Ertesi gün, ortak iksir dersi için büyük salon dolup taşmıştı. Havanın kendisi bile ağır ve kasvetliydi; kazanlardan yükselen keskin koku öğrencilerin üzerinde karanlık bir bulut gibi asılı duruyordu. Snape, siyah cüppesi arkasında sürünerek sınıfın önünde yürürken tek kelime etmeden bile herkesi diken üstünde tutuyordu. “Bugün…” dedi, sesi buz gibi, “ortak çalışmanın önemini anlamanız için karşı binalarla eşleşeceksiniz. Ve evet, itiraz eden olursa… notlarına yansır.” Ron şimdiden homurdanmaya başlamıştı. Blaise, gözlerini kırpıştırarak sırıttı; belli ki eğlenceyi önceden görüyordu. Snape, parşömeni açıp tek tek okumaya başladı: “Malfoy ve Potter.” Harry ile Draco’nun gözleri aynı anda birbirine kaydı. Draco dudaklarının kenarında belli belirsiz bir gülümseme taşırken, Harry’nin yüzünde hafif bir şaşkınlık vardı. “Zabini ve Weasley.” Ron’un yüzü anında allak bullak oldu. “Ne?!” diye patladı. Blaise ise keyifle gülümseyerek Ron’a el salladı. “Şansa bak, Weasley. Kader bizi yan yana yazmış.” Snape, Ron’a kara gözleriyle bir bakış attı. “Weasley, sesini kes. Yoksa sana partner değil, ceza ödev yazarım.” Ron dudaklarını sıkıp sustu ama mırıldanmayı da ihmal etmedi. “Bu gün kesinlikle lanetli…” “Granger ve Parkinson.” Hermione kısa bir anlık durakladı ama Pansy’nin dudaklarında beliren zafer dolu sırıtışı görünce toparlandı. “Sanırım birlikte çalışabiliriz.” dedi, sakin ve kendinden emin. “Umarım,” diye mırıldandı Pansy, göz ucuyla Hermione’ye bakarak. Snape, son eşleşmeleri de okudu ve ardından sınıfın ortasında dikildi. “Şimdi… kazanlarınızı yakın. Malzemeleri alıp işe başlayın. Beceriksizliği tolere etmeyeceğim.” Öğrenciler çiftler halinde dağıldı. Draco, Harry’nin yanına doğru yürürken fısıldadı: “Görünüşe bakılırsa Potter, artık resmi olarak birlikte ‘zehir pişiriyoruz’.” Harry gözlerini devirdi. “Sakın kazanı patlatma da.” Ron ise Blaise’in yanına istemeye istemeye oturmuştu. Blaise kıkır kıkır gülerek Ron’un dirseğini dürttü. “Endişelenme, Weasley. Senin hayatını kurtaracak kadar iksir biliyorum. Geri kalanında… belki biraz eğleniriz.” Ron, Blaise’in yüzüne baktı ve homurdandı. “Bu ders benim ölümüm olacak.” Harry ile Draco aynı masanın iki yanına geçmiş, kazanı aralarına almışlardı. Harry malzemeleri dizerken Draco, bir şişeyi alıp uzun ince parmaklarıyla çevirdi. “Şaşırdım Potter,” dedi alaycı ama yumuşak bir tonla. “Beni partner olarak aldığında yüzün hiç de buruşmadı.” Harry kaşlarını kaldırdı. “Çünkü seni gözetim altında tutmanın en iyi yolu bu.” Draco kıs kıs güldü. “Tabii, öyle olsun.” Biraz ötede, Ron ile Blaise’in masası tam bir kargaşaydı. Blaise tarif kitabını ters çevirip Ron’a uzattı. “Sen karıştır, ben ölçerim.” Ron homurdandı. “Hayatta olmaz, kesin yanlış ölçersin.” “Yanlış ölçersem seni suçlarım.” dedi Blaise, göz kırparak. “Zaten hep suçlusun Zabini!” diye patladı Ron, kaşığı kazanın içine biraz sertçe daldırırken. Sıvı anında kabarıp kıvılcımlar saçtı. “Bravooo Weasley,” dedi Blaise, kahkahasını zor tutarak. “Daha ilk dakikada patlama provası yaptık.” Masalarının tam karşısında oturan Hermione ve Pansy ise tam bir uyum içindeydi. Hermione malzemeleri dikkatle doğrayıp ölçerken Pansy, kazanı sabırla karıştırıyordu. Bir noktada Hermione eğilip Pansy’nin kulağına bir şey fısıldadı; Pansy’nin yüzüne yayılan gülümseme, sevgilerini gizlemeye hiç niyetlerinin olmadığını