potter!” Harry gözlerini devirip sessizce başını salladı. Dedikodunun tohumları böylece atılmış oldu. Ortak salon’daki kahkaha ve dedikodular, Harry ve Ron’nun alaycı bakışları hâlâ aklında dönerken, Simon’un kulağına ansızın bir haber geldi: “Allerno… revire kaldırılmış. Baygın bulundu.” Simon’un kalbi bir anda dondu. Gözleri aniden büyüdü, nefesi kesildi. O an sanki zaman yavaşladı; elleri titreyerek çantasını aldı ve koşmaya başladı. Koridor taşlarının soğukluğu bile onu durduramadı. Her adımda kalbi göğsünü sıkıyor, her nefesinde korku içini yakıyordu. Revire vardığında, Allerno’nun beyaz çarşaflar altında hareketsiz yattığını gördü. Simon sessizce yanına ilerledi, ellerini Allerno’nun avuçlarına koydu ve fısıldadı: — “Allerno… uyan. Lütfen… sadece uyan.” Saatler geçtikçe Simon yanından ayrılmadı. Her nefeste Allerno’nun hâlâ baygın olduğunu fark edince, gözlerinden sıcak yaşlar süzüldü. Sandalyenin üzerinde titreyerek oturdu, elleriyle saçlarını ovuşturdu. — “Hayır… hayır… olamaz… seni kaybedemem…” Gece boyunca Simon, Allerno’nun yanında bekledi. Tek düşündüğü şey, onun tekrar gözlerini açması ve sağlıklı olduğunu görmekti. Sabahın ilk ışıkları revire sızarken, Allerno yavaşça gözlerini açtı. Simon onu gördüğü anda tüm korkusu ve yorgunluğu bir patlama gibi çıktı. Gözleri dolu dolu, ellerini Allerno’nun yüzüne koydu ve sesini kırarak fısıldadı: — “Allerno… ne kadar korktum, bilmiyorsun. Seni kaybetmek… dayanılmaz olurdu. Seni… o kadar çok seviyorum ki…” Allerno gözlerini hafifçe kırpıştırarak Simon’a baktı, dudaklarını yavaşça araladı, ama hâlâ tam ayılmamıştı. Simon ise gözlerinden yaşlar süzülürken Allerno’ya yaklaştı ve dudaklarını onun dudaklarına bastırdı. Öpücük hem bir rahatlama hem de itiraf doluydu; Simon tüm korkusunu ve sevgisini o kısa anda dışa vurmuştu. Allerno derin bir nefes aldı, yavaşça ellerini Simon’un beline doladı ve karşılık verdi. Simon ise gözlerinden yaşları silmeye çalışarak, hafifçe gülümsedi ve fısıldadı: — “Sana… ne kadar aşığım, şimdi daha iyi biliyorum. Bir daha… bir daha seni kaybetme riskini almak istemiyorum.” Revire yayılan sessizlikte, sadece Simon’un titreyen nefesleri ve Allerno’nun hafif fısıltıları vardı. Günün ilk ışıkları onların üzerine düşerken, iki genç birbirine sıkıca sarıldı; korku, sevgi ve güvenin bir araya geldiği bir anı paylaştılar. Allerno yavaşça yana kaydı, Simon’un başını omzuna yaslamasına izin verdi. Simon, utangaç bir şekilde bakışlarını kaçırdı ama Allerno’nun sıcaklığını hissedince rahatladı. Ellerini Allerno’nun beline doladı, derin bir nefes aldı ve kısa bir süre sonra ikisi de birbirine sarılmış şekilde, güven ve huzurun verdiği rahatlıkla uykuya daldı. Sadece nefes alış verişleri ve titrek kalp atışları odayı dolduruyordu. İnsanların sesleri okulda yankılanırken ikisi hâlâ sarılmış, sanki tüm dünya dışında hiçbir şey yokmuş gibi uyuyordu. O sırada kapı sessizce açıldı. Draco, Mia’yla birlikte revire girdi. Yavaşça ilerleyip Allerno ve Simon’un sarılarak uyuduğunu gördüler. Draco’nun