“Sonra ışıklar yüzeyde oynaşıp dururken, suyun sonsuza dek donmasına karar verildi ve ben ne yapacağımı bilemez halde öylece durdum kıyıda.” 23.s İki Şehrin Hikayesi
Gözlerim tekrar açılmaya başladığında –ki buna alışır olmuştum- güneş bana gülümsüyor bulutlarsa el sallıyorlardı sanki. Yerde yatıyordum ve ellerimi yere bastırdığımda taş bir yüzeyin üzerinde olduğumu anlamam geç olmamıştı. Kalktığımdaysa gördüğüm manzara beni şaşırtmadı çünkü burası sürekli ayak bastığım, her hafta sonu koşuya çıktığım İzmir Kordon’du.
Yürüdüm, sürekli hiç durmaksızın yürüdüm çünkü bu bir rüyadan ibaret olmalıydı birazdan uyanacak ve Moby beni ağızından dışarıya çıkaraktı emindim. Yürümeye devam ederken mozaik taşlı yola sapmıştım ve o an başım dönmeye –yerdeki çizgilerden olsa gerek- başladı ve durdum. Derin bir nefes alıp sağıma soluma baktım ama yine bir insan kıpırtısına rastlayamamanın verdiği hüzünle kıyıya oturup bacaklarımı sarkıttım suya doğru. Bir insana rastlasam acaba ne değişecekti ki sanki selamlaşıp havadan sudan mı konuşacaktık? Benim sudan muhabbetlerimi dinleyecek acaba kaç kişi vardık merak ediyordum doğrusu…
Hiçbir şey değişmemişti… Aynı binalar yerli yerinde arkamda sıralanırken bense gözlerimi ufka dikmiş bu garip rüyanın biran önce bitmesini diliyordum çünkü buraya ait olmamanın verdiği huzursuzluk tüm benliğimi sarmış hızla kaybolmayı diliyordu. Bu huzursuzluğu atmam için gözlerimi suda –beni içine alan Moby’nin bedeninde- açmam gerekiyordu.
Mia’yı düşündüm sonra, bu şehirde ardımda kalan tek nefesi de kaybedişimin hüznü sararken ruhumu onu düşündüm durmaksızın. Koltuğun üzerinde bir elini boylu boyunca uzatarak yatışını, ara ara bana gözlerini kırpıp tekrar tekrar kapatışını anımsadım. Hardal rengi tüylerinin üzerinde ahenkle dans eden koyu sarı halkalar şimdi gözlerimin üzerinde dans ediyor beni bu aydınlık gözüken karanlığımda bir an bile yalnız bırakmıyordu. “Ah Miam sarı yumağım… Neredesin!”
Kayıp ruhumun sonunu merak ediyordum? Sürekli böyle sürüp gidemezdi; ya suya ya da toprağa ait olmalıydı fakat yerini karıştırmış bir çocuk gibi sızlanıyor istediği yere ulaşamamanın verdiği kaygılarla ağlayıp duruyordu sanki.
Baş dönmem geçince ayağa kalktım ve gözlerim kolumdaki saate iliştiğinde yüksek sesle – nasılsa etrafımda kimsecikler yoktu- “Ne!” dedim. Saatim tam olarak 20:35’i gösteriyordu. Moby’in karnına girerken saatin 11:30 olduğundan emindim hatta Arminlerin yanına gelişimde ise ilk kez saatim yer değiştirmişti; yol aldığımdan beri değişmeyen akrep ve yelkovan ilk kez 11:30’ a geçivermişti ve şimdi sanki geçmişe tekrar gitmişim gibi 20:35 de geri gelmişti benimle birlikte. “Aman Allah’ım!”
Yürümem hızlanmış, kalp atışlarım kat be kat artmıştı ve ben suya girdiğim ilk andan beri kendimi ilk kez bu kadar bilinçli hissediyordum. Şuan geçmişin içinden geçiyor olabilir miydim diye tekrar ederken acıktığımı –sağımda kalan kafelerde zamanında en sevdiğim yemeği yediğimi hatırladığımda- fark ettim. “Kimse yok ama yiyecek bir şeyler bulabilir miydim?” derken içeriye –North Pier’se- atıverdim kendimi.