gösteriyordu. “Bence,” dedi Pansy tatlı bir sesle, “bizim iksirimiz sınıftaki en iyisi olacak. Sevgilimi asla yarı yolda bırakmam.” Hermione, dudak kenarından küçük bir tebessümle karşılık verdi. “Kesinlikle. Snape bile kusur bulamayacak.” Ron, bu manzaraya göz ucuyla bakıp mırıldandı: “Harika. Aşk kuşları iksirde bile mükemmel… bizse kazanı infilak ettirmek üzereyiz.” Blaise dirseğini Ron’un koluna hafifçe vurdu. “Kıskanma Weasley. Belki bir gün senin de olur.” Ron gözlerini kocaman açıp kıpkırmızı kesildi. “Ne… ne diyorsun sen?!” Blaise yalnızca gülümsedi. “Hiç. Sadece dersin tadını çıkar.” Harry, bu tatlı atışmayı bir yandan dinleyip bir yandan Draco’ya malzemeleri verirken dudaklarının kenarında istemsiz bir gülümseme belirdi. Draco ise Ron’un suratını görüp kahkaha atmamak için kendini zorladı. Snape’in soğuk sesi bir anda sınıfta yankılandı: “Bu sessizliği bozacak her türlü patlama ya da saçmalık için sıfır alacağınızı bilmenizi isterim.” Ron istemsizce kaşığı yavaşlattı, Blaise ise sırıtarak fısıldadı: “Bak, öğretmen bile bizden korkuyor.” Harry başını iki yana salladı. “Bu dersten sağ çıkarsak büyük mucize olacak.” Draco, dudaklarının kenarını kıpırdatıp fısıldadı: “Belki de en güzel mucize, doğru kişiyle partner olmaktır, Potter.” Kazanın içindeki karışımlar yavaş yavaş kıvamına gelmeye başlamıştı. Sınıfta yoğun bitki ve yanık kokusu birbirine karışırken, herkesin dikkati kendi kazanına odaklanmıştı. Harry ile Draco’nun kazanında, koyu morumsu bir iksir yüzeyde pürüzsüz bir şekilde dalgalanıyordu. Draco, kepçeyi zarifçe çevirirken kendinden emin bir fısıltıyla konuştu: “Görüyor musun Potter? Bu, iş birliğinin ürünü. Aslında ikimiz gayet iyi bir takımız.” Harry, dudaklarının kenarını kıpırdatıp başını salladı. “Bir gün bunu tüm Hogwarts’a söyleyeceğimden korkuyorsun değil mi?” “Yapma Potter, kalbim kaldıramaz.” dedi Draco, alaycı bir tebessümle. Biraz ileride Hermione ve Pansy’nin kazanından incecik gümüş renkli bir buhar yükseliyordu. İksir neredeyse kusursuzdu. Hermione, son ölçüyü eklerken Pansy onun elini tuttu. “Seninle aynı masada olmak… tarifin kendisi kadar kusursuz.” dedi Pansy. Hermione yüzünde hafif bir kızarıklıkla gülümsedi, ama kepçeyi çevirmeyi bırakmadı. Ron ve Blaise’in kazanında ise işler pek de parlak gitmiyordu. Karışım aniden köpürmeye başladı, turuncudan yeşile, sonra da garip bir kahverengiye döndü. Ron paniğe kapıldı. “Kesin yanlış yaptın Zabini!” Blaise kahkahasını bastıramadı. “Hayır Weasley, bu senin özel yeteneğin. Rengi ‘çamur fırtınasına’ çevirmek.” Ron, öfkeyle kaşığı karıştırırken kazandan küçük bir patlama sesi geldi. Köpükler şak diye dışarı fırlayıp Ron’un suratına sıçradı. Tüm sınıf kahkahalara boğuldu. Draco masanın üzerinden eğilip fısıldadı: “Bunu ömrüm boyunca unutmayacağım, Potter. Weasley’nin suratına patlayan iksir, en iyi hatıra oldu.” Harry gözlerini devirip güldü. “Ron buna bayılmayacak.” Snape ağır adımlarla masaların arasında dolaştı. Önce Hermione ve Pansy’nin kazanına baktı, gümüşi buharı kokladı, başını onaylar gibi eğdi. “Mükemmel.” dedi kısa ve keskin bir sesle. Sonra Harry ve Draco’nun kazanına geldi. İksir koyu mor ışıklarla hafifçe parlıyordu. Snape kepçeyi daldırıp yüzeye bıraktı. “Beklenmedik derecede… başarılı.” dedi, gözleri kısa bir an Draco’ya sonra Harry’ye kaydı. “Potter’ın bu derste işe yaradığı bir an görmek