gri gözleri bir an şaşkınlıkla büyüdü, ardından küçük bir gülümseme belirdi. Mia, abisinin yanına bakarken hafifçe kıkırdadı: — “Sanırım Simon’un hislerini anlaması için… bu korkuyu yaşaması gerekiyordu,” dedi, gözlerinde tatlı bir alaycılık parıltısıyla. Draco, kardeşinin sözlerine bakıp başını hafifçe salladı, Mia’yı desteklercesine: — “Evet… sanırım bu korku, her şeyi netleştirmiş,” dedi, sessizce ama onaylayarak gülümsedi. Mia da abisine bakıp kısa bir süre sessiz kaldı, sonra birlikte, sevimli bir gizemli gülümsemeyle, sarılarak uyuyan çiftin üzerindeki huzuru sessizce izlediler. Simon ve Allerno hâlâ birbirlerine sarılmış, uykuya dalmış hâlde, odadaki sıcaklığı ve güveni tamamen hissediyorlardı. Draco ve Mia, sessizce geri adım atıp kapıyı yavaşça kapattılar, böylece çiftin bu özel anını bozmadılar. Allerno gözlerini yavaşça açtı. Önce odadaki sessizliği fark etti, ardından yanındaki Simon’u gördü; hâlâ rahatça uyuyan Simon’un yüzüne baktı ve içten içe gülümsedi. Bu sabah yaşananları hatırladı: Simon’un korkusu, endişesi, kendisini sararken dökülen o tüm duygular… Allerno dudaklarının kenarını hafifçe kaldırdı, aptal aptal sırıtarak kendi kendine mırıldandı: — “Bu… bu adam bana aşık…” Bir süre Simon’u sessizce izledi, onun yüzündeki huzuru ve masum ifadeyi fark ederek kalbi yavaş yavaş ısındı. Sonra yavaşça Simon’un dudaklarına yaklaştı ve hafifçe öptü, öpücük hem uyandırma hem de tatlı bir işaretti. Simon gözlerini yavaşça açtı, Allerno’nun bakışlarını ve gülümsemesini fark etti. Allerno, tatlı bir sesle fısıldadı: — “Kahvaltı sesleri geliyor… gitmen lazım, ama önce…" diyerek bir öpücük daha kondurdu dudaklarına. Simon, Allerno’nun gözlerine bakıp hafifçe gülümsedi, ama karşılık olarak hiçbir kelime söylemedi; sadece yanağını Allerno’ya dayayıp biraz daha sırnaştı. Elleri hafifçe Allerno’nun beline dolandı, küçük bir sessizlikte birbirlerine yakın kalmanın tadını çıkardılar. Allerno kısa bir süre Simon’u izledikten sonra, hala hafif tebessümle: — “Gitme sakın… ama kahvaltı…” diyerek şaka yollu bir uyarıda bulundu. Simon ise sadece gülümseyerek Allerno’ya sarılmaya devam etti. O an, kelimelere gerek yoktu; ikisi de birbirlerinin yanında olmanın verdiği sıcaklık ve güvenle güne başlamıştı. Allerno, Simon’un hâlâ uyuyakalmış, biraz mızmız bir hâlde kıvrılmış olduğunu görünce hafifçe başını salladı. — “Hadi Simon… kalk. Kahvaltıya gitmelisin,” dedi, sessiz ama kararlı bir tonla. Simon gözlerini kırpıştırarak yavaşça açtı ve mırıldandı: — “Ama… ben daha… biraz kalabilir miyim?” Allerno gözlerini kısarak hafif bir gülümsemeyle Simon’a baktı: — “Hayır. Kahvaltı zamanı geldi. Hadi kalk.” Simon biraz mızmızlansa da Allerno’nun kararlılığı karşısında sessiz kaldı, başını salladı ve yavaşça yataktan kalktı ve kahvaltıya gitti. Revire kısa bir süre sonra hemşire geldi. Allerno’yu kontrol etti, tansiyonunu ölçtü ve hafifçe başını salladı: — “Sadece tansiyonun biraz düşmüş. Kendini yormamalısın, düzgün beslenmen gerek. Kahvaltıya gitmeni