Buraya en son Damla ile gelmiştik. Babam henüz hayattaydı ve her şey güllük gülistandı benim için. Benim sıradan bir hayatım vardı; sabah aynı saatte işe gider önceki günden kalan plan ve projeleri inceler gerekiyorsa çizimlerimi yapardım. Damla ise hem harıl harıl çalışır hem de İGC’nin etkinlikleri ile yerel basının sorunlarına yönelik araştırmalarda bulunur arda kalan zamanlarındaysa sürekli okur ve araştırırdı. Onun iş hayatının dışında da yürütmesi gereken seminerleri ya da toplantıları olurdu. İşine tutkuyla yapan, ona sımsıkı sarılan biriydi Damla, farklı alanlarda çalışsak da aynı fikirlerde bir araya gelirdik hep. Ben makinalarla o ise insanlarla uğraşırdı.
Numara takıntılarım her alanda olduğu gibi yemek yiyip sohbet edeceğim masanın numarasında da öne çıkmıştı. On üç sayısını çok severdim hala da severim ya, en son oturduğumuz on üç numaralı masaya gittim ve menüyü elime alır almaz bırakmam bir oldu. “Siparişimi alacak bir garson yok mu?” diye bağırdım sesli bir şekilde. Ağlamaya başladım, ağlarken açlığımın bastırılmış olduğunu hissettiğimde hızla yerimden kalktım ve sandalyeyi eski yerine yerleştirerek çıktım restorandan. Kim bilir, ben yeniden gözlerimi kapadığımda belki de Kordon uyanmaya başlardı.
Güneş bir çocuk gibi saklanıverirken, rüzgar ise bir şarkı mırıldanıyordu kulaklarımın tam ardından. Ne fırtına çıkıyor ne kayıkçı geliyor ne de denizde alabora oluyordum; Moby ve diğerlerinden çok çok uzaktım. Tekrar tekrar gözlerimi açıp kapadım ama nafile yine buradaydım keşke dedim keşke antika bir dolap olsa da okyanusun –diğerlerinin yanına - derinliklerine geçiş yapabilsem tıpkı Narnia Ülkesindeki gibi…
Koşma isteği doğunca ansızın sahil boyu koşuvermiş buldum kendimi durmaksızın nefes nefese, ayaklarım çıplaktı ama yine de koştum. Bir aralık durdum, ayağıma batan camın derimin içine kadar işlemesi beni durdurdu işte. Gördüğüm ilk banka doğru usulca sokuldum. Ayağımı kaldırıp altını çevirdiğimde ise cam çoktan derimin içine geçmiş ucunu bile göremezken bir çığlık patlatıverdim, onu içinden çıkaramayacak kadar acizdim çünkü.
İşte tam o anda kendimi denize bırakmak istedim, kafamı dahi sokamadığım o suya Mia’nın kaçışlarının ardından ilk kez adım atabilme cesareti doğmuştu. Kıyıya yaklaştığımda ayağım sızlıyordu, en fazla ne olabilirdi ki? Ya nefessiz kalır gerçekten ölürdüm ya da gözlerimi balinanın karanlığında açardım. Korkularımı ezip geçmeli ve artık bir adım atmalıydım.
Ve Dıckens’ın dediği gibi “… ve ben ne yapacağımı bilemez halde öylece durdum kıyıda.”
“Neyi bekliyorsun?”
“Hayır… Bu gerçek olamaz!”
“Gerçek değil zaten, her şey bir yanılsama, ayağındaki acı gibi; gerçekten cam mı battığını, gerçekten acı hissettiğini mi sanıyorsun? Hakikatte öyle değil insan kız.”
İrmela hemen sağımda üstelik de ayakta –artık birer ayağı vardı- öylece duruyordu. Yüzü aynıydı, gövdesi de öyle tek değişen ise kuyruğuydu, o yok olmuş ve yerine sapasağlam bir çift bacak gelivermişti. Üzerinde ki dökümlü pantolon tıpkı kuyruğuna benzer pullarla kaplıydı masmavi ve ışıl ışıl... Ayağında ayakkabı bile vardı; üzerine birer tane kocaman denizyıldızı yapışmıştı. Gümüş ayakkabılarının üzerinde kızılımsı bir şekilde parlıyorlardı. Tıpkı benim gibi bir insana dönüşmüştü derdim ama hala insanüstüydü. Saçlarının o kızıl kıvrımları rüzgarla dans ediyor alınlığı ise gözlerimi kamaştırıyordu tıpkı okyanustaki gibi. Devasaydı…
“Seni çok özlemişim İrmelam” ona sımsıkı sarılırken okyanusun kokusunu yeniden almak iyi hissettirmişti. “Buraya nasıl geldin?”
“Sen nasıl geldiysen ben de öyle.”