şaşırtıcı.” En son Ron ve Blaise’in kazanına geldiğinde, Snape’in yüzü buz kesildi. Patlamış, köpüklü karışım hâlâ fokurdayarak kazandan dışarı taşıyordu. “Bay Weasley.” dedi Snape, tıslayarak. “Yeteneksizliğiniz artık destanlara konu olabilir. Zabini, sizin neden bu sefaletle uğraştığınızı sormayacağım.” Blaise, pişkin bir ifadeyle Ron’un omzuna yaslanıp sırıttı. “Hocam, belki de bu onun sanatı?” Ron kızararak Blaise’i itekledi. Snape cüppesiyle sert bir dönüş yapıp sınıfın önüne geçti. “Ders bitmiştir. Başarılı olanlar çıkabilir. Başarısızlar… kazanları temizlemekle uğraşsınlar.” Harry ile Draco birbirlerine bakıp istemsizce aynı anda gülümsediler. Hermione ile Pansy sessizce el ele tutuştular. Ron ise köpüklere bulanmış yüzünü silerken homurdanıyordu. “Bir daha asla, Zabini. Asla.” Blaise kahkahayla karşılık verdi. “Ama itiraf et, eğlenceliydi.” İksir dersinin kaosu ve Snape’in soğuk bakışları geride kaldığında, akşamın serinliği Hogwarts’ın taş koridorlarına sinmişti. Yıldızlar yavaş yavaş gökyüzünde beliriyor, ay ise kocaman ve berrak ışığıyla geceyi aydınlatıyordu. Harry, Draco, Hermione, Pansy, Ron, Blaise ve Simon sonunda astronomi kulesine çıktılar. Kulede rüzgâr saçlarını hafifçe savururken gökyüzü neredeyse ellerinin uzanabileceği kadar yakın görünüyordu. Draco, parmaklarını mermer korkulukların üzerine koydu ve derin bir nefes aldı. “İksir dersinden sonra biraz temiz hava almak iyi geldi.” Harry yanına yanaşıp gökyüzüne baktı. “Haklısın. Bugün fena bir gündü.” Draco gülümsedi. “Seninle partner olmak dışında, elbette.” Harry gözlerini devirdi, ama dudaklarında belli belirsiz bir tebessüm vardı. Biraz ötede Pansy, Hermione’nin omzuna başını koymuştu. İkisi de yıldızlara bakıyor, sessizliğin tadını çıkarıyordu. Hermione alçak bir sesle fısıldadı: “Burası çok güzel… ama sen olmasan bu kadar da güzel olmazdı.” Pansy, Hermione’nin elini sıktı. “Artık neresi olursa olsun, sen yanımdayken güzel.” Ron ise korkuluğa yaslanmış, yüzünü ellerine gömmüştü. “Bugün çok rezil oldum.” diye mırıldandı. Blaise kahkahasını tutamayarak onun yanına oturdu. “Ama şunu kabul et, Weasley: Patlamayı senin kadar eğlenceli yapan başka kimse yoktu.” Ron kızardı. “Benimle dalga geçmesene Zabini.” “Dalga geçmiyorum.” dedi Blaise, bu sefer daha yumuşak bir sesle. “Aslında… seninle çalışmak hiç de kötü değildi.” Ron şaşkınlıkla başını kaldırıp Blaise’e baktı, ama göz temasını hemen kesip tekrar gökyüzüne çevirdi. Kulenin biraz gerisinde Allerno sessizce durmuş, yıldızların altında Simon’u izliyordu. Simon fark edince yüzü kızardı, ama bu kez bakışlarını kaçırmadı. İkisi arasında söylenmeyen ama gittikçe güçlenen bir bağın sessizliği dolaşıyordu. Harry, yanındaki manzarayı seyrederken içini bir huzur kapladı. Gryffindor’lar ve Slytherin’ler… aynı kulede, aynı yıldızların altında, kavgasız bir akşam geçiriyorlardı. Belki, gerçekten de düşmanlık yerini bambaşka bir şeye bırakabilirdi. Draco hafifçe eğilip Harry’nin kulağına fısıldadı: “Belki de bu yıldızlı gecede, Potter… yeni bir çağ başlıyordur.” Harry, ona kısa bir bakış atıp gülümsedi. “Belki de.” Tam oyuna başlayacaklarken kapı açıldı. İçeri önce uzun saçlarını omzuna atmış Lara girdi — Hermione’nin küçük kız kardeşi. Ardından da Draco’nun kardeşi Mia belirdi. İkisi el eleydi, yanakları kızarmış ama gözleri birbirine kilitliydi. Hermione’nin kaşları bir