engellemeyeceğim ama dikkat et.” Allerno kısa bir teşekkürle revireden çıktı ve koridor boyunca Simon’a baktı. Simon, Allerno’nun yanında olmadığını fark edince hafifçe keyifsizleşti. Allerno kahvaltıya vardığında Gryffindor masasında Simon’u gördü. Simon, Allerno’nun yanına oturmadığını fark etmiş, biraz moralini kaybetmişti. Allerno sessizce Simon’un yanına oturdu ve Simon, Allerno’yu görünce kendini tutamadı: hemen boynuna sarıldı. — “Ah… buradasın,” dedi Simon, gülümseyerek ama hâlâ biraz rahatlamış bir nefesle. Allerno, Simon’un sarılmasına karşılık verdi ve birlikte kahvaltıya başladılar. Simon artık endişesini tamamen unutarak Allerno’nun yanında olmanın huzurunu hissetti. Masada sessizlik aniden değişti; diğer öğrenciler Allerno’yu Gryffindor masasında, Simon’un yanında otururken gördü. Fısıldaşmalar başladı, gözler şaşkınlık ve merakla ikiliye kayıyordu. Harry ve Harmoine, hafif alaycı gülümsemelerle kendi masalarından bakarken, Draco, ve Pansy merakla durumu izliyordu. Ancak Simon ve Allerno, kimsenin söylediklerini umursamadan, kahvaltılarına devam edip birbirlerinin yanında olmanın keyfini çıkarmaya odaklandılar. ​Kahvaltıdan sonra Gryffindor koridorları hareketlenmiş, ancak Ron'un içindeki huzursuzluk dinmemişti. Ruh hali dalgalanıyor, adeta yaklaşan bir fırtınanın habercisi gibi hissediyordu. Bir omega olarak kızgınlık döneminin ilk belirtileri kendini göstermişti. Karşısındaki masada oturan Blaise ise, sanki bu dalgalanmayı fark etmiş gibi, hafif bir tebessümle onu izliyordu. ​Sonunda cesaretini toplayan Ron, Blaise'i İhtiyaç Odası'na çağırdı. Blaise şaşkınlık ve merakla yanına geldi: "Weasley, ne oldu? Yüzünden düşen bin parça. Neden buraya çağırdın?" ​Ron, onun cümlesini bitirmesine izin vermeden Blaise'i koltuğa doğru çekti ve üzerine oturdu. İkisi arasındaki mesafeyi hiç vakit kaybetmeden kapattı. Dudakları birleştiğinde Blaise birkaç saniye şaşkınlıkla kalsa da, hemen Ron'un ritmine uyum sağladı. O an, Ron'un neden bu kadar davetkâr olduğunu anlamıştı: kızgınlık dönemi başlamıştı. ​Geri çekildiklerinde ikisi de nefes nefese kalmıştı. Ron yerinde duramıyor, Blaise'e sürtünmeye devam ediyordu. Blaise bir yandan mantıklı düşünmeye çalışıyor, diğer yandan üstünde sürtünen bu çocuk yüzünden gerilen bedeniyle dikkati dağılıyordu. ​Aniden Ron'u koltuğa yatırıp üzerine çıktı. "Weasley, bu doğru değil," dedi, sesi hem gergin hem de kararlıydı. "Kendinde değilsin. Bunu yaparsam senden faydalanmış olurum, olmaz." Ancak Ron, onun sözlerini duymuyormuş gibiydi. Blaise açıklama yapmaya çalışırken o, Blaise'in kemerini açmakla meşguldü. ​"Blaise, sadece seni istiyorum, lütfen," diye ısrar etmeye başladı. ​Blaise, bunun doğru bir zaman olmadığını, başka bir zaman kesinlikle istediğini ve bunun olacağına dair söz vererek Ron'u yalnızca eliyle rahatlatma konusunda ikna etti. Umarım beğenirsiniz yorumlarınız benim için çok değerli hikayede özellikle görmek istediğiniz bir şey varsa lütfen belirtin

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.