“Ama ben karanlığın içindeydim… En son sırtımdan su kütlesinin beni iteklediğini hatırlıyorum o kadar; işte gözümü açtığımda buradaydım. Senin öldüğünü söylediler bana ama hiç inanmadım biliyor musun?”
“Acıkmışsındır bir şeyler yiyelim mi?”
“Hem de nasıl, hatta dem..”
“Ben daha iyi bir yer biliyorum.”
“Sen ne zamandır buradasın İrmela? Sorularımı geçiştiriyorsun bak fark etmedim sanma.”
“Çok değil, senin kadar diyelim.”
“İzmir’de benden daha iyi bildiğin neresi var gerçekten merak ediyorum.”
“Karşıyaka’ya mı geçmeye çalışıyorsun? Gülümserken başımı sallayarak sormuştum sorumu ve gözleriyle onaylamıştı. “Bu ayakkabılar çok iyi geldi be kızım resmen ayağımın sızısı dindi sen nasıl sihirli bir dostsun İrmelam, iyi ki geldin”
“Sen de iyi ki geldin aramıza Emelam iyi ki.”
“Aramıza derken? İrmela bilmem fakında mısın ama biz yüzeydeyiz ve onlar çok çok aşağıda… Bir aradaymışız gibi konuşuyorsun.”
“Bir aradayız zaten.”
“Ah tamam yine aynı muhabbet… ışığı takip... ışığı takip et…”
Yürürken acaba vapuru İrmela mı kullanacak diye düşünüyordum çünkü şehirde bizden başka hiçbir canlı yoktu.
Pasaport iskelesine vardığımızda vapur hareket halinde bizi bekler vaziyetteydi.
“İrmela, bu nasıl olur? Ben sen sürersin sanmıştım vapuru… Buradan hemen gitmeliyiz bizi görecekler!”
“Kimden kaçıyorsun canım? Bak kimsecikler yok ve ayrıca bizi kimse göremez.”
“Bilmiyorum bir an şaşırdım sadece, tamam hadi gidelim çünkü çok acıktım.”
“Haydi, atla.” Dedi gülümseyerek, o an sanki okyanusun bir noktasında onun sırtına yapışıverecekmişim gibi hissetmiştim.
Vapura biner binmez hemen bir köşeye sindim, hep yaptığım şeydi bu. Hava giderek soğumaya başlamış, rüzgar ise bu kez yüzümden nüfus ederek gözlerimi sulandırmayı başarmıştı. Tarihi iskeleden uzaklaşırken sarı renkle kaplanmış yapıtla beraber gökyüzü de aynı oranda giderek buğulaşıyordu.
İrmela da yanı başıma oturmuş ve başını omzuma yaslamıştı. O an ki huzurumu tarif edemez, kelimelere sığdıramazdım. Okyanus kokulu kızım yanı başımdayken öylesine güçlü hissediyordum ki gözlerim bir yandan da denizi tarıyor Mia’ya ansızın ulaşma içgüdüsüyle yanıp kavruluyordu.
“Onlara ne oldu İrmela? İyiler mi?”
“Ben de inan sen ne biliyorsan o kadarını biliyorum.”
“O canavarı yakalamak üzereydik, çok az kalmıştı, resmen onu hedef alalım diye yerinden oynamıyordu birden bire ne olduysa hareket etmeye başladı ve…”
“Armin, Mirel ve Bay Raza ardından gittiler...”
“Aynen öyle, vatozlar daha çok genç oldukları için ben önlerinde durdum benim önüme de Salem geçti Salem’in önüne de Moby Dick ve böylece artlarından gitmek adına minikleri –korunması gerekenleri- Salem ile bıraktım.
“Sen doğru olanı yapmışsın Emala.”
“Salem bir an tereddüt ediyordu ama dinlemedim, senin izinden gitmeye çalıştım hiç tereddüt etmeden.”
“Buna çok sevindim bebeğim, sana bir şeyler katmış olmak beni gururlandırır.”
“Ya şimdi ne olacak? Aklım hala onlarda ara ara da Mia da tabi.”
İrmela cevap vermedi ve ben ilk kez onunla konuşurken tereddüt ederken buldum kendimi. Sorumu tekrarlamadım ve karşıya diktim gözlerimi, dalgaların kıyıya çarpışı buradan bile işitilebiliyordu sanki o da bir şeylerden mustarip gibi sancıyla kıvranıyordu. Denizin bu çığlığı her yerden duyuluyor tüm şehri adeta altüst ediyordu. Ruhumda dönen dalgalar sesli bir şekilde bu şehirde de yankı buluyordu…