an kalktı, Pansy hafifçe gülümsedi. Draco ise abisi Allerno’nun bakışlarını fark edince şaşkınlıkla başını yana eğdi. Harry sessizliği bozdu: — "Sanırım yeni katılımcılarımız oldu." dedi gülümseyerek. Mia, çekingen ama kararlı bir şekilde Lara’nın elini sıkıca tutup: — "Biz… şey… birlikteyiz," dedi. Lara utanmadan devam etti: — "Evet, sevgiliyiz. Bunu saklamaya da niyetimiz yok." Ron’un ağzı bir karış açık kaldı, Blaise kıkırdayarak dirseğiyle Ron’u dürttü. — "Ne oldu Weasley? Aşk havada uçuşuyor, farkında değil misin?" Hermione’nin gözleri dolu dolu oldu ama mutluluktan, Pansy hemen kızın yanağından öptü. — "Ailen büyüyor Herms, alışsan iyi olur." Allerno ise biraz sessiz kaldı. Gözleri kısa bir an Simon’a takıldı; Simon ise alaycı ama yumuşak bir tebessümle ona karşılık verdi. Draco hafifçe öksürdü ve konuyu toparladı: — "Peki… o zaman sır itiraf etme oyununa bir çift daha katılıyor. Bakalım hangi sırlar dökülecek." Mumun alevi titredi, herkes bir an birbirine baktı. Gözlerde merak, dudaklarda gizli gülüşler vardı. Mumun alevi gölgeleri duvara vururken herkes çember halinde oturdu. Sessizlik, oyunun heyecanıyla birleşmişti. Draco eliyle mumu işaret etti: — “Tamam, oyuna Hermione başlasın. Hepimiz onun itiraflarını merak ediyoruz.” Hermione gözlerini devirdi, ama Pansy’nin “hadi tatlım” fısıltısıyla derin bir nefes aldı. Elini muma doğru uzattı, alev bir an parladı ve sonra Hermione konuştu: — “Peki… bir sır. İlk başta Pansy’den nefret ediyordum. Ama bu nefret… öyle kolay kolay arkadaşça bir şeye dönüşmedi. Onu görür görmez içimde hep farklı bir şey kıpırdardı. Sırf bu yüzden uzun süre kendime kızdım.” Pansy’nin yüzü hafifçe kızardı, elini sıkıca Hermione’nin eline kenetledi. — “Demek bana ilk günden göz koymuştun,” dedi tatlı bir alayla. Ron başını salladı. — “Merlin aşkına, biz zaten bunu biliyorduk!” Blaise kahkahasını tutamadı: — “Senin fark etmediğin şeyleri herkes çoktan çözmüş Weasley.” Hermione gülümseyerek başını Pansy’nin omzuna yasladı. Oyun sırayla devam edecekti. Draco hafifçe öne eğildi, gözleri Harry’ye takıldı. — “Sanırım sırada ben varım…” Draco derin bir nefes aldı, gözlerini bir an kapatıp açtı. Masum görünmeye çalışıyordu ama sesindeki titrek heyecan saklanamıyordu. — “Benim sırrım…” diye başladı, bakışlarını bir an yere indirdi, sonra usulca Harry’ye kaydırdı. — “Birini… uzun zamandır düşündüğüm biri var. Herkes onunla tartıştığımı sanıyor ama aslında… onu görmek, günümü daha katlanılır kılıyor.” Harry, Draco’nun sözleriyle birden şaşkına döndü. Yutkundu, Draco’nun gri gözleri bir an için doğrudan ona kilitlendi. Ama Draco hemen bakışlarını kaçırıp sanki hiç öyle bir şey dememiş gibi omuz silkti. Ron şaşkınlıkla Blaise’e döndü: — “Ne yani, Draco Malfoy’un gizli bir… hoşlandığı biri mi var?” Blaise kıkır kıkır güldü. — “Sanırım öyle görünüyor, Weasley. Ama kimin olduğunu tahmin etmek zevkli olacak.” Hermione kaşlarını kaldırıp Pansy’ye fısıldadı: — “Çok bariz değil mi?” Pansy dudaklarını gizlice ısırdı, gözlerini Harry’ye kaydırıp alaycı bir gülümsemeyle: — “Bence de…” dedi. Harry’nin kulakları kıpkırmızı kesilmişti. Şişe yeniden döndüğünde bu kez Harry’ye denk geldi. Herkes merakla ona döndü. Ron kıkırdayarak, — “Hadi ama, Potter. Sakın sıradan bir şey söyleme. Senin sırrın bayağı ilginç olmalı!” dedi. Harry kısa bir an sustu. Parmağıyla masanın kenarını oyalar gibi yaptı, gözlerini Draco’ya kaldırmamak için çabalıyordu. Ama sesindeki yumuşaklık dikkat çekiciydi: — “Benim sırrım… aslında çok karmaşık değil.” dedi. Bir nefes aldı, ardından devam etti: — “Sürekli kavga ettiğim, hatta bazen varlığından bile nefret etmem gerektiğini düşündüğüm biri var. Ama işin garibi… günümün en güzel anı, onu gördüğüm an oluyor.” Mia hemen kıkır kıkır gülmeye başladı: — “Ay çok romantik bir şey söyledin Harry! Resmen aşk itirafı gibi oldu.” Lara gözlerini kısmış, kardeşi Hermione’ye bakıyordu. Hermione ise dudaklarına belli belirsiz bir gülümseme yerleştirmişti. Ron kaşlarını çatarak homurdandı: — “Umarım bahsettiğin kişi Malfoy değildir, Harry…” Draco o anda gözlerini kaldırdı, gri bakışlarını doğrudan Harry’ye kilitledi. Dudaklarının kenarında belli belirsiz bir tebessüm vardı. Blaise, Ron’un homurdanmasını duyunca kahkahayı bastı. Dizine dirseğini koyup çenesini eline dayadı, gözlerini Draco ile Harry arasında gezdirdi. — “Yani… tesadüfe bakın. Draco da az önce benzer bir şey söyledi. ‘Sürekli kavga ettiğim ama görmekten mutlu olduğum biri’ falan…” dedi, sesi alaycı bir şarkı gibi çıkıyordu. Pansy hemen lafa girdi, Hermione’nin elini tutup sırıtarak: — “İki tane sır, aynı temada. Sanırım bu odada birileri hâlâ birbirine itiraf etmeye çekiniyor.” Hermione gülerek başını salladı, Draco’ya kısa bir bakış attı: — “Bence artık bu kadar barizken herkes anladı.” Ron’un gözleri büyüdü, neredeyse ayağa fırlayacak gibiydi. — “Bir dakika! Sakın bana Harry ile Malfoy…” diye başlayacak oldu. Blaise hemen araya girdi, tatlı bir şekilde Ron’un omzuna dokunup: — “Ne var Weasley? Belki sen de biraz düşünsen hoşuna gider.” dedi göz kırparak. Ron boğazına takılan öfke ve şaşkınlık arasında gidip gelirken, Draco ve Harry’nin bakışları havada çakıştı. Ne Draco inkâr etti, ne Harry konuşmaya cesaret etti. Ama o bakış, sırların çoktan ortaya döküldüğünü haykırıyordu. Astronomi kulesinde, mum ışıkları ve yıldızlar altında herkes sır itiraf etme oyununa dalmışken Ron’un yüzünde giderek büyüyen bir sıkıntı vardı. Herkes mutluluk ve gülüşler içinde sırlarını paylaşıyor, tatlı sataşmalar yapıyordu. Ron ise kendi içine kapanmış, sessizce homurdanıyordu. Son sırlar ve Draco-Harry’nin bakışları arasında, Ron artık dayanamayacak hâle geldi. Sessizce ayağa kalktı, ellerini yumruk yaptı. — “Bana yetti!” dedi ve hızlı adımlarla kuleyi terk etti. Blaise birkaç saniye Ron’u izledi, sonra da kararlı bir şekilde peşinden çıktı. — “Weasley, dur!” diye çağırdı. Dışarıdaki taş merdivenlerde rüzgâr hafifçe esiyordu. Ron, nefes nefese merdivenlerden aşağı koşarken, Blaise sessizce ama hızlı bir adımla peşinden geldi. Ron sinirle Blaise’e döndü. — “Senin için kolay tabii! Hepiniz cesaret ediyorsunuz. Harry’si, Draco’su, Hermione’si, Pansy’si… Herkes bir yol bulmuş! Bir tek ben… ben burada sıkışıp kalmış gibiyim. Ne hissettiğimi bile söylemeye korkuyorum!” Blaise’in alaycı tavrı bir an ciddileşti. Sesini alçaltarak, ama yine de meydan okuyan bir şekilde: — “Yani sorun bizde değil, sende, değil mi Weasley?” dedi. “Korkuyorsun. O yüzden öfke kusuyorsun.” Ron yumruklarını sıktı. Gözleri Blaise’in zümrüt yeşili bakışlarına saplanmıştı. — “Evet! Korkuyorum. Çünkü herkes mutlu olurken ben hiçbir şey yapamıyorum! Sen… sen ise sürekli benimle uğraşıyorsun. Belki de…” Sözleri boğazında düğümlendi. Blaise bir adım yaklaştı. Dudaklarının kenarında hafif bir gülümseme vardı. — “Belki de… ne, Weasley?” diye fısıldadı. Ron nefesini tutarak birkaç saniye baktı ona. Sonra birden öfkeyle ileri atıldı, Blaise’in yüzünü elleriyle kavrayıp dudaklarına sertçe yapıştı. Blaise’in gözleri ilk anda şokla büyüdü, birkaç saniye adeta dondu. Ama sonra, Ron’un titreyen dudaklarının öfke ve cesaretin bir karışımı olduğunu fark etti. Kalbi hızla çarptı, kendine gelir gelmez karşılık verdi. Dudakları yumuşak ama yoğun bir şekilde Ron’unkilerle bütünleşti. Ron öpücüğü bitirdiğinde hâlâ öfkeyle soluk alıyordu. — “İşte! Cesaret dediğin buysa… ben de yapabiliyorum.” diye hırladı. Blaise gülümsedi, parmağını Ron’un göğsüne bastırarak: — “Weasley, senin sinirin bile tutkulu. Ama itiraf et… bu öpücükten sonra sen de benim kadar şaşkınsın.” Ron bakışlarını kaçırmaya çalıştı ama yanağındaki kızarıklık her şeyi ele veriyordu. Blaise ise çoktan dudaklarının kenarına zafer dolu bir gülümseme yerleştirmişti. Ron ve Blaise merdivenlerden uzaklaşırken, astronomi kulesinde geriye kalan sessizlik Harry ile Draco’nun dikkatini çekti. Herkesin sessizleştiği, yıldızların parladığı o an, Draco hafifçe omzunu Harry’ye yaklaştırdı. — “Gördün mü Potter? Onlar kendi küçük dünyalarına daldı bile,” dedi alaycı ama hafif gülümseyerek. Harry dudaklarının kenarında hafif bir tebessüm belirdi. — “Evet… ama sanki biraz… tatlı bir şeyler kaçırdık.” Draco gözlerini Harry’ye kilitledi, gri bakışları yıldızlar kadar derin görünüyordu. — “Belki de… bu sessizlik bizim için bir fırsattır. Biraz konuşmak için,” dedi alçak bir sesle. Harry hafifçe başını salladı, ellerini kazanmış bir rahatlama ile cebine soktu. — “Peki… nereden başlayalım?” Draco, omzunu Harry’ye biraz daha yaklaştırdı, dudaklarında kısık bir gülümseme: — “Sence yıldızlar kadar sonsuz bir sır paylaşabilir miyiz? Ya da… kendi küçük itiraflarımızı burada bırakabilir miyiz?” Harry başını yana eğip Draco’ya baktı, gözlerinde sıcak bir parıltı: — “Sanırım… denemeye değer.” İkisi, rüzgârın saçlarını savurduğu kulede, yıldızların altında sessizce yan yana oturdular. Konuşmaları alçak ve özel, sözleri havada kaybolsa da her kelime birbirlerine biraz daha yaklaşmalarını sağlıyordu. — “Biliyor musun Potter,” dedi Draco, bakışlarını gökyüzünden Harry’ye çevirdi, “uzun zamandır düşündüğüm bir şey var. Ama şimdi, burada… senin yanında, anlatmak istiyorum.” Harry dudaklarını kıpırdatarak hafifçe gülümsedi. — “Ben de, Draco… bir şeyler söylemek istiyordum. Ama doğru zamanı bekliyordum.” Göz göze geldiklerinde, sessizlik artık yalnızca boşluk değildi; içinde bir sıcaklık, bir anlaşma ve belki de yeni bir başlangıcın tohumlarını barındırıyordu. Draco hafifçe Harry’nin elini tuttu ve fısıldadı: — “Belki… bundan sonra her sır, sadece ikimizin arasında kalsın.” Harry başını hafifçe salladı, dudaklarında huzurlu bir gülümseme: — “Sonsuz yıldızlar gibi, Draco… belki de.” Taş merdivenlerin dışında, rüzgârın hafif serinliği altında Ron hâlâ nefes nefeseydi. Dudaklarının hafif titremesi, öfke ve utancın karışımını ele veriyordu. Blaise ise gözlerini Ron’dan ayırmadan yanında duruyordu. — “Bak Weasley,” dedi Blaise, sesi yumuşak ve dikkat çekici bir şekilde, “bazen cesaret, öfkeyle başlar ama sonunda kendini bulmanla biter. Sen bunu başardın.” Ron, ellerini cebine sokup başını hafifçe öne eğdi. — “Blaise… hep korkmuştum. Herkesi izlerken, kendi cesaretimi hiç bulamadığımı fark ettim. Ama… seni gördüğümde… sanki bir anlık her şey değişti.” Blaise, Ron’un elini tuttu, parmaklarını nazikçe sardı. — “O an, Weasley… işte o an, korkuların artık seni yönetemez. Artık sana ait olanı alabilirsin.” Ron gözlerini kaldırdı, Blaise’in bakışlarındaki samimiyet karşısında kalbi hızla çarpıyordu. — “Sen… beni… gerçekten görüyorsun, değil mi?” Blaise hafifçe başını salladı ve gülümsedi: — “Evet, Weasley. Şimdi sana güveniyorum, kendine de güvenmen için bir sebep var.” Ron dudaklarını hafifçe kıpırdattı, sonra Blaise’in dudaklarına kısa ama kararlı bir öpücük kondurdu. Blaise ilk anda şaşkınlıkla geri çekildi ama kısa sürede kendine gelip karşılık verdi. İkisi de nefes nefese ama gülümseyerek birbirine baktı. --- Birkaç dakika sessizliği paylaştıktan sonra, ikisi birlikte astronomi kulesine geri dönmeye karar verdiler. Merdivenlerden yukarı çıkarken, geceyi izleyen yıldızlar onların üzerindeydi. Kuleye vardıklarında grup hâlâ çember halinde oturuyordu; Harry ve Draco, elleri yan yana ama birbirine dokunmadan sessizce konuşuyordu. Hermione ve Pansy birbirine bakıyor, gülüşmelerini hafifçe bastırıyordu. Lara ve Mia da birbirlerine sarılmış, sevgilerinin tadını çıkarıyordu. Blaise ve Ron sessizce yanlarına oturdu. Harry ve Draco onları fark edip gülümsedi. Blaise, Ron’un elini hafifçe sıkarak fısıldadı: — “Artık sorun yok, geri döndük.” Ron başını salladı, dudaklarında hafif bir gülümseme belirdi. — “Evet… artık sorun yok.” Kulenin sessizliğinde, yıldızlar altında herkes kendi küçük mutluluklarını yaşarken, bir yandan da arkadaşlığın ve aşkın karmaşık ama güzel bağlarını hissetmeye devam ediyordu. Astronomi kulesinde yıldızlar hâlâ parlak, rüzgâr hafifçe esiyordu. Grup yavaş yavaş çemberi terk etmeye başlamıştı; Draco Harry’nin yanından hafifçe el sallayıp odasına gitmek için ayrıldı. Hermione ve Pansy el ele tutuşarak aşağıya indiler. Ron ve Blaise hâlâ gülüşerek merdivenleri kullandılar. Lara ve Mia ise birbirlerine sarılıp sessizce uzaklaştılar. Kulede artık sadece Simon ve Allerno kalmıştı. Sessizlik, duvarlarda yankılanıyor, rüzgârın hafif uğultusu dışında başka ses yoktu. Simon cebinden küçük bir krem kutusunu çıkardı, Allerno’nun morarmış koluna dikkatlice sürdü. — “Bu ne zaman işe yarar?” diye sordu Allerno, hafifçe kaşlarını çatarak ama sesinde yumuşak bir tonla. — “Yakında,” dedi Simon, kremi nazikçe masaj yapar gibi sürerken. “Morluk bir gün içinde geçmez belki ama ağrıyı azaltır.” Allerno kısa bir an sessiz kaldı, sonra başını hafifçe Simon’a çevirdi. — “Sen… neden hala benim için uğraşıyorsun?” Simon gözlerini kaçırmadan Allerno’ya baktı. — “Çünkü… sana yardımcı olmak istedim. Sadece bunun için.” Allerno dudaklarının kenarında hafif bir tebessüm belirdi. — “Teşekkür ederim, Simon. Sanırım… bazen birinin fark etmesini beklemek yerine, doğrudan adım atmak gerekiyor.” Simon başını hafifçe eğdi, kremi sürmeyi bitirirken: — “Evet… belki de.” İkisi bir süre sessizce durdu, yıldızlar kulenin penceresinden içeri sızıyor ve morarmış kolun üzerinden hafifçe parlıyordu. Aralarındaki sessizlik, bir önceki karmaşadan sonra sanki kendi özel anlarını oluşturuyordu. Simon kremi sürdükten sonra, Allerno hiçbir şey demeden hafifçe gülümsedi ve Simon’u kucağına doğru çekti. Simon tereddüt etmeden oturdu ve Allerno onu nazikçe sararak sıkıca tuttu. — “Sadece buna ihtiyacım var… lütfen sessiz ol,” dedi Allerno, sesi fısıltı gibi çıkarken kollarını Simon’un beline doladı ve gözlerini kapattı. Simon, Allerno’nun güven veren kucaklamasında derin bir nefes aldı ve sessizce, ama tamamen huzurlu bir şekilde sarıldı. Kulenin sessizliğinde, sadece ikisinin nefesleri ve kalplerinin ritmi vardı. Simon, Allerno’nun kucağında hafifçe gevşedi, gözleri yavaşça kapanmaya başladı. Allerno da onu sıkıca sararak sessizce orada oturdu. İkisi, kulenin sessizliğinde, yıldızların altında ve birbirlerine güvenle sarılmış halde, zamanın akışını unuttu. Nefesler yavaşladı, bedenler gevşedi ve kısa sürede ikisi de huzurlu bir uykuya daldı. Kulenin soğuk taşları ve hafif esen rüzgâr, onların etrafında sakin bir sessizlik oluşturmuştu. Sabahın ilk ışıkları pencerenin kenarından içeri süzüldü. Altın sarısı güneş ışığı, Simon ve Allerno’nun uyuyan yüzlerine yumuşak bir parlaklık kattı. Allerno hafifçe kıpırdadı, Simon’in saçını okşadı ve ikisi de yavaş yavaş uyanmaya başladı. Sabahın sessizliği, gece boyunca paylaştıkları güven ve yakınlığın tatlı bir hatırasını taşıyordu. Sabah ışıklarıyla uyanan Simon, Allerno’nun beli üzerinde hafif bir baskı fark etti. Hemen irkildi ve suçlulukla durdu. — “Ah… üzgünüm, Allerno! Beli… seni rahatsız ettiysem…” dedi, sesi titreyerek. Allerno gözlerini hafifçe açtı, Simon’a bakıp yumuşak bir gülümseme yayıldı yüzüne. — “Özür dilemene gerek yok, Simon. Aslında… teşekkür etmeliyim sana.” Simon şaşkınlıkla Allerno’ya baktı. — “Teşekkür mü… bana mı?” Allerno başını hafifçe salladı, gözleri hala Simon’un üzerinde. — “Evet… günlerdir kabuslar yüzünden uyuyamıyordum. Ama senin yanındayken… ilk kez uzun süre, rahat ve deliksiz bir uyku uyudum. Bu yüzden sana teşekkür etmem gerekiyor.” Simon, Allerno’nun sözleri karşısında kalbi hızla attı ve kendini hafifçe suçlu hissetmesine rağmen gözlerindeki rahatlama ve güveni gördü. — “Allerno… sen bunu söyleyince… iyi ki buradayım, iyi ki sana sarılmışım,” dedi yumuşak bir sesle, kollarını biraz daha sıkıca sardı. Allerno, Simon’un kollarına güvenle yaslanarak hafifçe gülümsedi. — “Sadece yanımda olman yeterliydi, Simon. Bazen kelimeler değil, hisler en çok şeyi anlatır.” Kulenin sabah sessizliği, iki gencin paylaştığı güven ve huzurun yumuşak bir yankısıyla doldu; güneş ışıkları onların etrafında parlıyordu ve ikisi de uzun zaman sonra ilk kez gerçek bir huzur içinde birbirlerine sarılmıştı. Simon, sabah ışıkları altında birden aceleyle doğruldu. — “Ah… dersime geç kalacağım!” dedi telaşla, gözleri hala biraz uykuya dalmış ama kalbi hızlı atıyordu. Allerno hafifçe irkildi ama Simon’un aceleyle telaşlandığını fark etti. Simon, özür niyetinde hafifçe yanağına dokundu ve küçük, kısa bir öpücük kondurdu: — “Özür dilerim…” dedi, sonra hızla odadan çıktı. Simon’un fark etmediği şey, arkasında Allerno’nun hâlâ yerde otururken, kalbini elleriyle tutmuş ve uzun süre sonra gerçek bir şekilde gülümsemiş olmasıydı. O an Allerno, Simon’un küçük öpücüğü ve sabahın sessizliğiyle kalbinde hissettiği huzuru tam anlamıyla yaşayabiliyordu. Kulenin sessizliği, Simon’un ardından bıraktığı hafif bir gülümseme ve huzurla doldu; gün, ikisi için yeni umutlar ve tatlı bir başlangıç vaat ediyordu.
Bölüm 12
10
Bölüm sonu
0 yorum
Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.